Tarih ve yer: 11.12.2011, Türk-Alman Kulübü StrahlenbergerStraße 129, 63967 Offenbach

Konferans Konusu: Istiklal Mahkemeleri’nden Dersim’e kadar isyanlar,bastırılması ve yargılamalar

   1- Program Sunuşu:. Meral Koryürek  HE-ADD Yönetim Kurulu üyesi
2-Açış konuşması: Y.Müh. Mahmut Telli HE-ADD Ffm Başkanı
3- Konuşmacı: Prof.Dr.Ergün Aybars Dokuz Eylül Universitesi öğretim üyesi Inkilap Tarihi Profesörü

1.-Konuşma şehitlerimiz, ve M.K.Atatürk adına yapılan saygı duruşu ile açıldı.

2-Açış konuşması: Y.Müh. Mahmut Telli HE-ADD Ffm Başkanı

    (orjinal Yazi)

İzmir Dokuz Eylül Üniversitesi öğretim üyesi sayın Prof. Dr. Ergün Aybars, değerli  konuklar ve sevgili gençler, hepinizi saygı ile selamlıyorum.   Bugünkü konferansımız, Başbakanımızın gündeme getirdiği bir konu ile de ilgili bir konferans.  İstiklal mahkemelerinden Dersim’e isyanlar, ayaklanmalar; isyanların bastırılması ve yargılamalar.  Konuşmacımız da Dokuz Eylül Üniversitesi Türkiye Cumhuriyeti İnkilap Tarihi Profösörü, Kemalist tarihin son kalesi Dr. Ergün Aybars.   Sayın Aybars konferansına başlamadan önce ben size biraz milli mücadeleden, biraz milii mücadeleye hainlikleri ve gafletleri nedeniyle karşı çıkanlardan, biraz da Başbakanın çarpıtarak gündeme getirdiği tarihle yüzleşmeden söz etmek istiyorum.

Değerli konuklar,

     Gençlerimize uzun zamandır Milli Mücadele gerektiği gibi anlatılmadı.  Liselerde tarih okunur ve kurtuluş savaşına sıra geldiği zaman okul tatile girer.  Üniversitelerde son sınıfta bir Cumhuriyet Tarihi dersi olur ama son sene ve son sömestır olduğu içüğin üstünkörü okunur ve sınıf geçilir. Kimse Kurtuluş savaşını doğru dürüst öğrenemeden eğitim hayatını bitirir.   Bu yüzden şimdiki bir çok orta yaşlı, Milli Mücadeleyi malesef bilmiyor.  Oysa Cumhuriyetimiz o Milli Mücadelenin kaçınılmaz bir sonucudur.  Yeni devletin kuruluş felsefesini o mücadele belirlemiştir.  Anadolunun aydınlanması ve yurttaşlık bilinci o mücadeleyle başlamıştır.  O dönem bilinmeden bugünü okuyamayız, yarını göremeyiz.  Milli Mücadele Emperyalizme karşı verilmiş ve kazanılmış ilk kurtuluş savaşıdır.  Bunun bir ilk olduğu gençlerimize anlatılmadığı için, gençlerimiz başkalarının kurtuluş mücadelelerine imrendiler ve kendi tarihlerine, kendi kahramanlıklarına yabancılaştılar.  

     Bildiğiniz gibi Birinci Dünya Savaşı 1914’te başladı ve 1918’de sona erdi. Osmanlı İimparatorluğu savaşa Almanya ve Avusturya Macaristan’la birlikte girdi.  Bunun üzerine İngiltere Savaş Bakanı Lord Kitchener bir açıklama yaparak, ‘Türkiye’yi yok edinceye kadar savaşacağız’ dedi.  Türkiye önemliydi çünkü İngiltere’nin egemenliği altında 300 milyon müslüman vardı.  O yüzden Osmanlı İmparatorluğunu hızla dize getirerek Müslümanların bağımsızlık heveslerini bastırmak İngiltere açısından şarttı. 

     Emperyalistler arasında Osmanlı İmparatorluğunun paylaşılması 6 gizli anlaşmayla karara bağlandı.  Birinci Dünya Savaşı’nda 4 yıl boyunca zavallı Anadolu, beş cepheye durup dinlenmeden kan ve can pompaladı.  O kadar ki 4 yıl süren savaşın sonuna doğru, yaşı kaç olursa olsun, kilosu 45’i geçen herkes cepheye götürüldü.  

