Tarih ve yer: 03.02.2013, Hilton Frankfurt Hotel, Hochstraße 4, 60313 Frankfurt

Konferans Konusu: Cumhuriyet’in 90’ cu yılında Türk Medyası

1- Program Sunuşu:. Dr. Serpil Şen  HE-ADD Yönetim Kurulu

2-Açış konuşması: Y.Müh. Mahmut Telli HE-ADD Ffm Başkanı

3- Konuşmacı: Can Ataklı  Gazeteci- Yazar- Yayıncı

1.-Program sunuşu: Dr Serpil Şen  HE-ADD Yönetim Kurulu

Değerli konuklarımız,                                                                                                                                                 Konuşma başlamadan önce herkezi Atatürk, demokrasi ve cumhuriyet Şehitleri anısına bir dakikalık saygı duruşuna davet ediyorum. Derneğimiz, Mustafa Kemal Atatürk'ün kurduğu demokratik lâik Türkiye Cumhuriyeti'ni sonsuza kadar yaşatmak, Atatürk’ün ilke ve devrimlerini korumak, geliştirmek ve Atatürkçü düşünceyi topluma, genç kuşaklara iletmek amacıyla kültürel, sosyal, bilimsel çalışmalar yapmaktadır. Derneğimizin genel faaliyetleri herkese açıktır. Derneğimiz hakkında bilgi edinmek için Adresimiz: www.he-add.org

2-Açış konuşması: Y.Müh. Mahmut Telli HE-ADD Ffm Başkanı                                (orjinal tekst)

Değerli konuşmacımız sayın Can Ataklı, değerli dernek başkanları, değerli medya mensupları, değerli Atatürkçü konuklar ve sevgili gençler; hepinizi saygı ile selamlıyorum.  Hepiniz bugünkü etkinliğimize hoş geldiniz.

 

Bugünkü konumuz ’Cumhuriyetimiz 90’ıncı yılına girerken Türk medyası’.  Konuşmacımız da Vatan gazetesinin Atatürkçü yazarlarından sayın Can Ataklı.  Sayın Ataklı Frankfurrt’umuza hoş geldiniz.

 

Değerli konuklar,

28 Ekim’de yine bu salonda Cumhuriyetin 89’uncu yılında Türk medyası konulu bir konferans düzenlemiştik.  O konferanstaki konuşmacımız olan sayın Uğur Dündar, buharlaşan medya mensuplarından söz etmişti.  Gerçekten de geçtiğimiz son 10 yıl içinde bazı önemli medya mensuplarının  medyadan birer birer uzaklaştığını gördük.  Bazıları ilke değiştirdi yandaş oldu, bazıları susturuldu, bazıları tutuklandı; hapiste çürütülüyor, bazıları da isyan ederek, örneğin Vural Savaş, kalemini kırdı attı yani medyayı terkettiAma bütün bunlara rağmen medyada mücadelesine devam eden değerli medya mensuplarımız var.  İşte bu değerlerden birisi de Sayın Ataklı…

 

Son konferansımızda ben sizlere Kurtuluş Savaşı sırasındaki mütareke basınndan sözetmiş ve biraz Kurtuluş Savaşı’ndan biraz da Demokrat Parti’den söz ederek , sizi  27 Mayıs ihtilaline kadar getirmiş ve orada birakmıştım.  Bırakmıştım ama buharlaşmalardan hiç söz etmemiştim.  Buharlaşma o zaman da vardı, ondan sonraki zamanlarda da vardı; şimdi de var.  

 

Birinci Dünya Savaşı sonunda imzalanan Mondros Mütarekesiyle yani Mondros  Anlaşmasıyla birlikte ülkemiz tamamiyle düşman işgali altında kalmış ve yurdumuz parçalanmıştı. İşgal altındaki İstanbul’da,  o zamanki basının bir bölümü işgalcilere ve büyük devletlere şakşakcılık yapıyordu.  Milli Mücadele tarihimizde bu olay bir yüz karasıdır.  Bu şakşakçılara, bu yağcılara biz mütareke basını diyoruz.  Bu mütareke basını ne yapıyordu?  Batılı devletlere karşı direnme gücümüzün olmadığını, onlara karşı gelip bağımsızlık istemenin çılgınlık olduğunu, bu nedenle de boyun eğmemiz gerektiğini  telkin ederek her türlü direnişi yok etmeye çalışıyorlardı.  Bunlar resmen vatan haini idiler. 

 

Kimdi bu hainler? Başta İç İşleri Bakanlığı da yapmış olan yazar Ali Kemal; Kurtuluş Savaşı’nı alaya alan, Mustafa Kemal’le alay eden Refik Hakit Karay, ve İngilz hayranı Refii Cevat Ulunay

 

Ali Kemal’i yakaladılar; İstanbul’dan Ankara’ya götürürlerken İzmit civarında halk onu linç ederek buharlaştırdı.  Diğer ikisi Cumhuriyeti benimsedi ve affedildi ve Cumhuriyet sevgisiyle yazarlık yapmaya devam ettiler.

 

Kurtuluş Savaşına hainlikleri nedeniyle karşı çıkanların büyük bir bölümü Cumhuriyeti benimsedi.  Atatürk’e saygı ve minnet duydu.  Yurt dışına kaçanların bir bölümü Cumhuriyete karşı cepheler kurdu. Gazeteler çıkardılar.  Yalan ve iftira dolu yazılar yazdılar, kitaplar çıkardılar.  Ülkede kalanlar ise susup yeraltına çekildiler, Gençlerin kulaklarına Atatürk karşıtı, Cumhuriyet karşıtı yalan, iftira, saptırma ve çarpıtmaları fısıldadılar

 

Bu çabalar Cumhuriyet kurulduktan sonra da devam etti.  Basına ilave olarak cami cemaatleri de medya oldu.  Atatürk ve Cumhuriyet düşmanlığı cami cemaatlerinde de yıllarca devam etti. Hala da devam ediyor.   Hatta daha büyük yalanlarla ve iftiralarla devam ediyor.  Tek parti döneminde, çok güçlü bir şair olan Necip Fazıl Kısakürek de, Büyük Doğu ve Ağaç dergilerinde çıkan yazılarıyla, İsmet İnönü’ye ve Cumhuriyet Halk Partisi’ne şiddetli muhalefet yaptı.

 

Değerli konuklar;

Şimdi ben sizleri Türkiyenin çok partili sisteme girmesi ve medya mensuplarının bu dönemde neler çektiklerini, özetleyerek 2000 yılına kadar getireceğim ve ondan sonra sözü değerli konuşmacımız sayın Can Ataklı’ya bırakacağım.

 

İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesiyle dünyadaki genel eğilim doğrultusunda bazı gazeteler çok partili demokrasiye geçmenin gerekliliğinden söz etmeye başladı.  Cumhurbaşkanı İnönü de demeçlerinde Türkiye’nin geniş bir demokrasiye geçeceğini vaat etti.  Bu gelişmeler gazetelerdeki muhalefeti arttırdı. Özellikle Tan gazetesi en sert muhalefetin simgesi oldu.

 

Celal Bayar ve arkadaşları, Demokrat Patiyi kurdular ve 1946’da çok partili döneme geçildi. Seçim hazırlıklarıına girilirken basın özgürlüğü açısından umutlu bir hava belirdi. Çok partili dönem’in 1946 ile 1960 yılları arasında, medyadaki önemli gazeteleri  Cumhuriyet, Hürriyet, Milliyet, Tercüman, Yeni İstanbul, Dünya, İstanbul Ekspres, Yeni Sabah, Zafer , Ulus gazeteleri ve Marko Paşa isimli dergidir.

 

Sabahattin Ali ve Aziz Nesin tarafından, 25 Kasım 1946 tarihinde yayımlanmaya başlanan  Marko Paşa, Türk basın tarihine en yüksek tirajlı yayınlardan biri olarak kaydedilen bir mizah dergisidir. Derginin siyasal düzlemlere uzanan eleştirel içeriği ve 60.000'lere ulaşan tirajı, siyasi iktidarlarn baskılarına neden oldu. Sürekli kapatılan dergi, birinci sayfasından “Ne gün fırsat bulursa o gün çıkar, çıktığı gün saat 8 ile 9 arası satılır, 9'da toplamaya başlarlar.” şeklindeki açıklama yazılarıyla dikkati çekmiştir.  Dergi daha sonra kapanmış ve kapandıkça isim değiştirerek tekrar çıkmaya devam etmiştir. Her yeni çıkışta aldığı isimler; sırasıyla Merhum Paşa, Malum Paşa, Yedi-Sekiz Hasan Paşa, Öküz Paşa, Bizim Paşa, Ali Baba ve Medet (yani hilfeee) gibi adlarla yayınına devam etmiştir.  Derginin Sabahattin Ali ve Aziz Nesin’den sonraki en önemli yazarı Rifat Ilgaz’dır.

 

14 Mayıs 1950 seçimlerini kazanan Demokrat Parti, basın özgürlüğünü sağlamayı da programına aldığı için basından geniş destek gördü. DP iktidarının ilk yılları basının mutlu dönemidir. Bu dönemde tutuklanan gazeteci yoktur. Basınla hükümet arasındaki “balayı” olarak nitelendirilen bu dönem, Kore Savaşı konjonktürü ve ekonomide artan bunalımların etkisiyle, kısa sürede sona erdi. 1954’ten sonra hoşgörüsüz ve sert bir tavra yönelen Demokrat Parti bir dizi yasa çıkardı:

Bu yıllarda gazetecilik yapan kişiler, Türk basının önemli isimleridir: Emil Galip Sandalcı, Abdi İpekçi, İlhan Selçuk, Çetin Emeç, Çetin Altan, Nezih Demirkent, Hasan Pulur, Nail Güreli, Orhan Koloğlu, Hıfzı Topuz, Metin Toker, Recep Bilginer, Mustafa Ekmekçi, Doğan Hızlan ve Orhan Erinç,

 

Bu sırada Halkçı gazetesinin, yaşı yetmişi aşan yazarı Hüseyin Cahit Yalçın’ın, tutuklanması büyük tepkilere neden oldu. Bütün gazetelerde ak saçlı Yalçın’ın sivil polislerin arasında cezaevine götürülürken çekilen fotoğrafı yayınlandı. Yurt içinde ve yurt dışında artan tepkiler üzerine Yalçın, Şişli Çocuk Hastanesi’ne gönderildi ve burada cezasını tamamladı.

 

Kıbrıs sorunu nedeniyle Türkiye ile Yunanistan arasında gerginliğin yaşandığı bir dönemde, öğleden sonraları çıkan İstanbul Ekspres gazetesi, büyük manşetlerle, 6 Eylül’de “Selanik’te Atatürk’ün evine saldırı olduğu haberini yayınladı. Taksim meydanında toplanan halk, galeyana geldi. Beyoğlu, Galata, Harbiye ve Şişli’de Rumlara ait ne kadar mağaza ve dükkân varsa hepsinin vitrinleri parçalandı, mallar sokaklara döküldü, yağmalandı. Ardından sıkı yönetim ilan edildi ve medyaya bir sürü yasaklar geldi. Bu yasaklardan sonra her gün sıkıyönetimden telefonla gazetelere yeni yeni yasaklar bildirildi. Sıkıyönetim Komutanlığınca, bu yasaklara uymadıkları gerekçesiyle Ulus ve Medeniyet gazeteleri süresiz, Hürriyet, Hergün, Tercüman, Milliyet ve Dünya gazeteleri ise 15 gün süreyle kapatıldı.