     Bilindiği gibi, savaşı Almanya’yla birlikte kaybettik. 30 Ekim 1918’de Mondros’ta anlaşma imzalandı ve İttihat ve Terakkinin başlıca yöneticileri, başta Enver, Talat ve Cemal paşalar olmak üzere, hepsi yurt dışına kaçtılar.  Mondros anlaşmasının ilk adımında ordumuz dağıtıldı, silahları ellerinden alındı.  İngilizler, Fransızlar,  italyanlar, Yunanlılar Anadoluyu paylaştı.  İngilizler,  asker ve sivil birçok yöneticiyi Ermeni kıyımı yaptıkları veya İngiliz esirlerine kötü davrandıkları gerekçesiyle tutukladı ve Malta’ya sürdü.

     Bu sıralarda, gerici Hürriyet ve İtilaf Partisinin yurt dışına sürülmüş veya kaçmış olan üst yönetim kadrosu, kin ve iktidar özlemiyle tutuşmuş bir halde İstanbula döndüler.  Bu kadro, milli duygudan yoksun ümmetçilerden, istiklal fikri olmayan çeyrek aydınlardan, işbirlikçilerden, din sömürücüleri ve yobazlardan oluşuyordu.  Vahidettin, Damat Ferit ve bunların çevresi genel olarak bu karışık partiye dayanırlar.  Bu parti yöneticileri, İngilizlere yaranabilmek için, İttihatçıların Ermeni kıyımını yaptığını kabul eder.  Bu parti yüz yıllar boyunca, her yeni, ileri, aydınlık, çağdaş harekete karşı duran tutucu gerici anlayışın 20’inci yüzyıldaki uzantısıdır.  Daha sonraki tutucu, gerici, karşıdevrimci anlayışın da ana kaynağıdır.

     Bu arada bu gelişmeler olurken türlü ayrılıkçı dernekler kuruldu.  Bazı aydınlar birdenbire Kürt, Çerkez  ya da Arap olduklarını hatırladılar.  Bazı ümitsiz aydınlar da İngiliz, Fransız veya Amerikan mandasını arayan akımlar arasında bocalamaya başladılar.  Açıkçası tam bir çöküş ve çözülüş dönemine girildi.

     1918 yazında Sultan Reşat öldü ve yerine Vahdettin Sultan oldu.  Vahdettin İngilizlere, Osmanlı İmparatorluğu’nun 15 yıl müddetle İngiliz sömürgesi olabilmesi ümidiyle mektup yazdı.  Bu konuda her  yola başvurdu.  Düşünebiliyor musunuz, Vahdettin’in aklına, onurlu, başı dik, bağımsız bir Türkiye gelmemiş.  Halk da yıllardan beri cephede ölümle, cephe gerisinde de yoksullukla boğuşa boğuşa tükenmiş ve içine kapanmış...

     İşte Mustafa Kemal böyle bir zamanda, 19 Mayıs 1919’da Kurtuluş Savaşını göze almış ve başlatmıştır.  Mustafa Kemal Kurtuluş Savaşını başlattığı zaman, Hürriyet ve İtilafçılardan Filozof Rıza Tevfik, Cenap Şehabettin, Refii Cevat Ulunay, gibileri, ‘Türkiye’nin İstiklale değil; İngilizlerin himayesinde yaşamaya ihtiyacı vardır.  İngiltere elinden tutmasa Türkler yürümeyi bile beceremezler; İstiklal diye bağıranlar kötü niyetlidir’ gibi yazılar yazdılar, sözler sarfettiler.  Hatta  Refik Halit Karay alay bile etti, ‘Elde avuçta bir şey yokken, emperyalizme, galip devletlere Yunan ordusuna, Ermenilere, Pontus çetelerine karşı silahlı mücadeleye girmeyi çılgınlık sayanlar çoktu.  Ali Kemal, ‘Kuzum Mustafa sen delimisin?’ diye yazılar yazdı.  Değerli konuklar,

     Milli mücadele başlarken silahlandırılmış Türk Ordusunun sayısı 35-40 bin kişidir.  Oysa Türkiye’deki silahlı işgalcilerin sayısı 400,000 ve silahlı, silahsız hainlerinin sayısı da onbinlercedir.  İşte yoksul ve bitik Anadolu, Mustafa Kemalin başlattığı ve başardığı bu Milli Mücadeleyle 400,000 işgalciyi ve onbinlerce haini yenmeyi başarmıştır.  Bu bir mucizedir.  Milli Mücadele işte bu mucizenin, bu onurlu ve güzel çılgınlığın adıdır.