 

1956 yılında basın özgürlüğünü kısıtlayan iki yasa daha çıkarıldı  ve gazeteler ekonomik baskı altına alınmaya çalışıldı. 1957’de gazete ve dergi kâğıtlarının dışarıdan ancak devlet tekelince alınması, 1958’de ise resmî ilan ve reklamların devlet tekelinden dağıtılmasına başlandı.  Bu uygulamaya dayanarak, ilan ve reklamlar dağıtılırken tiraj ve abone sayısı dikkate alınmaksızın, Demokrat Parti iktidarının organı gazeteler birinci, DP iktidarını destekleyenler ikinci, tarafsızlar üçüncü kategoriye alındı. Ulus, Dünya ve Yeni Gün gibi muhalefet gazetelerinin adları ilan listesinden çıkarıldı. Kağıt dağıtımında da aynı uygulama uygulandı. Bu dönemde iktidarın kolladığı gazeteler için “besleme basın” kavramı kullanılmaya başlandı. Besleme basının şimdiki ismi biliyrsunuz;  yandaş basın.

 

1954–1960 yılları, Türk basın tarihinde sonu gelmeyen davalarla dolu bir dönemdir. Yalnız dört yıllık süre içinde 1161 gazeteci hakkında kovuşturma yapılmıştır, bunlardan 238’inin mahkûmiyetine karar verilmiştir. Dikkat edin gazeteciler tutuklanıyor, yargılanıyor ve mahkum edilip cezalarını çekiyorlar.  Şimdikiler gibi, yargılanmadan yıllarca hapiste çürütülmüyorlar. 1959–1960 yıllarının gazetelerini, duruşma haberleri ve tutuklanan gazetecilerin resimleri kaplar.

 

Gazetelerin her gün tekzip yayınlamak zorunda bırakıldığı bu dönemde, yayın yasağı giderek artar. Savcılıklar her gün gazetelere yeni yayın yasakları gönderir. CHP’nin gittikçe şiddetlenen muhalefeti karşısında 27 Nisan 1960 tarihinde Tahkikat Komisyonu kurulur. Yasağa uymayan gazete ve dergilerin basımı ve dağıtımı önlenir. Yayın yasaklarına uymayan gazeteler kapatılır. Tabii bu arada öğrenci olayları başlar; Harbokulu öğrencileri yürür,  28 Nisan’da Siyasal Bilgiler Fakültesi kurşunlanmıştır.

 

DP, büyük kentlerde başlayan üniversite gençliğinin protestoları karşısında İstanbul ve Ankara’da sıkıyönetim ilan eder. Bu ortamda bazen, ancak gece yarısına doğru nöbetçi mahkemelerden elde edilen yasaklama kararlarıyla gazete manşetleri kazınır, sütunlar ertesi gün bembeyaz çıkardı. 27 Mayıs’a işte böyle bir havada gelindi.

 

27 Mayıs 1960 günü Milli Birlik Komitesi’nin silahlı kuvvetler adına yönetime el koymasıyla Türkiye’de yeni bir dönem açıldı. Basın  yani medya yasakları kaldırıldı. Yassıada duruşmaları, Adnan Menderes’in, Hasan Polatkan’ın ve Fatin Rüştü Zorlu’nun idamı derken 11 Şubat 1961’de Adalet Partisi kuruldu.  Sivil idareye geçildi ve 15 Ekim 1961’de seçim yapıldı. İlk defa CHP - AP koalisyonu kuruldu. 1964’de Demirel AP’nin genel başkanı oldu ve milletvekili olmadığı halde AP’sini birinci parti yaparak tek başına hükümeti kurdu. Ardından 1968 öğrenci olayları, sağ sol kavgası ve 12 Mart 1971’de askeri muhtıra ile AP hükümeti düşürüldü.

 

12 Mart 1971’de komutanların muhtırasıyla Adalet Partisi’nin iktidardan uzaklaştırılmasına yol açan bunalımla Türkiye sıkıntılı bir ortamda girdi. Yeni hükümeti kurmakla görevlendirilen Nihat Erim’in güvenoyu almasının üzerinden üç hafta bile geçmeden 11 ilde sıkıyönetim ilan edildi. Cumhuriyet ve Akşam gazeteleri 10 gün süreyle kapatıldı. Ardından da Ant dergisi ile Bugün ve Yeni Sabah gazeteleri süresiz olarak kapatıldı.

 

1972 itibariyle sıkıyönetimin değişen sürelerde gözaltına aldığı gazeteciler şunlardı: “Altan Öymen, Oktay Kurtböke, Uluç Gürkan, İlhami Soysal, Ali Sirmen, Turhan Selçuk, Yaşar Kemal,  Doğan Avcıoğlu, Uğur Mumcu, İlhan Selçuk, Çetin Altan.”  Cezaevlerindeki gazeteci ve yazarlar için 13 yıla varan oranlarda hapis cezası istendi. Askeri rejim, 14 Ekim 1973’te yapılan seçimlerle sona erdi.

 

14 Ekim 1973’te yapılan genel seçimlerle Türkiye’de siyasal ortam normale döndü. Önce genel af çıkartıldı. Bu dönemde sık sık hükümet değişiklikleri yaşandı. Bu dönemdeki terör olaylarının korkunç bir bilançosu vardır. Bu bilançodan gazeteciler de yani medya da paylarını almışlardır. Birçok gazetecinin saldırıya uğradığı dönemin en önemli cinayeti Abdi İpekçi’nin öldürülmesidir. Abdi İpekçi 1 Şubat 1979 tarinde öldürüldü. İki gün önce İpekçi cinayetinin 34’üncü yıldönümü idi.  Ancak İpekçi cinayeti de dâhil olmak üzere bu cinayetlerin çoğunun üzerindeki karanlık perde hala aralanamadı.

 

14 Ekim 1973’de yapılan seçimlerle, tekrar koalisyon hükümetleri, Milliyetçi Cephe hükümetleri, siyasetteki istikrarsızlık, terör, dış baskılar, ekonomik gerileme, 70 sente muhtaç olduğumuz yıllar, hergün ortalama 20 öğrencinin öldürülmesi ve sonuçta 12 Eylül 1980 darbesi… 

 

12 Eylül’e işte böylesine huzursuz, güvensiz ve kanlı bir havayla gelindi. 12 Eylül 1980 sabahı Kuvvet Komutanları tarafından ülkenin yönetimine el konuldu.  Daha sonra yayınlanan bildirilerde parlamento ve hükümetin dağıtıldğı, tüm yurtta sıkıyönetimin ilan edildiği, parlamento üyelerinin dokunulmazlıklarının kaldırıldığı açıklandı.

 

Gazeteler sıkıyönetimin denetiminden geçirilmeye başlandı. Milli Güvenlik Konseyi Başkanı Kenan Evren ve Konsey üyeleri de basını yakından denetliyorlardı. İlk olarak Demokrat, Aydınlık ve Hergün gazeteleri kapatıldı. 

 

12 Eylül 1980 ile 12 Mart 1984 tarihleri arasında, çok sayıda gazetenin yayını değişik sürelerle durduruldu ve çok sayıda gazeteci hakkında davalar açıldı, tutuklama kararları verildi. Bu dönem içinde gazeteci, yazar, çevirmen ve sanatçılara verilen mahkûmiyet kararlarının toplamı da 316 yıl, 4 ay 20 gün hapistir. 12 Eylül 1980’de kurulan askeri yönetim, 1983 seçimlerinin ardından kurulan sivil yönetimle son buldu. 7 Aralık 1983’te Turgut Özal Başbakan oldu.

.

Turgut Özal’ın Başbakanlık ve Cumhurbaşkanlığını kapsayan 10 yıllık döneme, ekonomide dışa açılma ve liberalleşme hareketleri ile Doğu ve Güneydoğu bölgelerindeki terör eylemleri damgasını vurdu.

 

Bu dönemde yüzlerce gazeteci hakkında dava açılmış, binlerce yıl hapis istenmiş, sayısız gazete ve dergi yasaklanmış, yüzlerce kitap toplatılmıştır. Türk basınında araştırmacı gazeteciliğin öncüsü Uğur Mumcu ile Hürriyet gazetesi yazarı Çetin Emeç, karanlık güçlerce öldürülmüşlerdir. 1984’ten sonra “devletin güvenliğini zedeleyici yayın yapanlarla” ilgili davalar Devlet Güvenlik Mahkemeleri’nde görülmeye başlanmıştır. 1992–1993 yıllarında öldürülen gazeteci sayısı 19’a ulaşmıştır.

 

31 Ocak 1990’da yani 23 yıl önce, Atatürkçü Düşünce Derneği Genel Başkanı Prof. Dr. Muammer Aksoy’u, karanlık güçler vahşi ve kanlı biçimde aramızdan ayırdılarHürriyet gazetesi yazarı Çetin Emeç, 7 Mart 1990 sabahı Suadiye’de evinin önünde biri maskeli, silahlı iki kişinin açtığı yaylım ateşiyle, şoförüyle birlikte otomobilinin içinde öldürüldü.Araştırmacı gazeteciliğin en başarılı örneklerini vererek basında çığır açanCumhuriyet gazetesi yazarı Uğur Mumcu, 24 Ocak 1993 tarihinde, yani 20 yıl önce, evinin önünde arabasına konan bombanın patlaması sonucu yaşamını yitirdi.Atatürkçü gazeteci yazar, siyaset bilimci Prof. Dr. Ahmet Taner Kışlalı da 21 Ekim 1999’da evinin önünde arabasına konan bombanın patlamasıylai yine aynı yöntemle,  karanlık güçler tarafından yaşamını yitirdi.

 

Çetin Emeç, Uğur Mumcu ve Ahmet Taner Kışlalı suikastlarının üzerindeki karanlık perde de aralanamadı.   Aralamıyorlar.

 

Geçen hafta Uğur Mumcunun aramızdan ayrılışının 20inci yıldönümüydü, Muammer Aksoy’un da aramızdan ayrılışının 23üncü yıldönümü idi. Araştırmacı gazeteci Uğur Mumcu  bakın o yıllarda yani en az 20 – 25 yıl önce neler söylüyor ve bugünü nasıl anlatıyor:

 

’1983 rakamlarına göre, Diyanet İşleri Başkanlığında 46000 personel var.  Bu 46000 personelin 23000’i ilkokul mezunu.  Peki İlahiyat Fakültesi ne işe yarıyor?  İslam Enstitüleri ne işe yarıyor? İmam hatip okulları ne işe yarıyor?  İmam Hatip mezunları, imam hatip olmuyorlar.  Hukuk Fakültesine gidip yargıç oluyorlar; savcı oluyorlar.  Siyasal Bilgiler Fakültesine gidip kaymakam oluyorlar.  Siyasal Bilgiler Fakültesinin kaymakam yetiştiren bölümünün % 41’i İahiyat kökenli.  İmam Hatipten Hukuk Fakültesine gelen öğrencilere burs veriyorlar. Bu  mezunlar sınavsız savcı ve yargıç oluyorlar…  2000’li yıllarda yurdumuzda vali İlahiyat mezunu, Emniyet Müdürü İslam Enstitüsü mezunu ve kaymakam da İmam Hatip Mezunu olacak.’

 

Değerli konuklar,

Mumcu’ları, Aksoy’ları. Kışlalı’ları, Emeç’leri ve daha nice aydın medya mensuplarını katleden maşaları ve azmettiricileri  huzurunuzda lanetliyorum.

 

3. - Konferans Konusu: Cumhuriyet’in 90’ cu yılında Türk Medyası

3.1- Konuşmacının kısa özgeçmişi: Dr. Serpil Şen  HE-ADD Yönetim Kurulu

Sayın Can Ataklı 1956 Diyarbakır'da doğdu. İstanbul İktisadi ve Ticari ilimler Akademisi Basın Yayın ve Halkla İlişkiler'den mezun olan Ataklı, Gazeteciliğe Yeni Ortam gazetesinde başladı. Vatan, Günaydın, Dünya, Tan, Sabah, Kanal 6, Habertürk TV,Star, Star TV ve Business Channel'da köşe yazarı, yayın koordinatörü, yazı işleri müdürü ve genel yayın yönetmeni olarak çalıştı. Halen Vatan gazetesinde köşe yazıları yazmaktadır.*(Kaynak: Wikipedia)

3.2 Konferans:Can Ataklı  (Gazeteci, haber sunucusu)

Bir tatil gününde böyle yüreği Türkiye için atan, Atatürk’ü unutmamış olan insanlarla karşılaşmak çok sevindirici.

Iki yil önce yazdığım bir yazı vardı, bilirsiniz; Vahdettin zamanında bir gazeteci Ali Kemal kurtuluş savaşı için çalışan bir avuç aydın için aleyhte yazılar yazmaktaydı. Belki sonra pişman oldu, Anadolu’ya geçerken Izmit yakınında linç edildi. Geride hanımı ve Zeki isimli oğlu kaldı. Olaydan korkarak hanımı Isviçre’ye yerleşmişti. Zeki orada okudu ve „ben Türkiye’ye dönmek istiyorum“ dedi.  O sıralarda Türkiye yükselişteydi. Annesi „senin baban vatan haini idi“ dediyse de dinletemedi ve o geldi dilekçe verdi, Dışişlerinde görev istedi. O çağda Dışişleri ve Harp Okuluna alınacaklar için Cumhurbaşkanı onayı da gerekiyordu.  Zeki, üç yabancı dile sahipti ve yabancı dil bilen insanlara ihtiyaç vardı. Dilekçesi Cumhurbaşkanı Ismet Inönü’nün önüne geldi, kırmızı renkte babası hatırlatılarak red eden notlar konmuştu dilekçeye. Inönü „biz bu Cumhuriyeti kanla kurduk, kinle yürütemeyiz“ dedi ve Zeki Kuneralp , dışişlerinde göreve alındı Paris, Bern, Londra, Madrid  Büyük Elçimiz  ve Dışişleri Bakanlığı Müsteşarımız oldu.

Atatürk ve arkadaşları adalet ve doğruluk yolundan ayrılmamışlardır.

Bugün yaşadığımız şartlarda insanlar ya kendi iradelerini kullanarak veya işveren tarafından susturulmuş durumda.

Türk olmaktan rahatsız olunurmuș gibi bir propoganda var, Televizyon-larda sistemli bir şekilde Atatürk ve Devrimlere saldırı var.„AKP sayesinde hepimiz Türk olmaktan kurtulduk „ diyen AKP'nin İstanbul İl Başkanına kimseden ses çıkmadı. Türkleri Cumhuriyet  kurarken Ermeni’leri, Rumları  kesmiş Allah’ın cezası gibi birşey olarak tanıtmak isteyen Türk vatandașlar ortaya çıktılar. Kavramlar karıştırılarak (alt, üst kimlikler  v.b.). duyarsız, bencil bir gençlik yetiștirilmekte.

Böyle bir gençlik yetiştirilmesine ilk yolu 12 eylül 1980 darbesi açtı. Darbe ile bir süre  dernek kurmak, vakıflar, sendikalar yasaklanmıștı.  „Sen kendini  kurtar, iyi oku, uslu ol, ülkeyi  idare edenlere karşı kritik yapma v.b.  zihni-yetiyle bir yeni nesil oluşturuldu. Bu yeni nesil ülke geçmişi ve geleceğine ait konularda tamamen ilgisiz ve bilgisiz olarak yetiştirildi.

Bugün artık bir Ugur Mumcu’yu bu gençlere anlatmak mümkün değil. Zira onlar sorgulamıyan, itiraz etmiyen,araştırmıyan,“ büyüklerimiz bilir „ mantıği ile hareket eden özgüvensiz bir gençliğin temsilcileri yapıldılar.

Bu nesil geçmişini bilmiyor, insan hakları tanımıyor, ayrımcılık önünde duyarsiz  kalıyor.  Birileri çıkıp „Atatürk Cumhuriyeti kurarken halka mı sordu!“ diyebiliyor ve buna reaksiyon olmuyor.

„Olanları soruşturma yok, analiz yok“  davranışı genel bir duyarsızlık olarak bütün topluma yayıldı.

Halbuki 600 yıl kul olarak padişaha biat eden onun sözüyle hareket eden bir toplumun çoğunluğu artık kendi karar verebilecek bir duruma getirilmişti. Eğer bir nesil 1923 de  Türkiye’de Cumhuriyet ilan edilirken ülkemiz ve dünya ne alemdeydi, bunu bilmezse Cumhuriyetin ona ne kadar büyük kazanımlar getirdiğini de düșünemez ve değerini ölçemez.

O tarihlerde batı dünyasinda faşizm ve komunizm  açılımı vardi, Atatürk olmasaydı Türkiye de bu ikilemden birine kayabilirdi. Atatürk ikisine de uzak durdu ve aydınlanma dönemi yaptı. 1924 den itibaren 2000 genci müzikten başlayıp her branşta eğitim için gelişmış ülkelere gönderdi.Onlar vatana döndüklerinde kültürün neferleri, öncüleri oldular. 1923 de okuma oranı  5% iken ilk Dil Tarih Coğrafya Fakultesi kuruldu ki, M.K.Atatürk’ün kurduğu Türk  devletinin halkı tarihinden kopmasın.  Atatürk, Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde yaşıyanların etnik ayrım gözetmeden birlikte Türk Ulusu’nu oluşturduğunu, hepsinin aynı ulusun bireyleri olduğunu tanımladı ve böylece ulusal sınırların içinde kardeșçe barıș içinde yașıyabilmenin yolunu çizdi.*(Atatürk’ün „Ne mutlu Türküm diyene“sözü aynı bağımsız vatanın sınırları içinde etnik ayrım gözetmeden kardeșce yașamanın simgesi bir sözdür.)

Bu arada 6 yıl süren ve ca. 60 milyon insanın ölmesine sebep olan ikinci dünya harbi cereyan ederken Türkiye de harbe girmemek ve muhtemel saldırılara imkan vermemek için asker sayısını da arttırarak ordusunu güçlendirdi. Böylece vatanımız istilaya uğramaktan kurtulmuș oldu. Bu durum haliyle bazı ihtiyaç maddelerinin  bir süre rasyonalize edilmesini gerektirmiști.

Şimdikiler o zamanları bilmiyenlere ve tanımayanlara „bunlar halkı vesikaya bağladı, camileri kapattı“ diye yanlıș bilgi așılıyarak o devrin bașarılarını, devrimleri değersizleștirmeye çalıșıyorlar.  Halbuki Istanbul‘daki tarihi hazinelerin bir kısmı Istanbul’un bombalanma ihtimaline karșı gizlice bir camiye tașınmıș, tonlarca buğday da bir savaș çıkması ihtimaline karșı birkaç camide depolanarak kapıları halka kapatılmıș, jandarma koruması altına alınmıștı. Bu çok gizli tedbirlerin halka açıklanamıyacağını düșünebilmek zor olmasa gerek.

Bu olaylara cami kapatılması demek, jandarmanın geçici depolama yerlerini korumakla görevlendirildiği köylerde köylülerin cami kapatıldığı için korkudan kuranlarını sakladıkları hikayesini yaymak, yapılanları din düșmanlığı diye göstermeye çalıșmak, ya bilgisizlik ya da populist yanıltmadır.

1940 larda halkin 50% si okur duruma getirilmiști. Açılan tiyatrolar, kültür yuvası halkevleri, balolar, giyim yenilikleri halkı heveslendirip, topluma ayni zamanda  „bak böyle yașamak daha güzel yașamaktır“  sinyali vermek içindi. 1960 larda Istanbul Beyoğluna çıkmak istiyen en iyi giysilerini giyerek oraya gelirdi.

1945-46 da ikinci dünya harbinin bitmesi sonu ortya iki kutup çıktı; kapitalist ve komunist sistem. Bu Türkiye’nin de kaderini etkiledi. Kapitalist sistem Türkiyenin stratejik durumunun önemini kavrayıp onu boș bırakmadı, 1952 de Türk Ordusu Nato emrine verildi. Sovyet SCB saldırırsa yavașlatıcı olsun diye kontur gerilla kuruldu, Türk Ordusu komunist saldırıyı önlemek için programlandı. Bu arada daha önceden batıya uyum sağlamak için Türkiye’de de çok partili sisteme geçilmiști. Bu geçișin önemini diplomasi dehası olan Inönü öngörmüș ve sağlamıștı. Ancak Inönü zamanında Devlet idaresi ülke memfaatlerini korumada duruma hakimdi, dıș isteklere karșı direnebiliyor, karanlık- aydınlk, vahșilik-medeniyet savașlarından aldığı derslerle az ödün veriyordu. Cumhuriyet kurulușundan sonra 26 tane iç isyan olmuștu bunların iki tanesi Kürt kaynaklıydı. Diğerleri „din elden gidiyor“ sloganlarıyla bașlatılanlardı.

Osmanlı hükümetleri bazı bölgelerin idaresini așiret ağalarına bırakmıștı. Cumhuriyet devrinde kurulan hukuk devleti içinde artık ağalık yönetimi olamazdı. Adalet, vergi toplamak ülkede eșit uygulamayı gerektiriyordu. Çok partiye geçișten sonra yeniden oy alabilmek  için ağalara ödünler verildi, „vergi, yargı bende kalmak șartila istediğin gibi hareket et“ politikasi uygulandı.  1960 devrimi denilen hareket sonucunda yapılan 1961 Anayasası insan hak ve hukuku yönünden dünyanın en iyi hazırlanmıș, en demokratik Anayasalarından biriydi. Ancak 1966-1968 lerde Italya ve Fransa’da bașlıyan Marxist gelișmeler Türkiye’yi de etkiledi. *(Türkiye‘dekiler 12 mart 1971 askeri harekatı ile idamlar ve hapis cezalarıyla bitirildi). Daha sonra ortaya çıkan sağ-sol çatıșmaları 12 eylül 1980 yeni bir askeri müdahale ile bitirilirken bir taraftan gerçek Atatürkçü subaylar ordudan atıldı diğer taraftan da sol ve Kürt olanlar bir kısım ordu mensupları tarafından cezaevlerine atılıp ișkencelere maruz bırakıldılar öldürüldüler. Yapilan en büyük kötülüklerden biri 1961 Anayasasının getirdigi demokratik yasaların bir kısmı yürürlükten kaldırıldı, veya değiștirildi

70 li yıllarda kapitalist ABD de ekonomi için yeterli kapital vardı, komunist sistem ise halktan para çekerek halkı fakirleștirmekteydi. Bu durum onları yayılma politikasına yöneltince ABD yeșil abluka stratejisine geçti. Türkiye gene önem kazandı, bu defa „Yeșil Kușatma“ denilen,Islam paketi içine alınması ABD tarafından planlandı..24 ocak 1979 da Türkiye’nin oynıyacağı rol üzerinde planlar yapıldı ve üc yıl sonra Turgut Özal bașbakan olduğunda zaten planların yapımında ABD ile birlikte çalıșmıșmıș kimse idi.

SSCB çöküp de Toprak yüzeyi küçülmüș Rus devleti olușunca NATO yeni düșman aradı. Türk Silahli Kuvvetlerinin (TSK) görevi artık vatan savunması değil, NATO planlarına tabi olmaktı. (Bunun için de Vatanseverleri hapse atıp Patriot’ları kiraladık)

PKK terorü 90 lı yıllarda bașlatıldı. Bu ise artık vatan savunmasına gerek gösteriyordu. 1996 da TSK dıșa karșı savnma  örgütlenmesine bașladı. Bu ise rahatsız edici oldu.

Montrö Anlașması Karadeniz için sahili olmıyan ülkere sınırlamalar koymuștu. Batı ise Karadeniz’de de egemen olmak istiyordu. Bir Fransız diplomati Montrö Anlașmasını kaldırmaya bile çalıștı.

Türk Deniz Kuvvetlerinde (TDK) bu Montrö sınırlamalarının uygulanmasında görev alanlar șimdi görevlerini yerine getirdikleri için hapisteler, muhtelif  iftiralarla yargılanıyorlar.Diğer sebepler de:

1-Türkiye kendi silah yaptı, gemi yaptı, 2-Kıbrıs’a kadar olan doğu Akdeniz bölgesinde Petrol olușu.

Asıl amaç direnen Türk Deniz Kuvvetlerini zayıflatmaktı. Aynı șekilde karșı çıkan Türk Hava Kuvvetleri (THK) de yargılanıyor. Yani  TDK ve THK‘den milli menfaatleri korumak için NATO’yu sorguluyanlar içeri atıldılar.

TSK den bir askeri darbe için 1% ihtimal bile olsaydı baștaki șimdi konuștuğu kadar pervasız konușamazdı. Bugünkü iktidar yeșil kușatmanın devamıdır. 

Bütün Islam ülkeleri içinde tek gelișmiș, demokrasi kurmuș olan ülke Türkiyedir. Aydınlık nedir, hukuk nedir biliniyor. Bugün son 10 yıl içinde lise açar gibi üniversite açtılar.*(Türkiye'de 2012 kayıtlarına göre 168 üniversite vardır. Bunlardan 103'ü devlet üniversitesi, 65'i vakıf üniversitesidir. 7 tanesi de vakıf meslek yüksekokuludur>Kaynak Wikipedia<)

Bizler hep bugünü konușuruz. Batıda ise 15 yıl sonrası planlanır. Onlar Türkiye’yi nasıl dizayn edeceklerini de planladılar.

Planların uygulanmasında bazı tıkanmalar olabiliyor, örneğin Irak, Suriye gibi.

Türkiye’de bu planlara bağımlı uyulama neticesi:

1) TSK morali çok bozulmuș durumda, 2)Bu kadar moralsiz bir ordunun savaș gücü var mi?Donanma kumandanların50% si içerde, diğerlerine sınırdıșı yasağı var. THK de de hapisler var. yandaș olmıyan medya ağır baskı altında, etnik ve kimlik kavgasından bezginlik geldi, Türk tarihi așındırıldı..  Televizyonlarda evlenme, eș bulma, programları halkın beynini ișgal etmiș durumda. Bu programların hemen hepsi satın alınmıș programlar. Kısacası beyin yıkama yayınlarıdır bunlar. Bazıları 32 ülkede birden gösterilmektedir ve bu ülkeler içinde birçoklarının gelenekleriyle ters düșen yayınlardır, beyinleri ișgalden amaç ise sessizce harita değiștirmektir.

Bu iktidar resmi kanallardan bașka ayrıca birçok medya organını da satmaya mecbur ederek satın aldı. Bakıyorsunuz teknik görgüsü televizyon kumanda aletine yetmiyen birisi programa çıkıp konușuyor.  Her gelișmiș ülkenin bir tarih kitabı vardır, bizim tarih kitaplarındakı bilgiler karartılmaktadır, örneğin neden Fatih çocuklarının boğdurulmasıni yasa yapmıștır veya Vahdettin demokrasi hareketlerine katılmamıștır saklanmak istenmektedir. Birçok .Bakanların kızları çalıșmıyor. Yeșil sermaye türbanlıya iș vermiyor, müșteri kaçırır diye AKP lilerin dükkanlarında türbanli çalıșmıyor. Türbanli müșteri kızlar geliyorlar.  Bu türbanlı dindar kızlardan bir kaçına sabah kaçta kalktıklarını sormuș konușmacı.

Yanıt „sekizde“ olmuș. Peki demiș konușmacı „namaz ne oldu!??“

Bu yıl 4+4+4 eğitim sistemi uygulamaya gececek.  Sistem daha oturmadan 167 bin kız öğrenci sistemin verdiği imkanı kullanarak okuldan alınmıș durumdadır.

Her köyde bir öğretmen ve bir imam var. Yakın zamanlara kadar öğretmen sosyal bir çevreden geldiği için saygın bulunur dinlenirdi. Çocuklara kolaylık hem de ögretmenden tasarruf üç köy çocukları bir okulda eğitilsin dendi. Vasıta temin edilecekmiș çocukların ulașımı için. Neticede her üç köyden birinde bir öğretmen, ama her köyde bir imam olacak.

Sorular ve Yanıtlardan özetler:

-Atatürk’çü kesim hataları bağlantılarını görebilen kesimdir. Türkiye’nin geleceği ile ilgili olarak Atatürkçü ve sol kesimlere ne önerirdiniz?

-Dünyayı tanımak, Türkiye kimin baskısı altındadır, kimlerin idaresi çözüm getirecektir bilmek ve doğru bildiklerimizi kabul ettirmek.

Demokratik sistemde çözüm siyasi partilerden geçer.Yirmi milyon insan AKP ye oy veriyor, bunların büyük bir kısmınAtatürk ile problemi yok.1923 devrimleriyle barıșık. 

Konușabildiğiniz bir insana sorunuz: nekadar borcu var? Veya nasıl zengin olmuș? Ülke sorunları üzerinde ne düșünüyor? Anayasadan Türklük ve Atatürk kavramını çıkarıyorlar, haberi var? Patriotlar niye geldi biliyor mu? Israel Suriye’yi neden bombaladı sorunuz. Anlatmaktan çok soru sorunuz ki o da düșünmeye bașlasın.

Türkiyede ciddi bir muhalefet sorunu var.

-Siyasi yönden AKP karșısına çıkabilecek güçte parti yok, CHP kaynașma içinde.M.K.Atatürk ile birleșelim sloganı ile çalıșmalar var, bu halkımıza ulașbiliyor mu? Bu hareket bașarılı olamazsa sonumuz kötü.

-Türkiyede dini siyasileștirme sorunu var diyenler yanılmıyor.

-AB (EU) bir șans daha verelim, gelin konușalım dedi. Önceleri „AB ye gireceğiz ekonomimiz daha gelișecek“ sloganlari vardı. Bu arada AB yargı kararı geldi, „Türban konusunda Üniversite rektörleri haklıdır“ dedi.  Fakat daha sonra AKP 47% oy alınca renk değiști.

Opozisyon icin sermayeli bir alt yapı gerekir. Batının Türkiye’ye biçtiği görev enerji kaynaklarının kendilerine sağlıkla ulașması için gerekeni yapmaktır.

Eger Türk Hükümeti onlara ben sizle iș yapmam derse… Bir ara T.Erdogan „ben Putin’e dedim ki bizi Şanghay birliğine alın“  Bu iși değiștirir!

Nerede o Bayan Fogg veya yeșillerin Claudia Roth’u? Bir zamanlar her șeye burunlarını sokarken, güneydoğuda hapishaneleri bile kontrol ederken neden șimdi hukukun çiğnenmesi karșisında reaksiyonsuzlar?

-Istanbul‘a belediye bașkanı olabilecek CHP’li insan yok.Karșı taraf kendisine „çalıyor ama iyi iș yapıyor“ dedirtiyor. Oy verilirken ișin içinde daima menfaat vardır.

-Soru sormayı da unuttuk.Bakıyorsunuz bir haber yayınlanır. Haberin sonu yoktur. Sorma ve sorgulama alıșkanlığimiz olmadıği için birçok haberin içindeki olayın akıșı ve sonu belirsiz kalır.

Buna bir sebep de bazı haberlerin devamıni yayınlama engelidir. Yazarsanız, yasaklama geliyor,  internete bir yazı koyuyorsunuz, „bunu kaldır“ diyor.

Eskiden uyulan kurallar vardı bilirdik neyi yazabileceğimizi. Şimdi ne istenmez bilemiyorsunuz.

 Örnek:Haber Türk-Tuncay Özkan olayı,, veya  ağir hasta olduğu kanıtlanmıș olan Prof.Dr. Hilmioğlu tedavisine yardımcı olabilecek hastane varken savcı onyı ile yetersiz olan hastaneye sevkedilip oyalanıyor ve bu oyalanmalarla vicdansızca her geçen gün geriye dönüșsüz olarak ölüme itiliyor. Suçu Atatürkçü olmak, Rektörü olduğu Malatya Üniversitesini internasyonal seviyeye çıkarmayı bașarmak.

Albay Levent Ersöz ve daha yüzlercesi.

-Bakınız dıșarıdan gelenler satın almaya geliyorlar iș sağlamak yok, ileride bașka bir siyasi parti gelebilse, bakacak ki; 250 milyar iç borç,750 milyar diș borç var. Ve Sermaye yeșil ellere akıtılmıș.

-Opozisyonun içinde de dıș güçlerin planladıği kimseler var deniyor.

-Türkiye bu yapıda kalamaz. 35 bin ölü verildi, fakat Türk halkta bir Kürt düșmanlığı olmadı, olsaydı çok kan dökülürdü. Kimse „kahrolsun Kürtler“ demedi, „kahrolsun PKK“ dedi.

-Karșınızdakinin niyetini öğrenin, ondan sonra tartıșmaya girin. Açıklanmamıș bir planın tartıșilmasına girmek (muhalefetin yaptığı) hatadır. Karșı taraf toplumun dikkatıni bașka tarafa çekerek alıștırma taktiğini uyguluyor. Örneğin APO ile ne konușuyorsun açıkla demeden CHP nin aynı konuda konușmaya oturması hatadır. Muhalefet siyaset yapmak zorunda, bunu yapamıyor. Secim olacak yerlerde bașkan adaylarıni ve kadroyu önceden bildirmek gerekir, bu yapılmıyor.

-CHP den çözüm gelemiyor, Ișçi Partisinden bahsetmediniz.

-Konuya yeni Anayasa diye girerseniz bașindan kaybetmiș olursunuz.1980 de Anayasada bazi maddeler değiștirildi. Iktidardakilerin yapmak istedikleri içinde üç esas maddeyi değiștirmek var. Bunu 12 eylül ile hesaplașmak diye sunacaklar.

-Konușmacı gelmezden biraz önce ișine son verildiğını bildiren bir haber çıkarıldı. Bu gibi haber yayınları bir cins araștırma ve alıștırma politikasıdır. Bu gibi söylentilerde amaç; eğer bir gün gerçek olursa reaksiyonu küçük tutmaktır.

-Türkiye’de bir bilgi platformu kurulamaz mı? Ali Babacan ablası yöneticidir ve görünmeden ayda 25 milyon maaș alır.

-Bizim iktidarda alt kadrolarda bilgili kültürlü insan yoktu. Alt kadroların yeteneksizliğini gidermek için eski komonistlerin mağdur olmuș olanlarına yönelip onlardan destek aldılar. Yenileri de devșiriyorlar örnegin zaten bilmiyenlere „M.K.Atatürk ne yaptı ki?“ düșünce așılamalarıyla.

Iki önemli deyim çıktı ortaya:

 1)Yandaș: Onlar gibi görünen plan yapıp örneğin yarın kim içeri girecek, saptayanlar ve tabii bu hizmetleriyle ödüllendirilenler.

2) Yalaka: Fikirleri hep iktidarın fikirleriyle örtüșen, aslında çıkarları için çalıșan fakir ruhlular.* (geniș tarifler için internetde  Dr.Cüneyt Ülsever, ve Melih Asik v.b yazılar var)

Bazı konular,deyimler var ki dokunan yanıyor.Daha 1900 lü yıllarda ABD kültürü yayan okullar açılmıștı. Pensilvanya’da yașıyan kișinin de okulları, kurumları var. Bunlar Medya, Finanz kurulușları, Yardım kurulușları (vicdanlari sömürerek) görünümünde aktivite gösterirler. Önemli yerlere (yargıç,savcı, vilayetlerde devlet temsilcisi vs) odaklanmıșlardır.

Türkiye sanal bir zenginlik içinde. Gökdelenler yapılıyor. Zenginlik bir kesimde paylașılarak artıyor. Türk halkının bankalara bilinen borcu ise 248 milyar Ytl.

-Kamu oyu tepkisi sürekli olmalı. Iktidar kendi adamlarını rahat ettiriyor.

-Almanya ve Japonya’da anayasa taslağını ABD hazırladı.

-Bizim Anayasamız da keșke çok daha kısa ve öz olabilseydi. Zira șimdiye kadar içinde birçok yan yasa diyebilecegimiz yasalar da var örneğin Orman Yasası v.b…

Konferansla ilgili derleme*: Mak.Y.Müh. Ural Kabartaş/ 03.02.2013

*devrik yazılar sonradan kitaplardan veya Wikipedia yazılarından alinan tamamlayıcı bilgilerdir.

Joomla templates by a4joomla