     Sonra ne mi oldu?   Sonra Vahdettin ve Damat Ferit’in çevresinde toplanarak, Milli Mücadele’yi söndürmek için çalışanlar, casusluk yapanlar, Kurtuluş Savaşı zaferinin sonunda Türkiye’den kaçtılar.  Türkiye bu hain ve gafillerden 150 tanesini vatandaşlıktan attı.  Aslında bu hain ve gafillerin sayısı 150’nin çok çok üstündeydi.  Sonunda bunların büyük bir bölümü Cumhuriyeti benimsedi.  Osmanlı Devleti’nin külünden yepyeni bir devlet çıkaran Atatürk’e saygı ve minnet duydu.  Yurt dışına kaçanların bir bölümü kinlerini, hainliklerini sürdürdülar.  Cumhuriyete karşı çeteler, cepheler kurdular, gazeteler çıkardılar, yalan ve iftira dolu kitaplar yayımladılar. Memlekette kalanlar susup yeraltına çekildiler.  Fırsat kolladılar. Cumhuriyet’i yıkabilmenin ön şartının Atatürk saygısını, sevgisini yok etmek, Milli Mücadeleyi küçültmek, önemsememek, benimsememek olduğunu düşündüler.

     Bu amaçla, Atatürk ve Milli Mücadele karşıtı, baştan sona yalanlarla, iftiralarla, saptırma ve çarpıtlamalarla dolu, cahilce, insafsızca yazılan kitaplar yayımladılar.  Genç insanların kulaklarına bu yalanları, bu iftiraları fısıldadılar; saptırma ve çarpıtmaları gerçekmiş gibi benimsetmeye çabaladılar.   Bu saptırmalarla ve çarpıtmalarla büyüyen gençlik bugün yönetime geldi, Cumhurbaşkanı oldu, Başbakan oldu, Milletvekili ve Bakan oldu.  Bunun en canlı örneğini son günlerde yaşamaktayız.

     16.08 2010 tarihinde, Başbakan Tayyip Erdoğan, vergi vermediler diye CHP ve onun başkanı İsmet İnönü, Dersim’de masum insanları bombalatarak katletmiştir gibi ağır bir açıklamada bulundu. İki hafta önce de, çarpıtma ve saptırmalarına devam ederek, Dersim katliamından dolayı CHP geçmişiyle yüzleşmeli ve Dersim’lilerden özür dilemelidir dedi.  Neresinden bakarsanız bakın bu durum, bir hükümet başkanı için iç açıcı bir durum değildir… Çünkü:

25 Aralık 1935‘te Tunceli Kanunu çıkarılır. Bu kanunla birlikte Dersim’in adı Tunceli olarak değiştirilir. Demenan aşireti ile bazı Nazımiye aşiretleri kendi bölgelerinde yapımı başlatılan karakollara ve askeri birliklere baskınlar düzenlemeye başlarlar. Çatışma 1936’da böyle başlar . Seyit Rıza, askeri vali Alpdoğan’dan Tunceli Kanunu’nun iptalini ve Dersim’in ulusal haklarının tanınmasını talep eder. Bu hakkın talebi bile başlı başına bir isyandı.

     Dersim’in bombalandığı ilk Dersim Harekâtı olan 1937 tarihinde Cumhurbaşkanı Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Gazi Mustafa Kemal, başbakan ise İsmet İnönü’dür.  Ancak Dersim ayaklanmasının tümüyle temizlenmesi ve suçluların idam edilmesi sırasında yani İkinci ve Üçüncü Dersim Harekâtında başbakan bugünkü sağ akımları getiren hükümetlerin Cumhurbaşkanı Celal Bayar’dır.  Görev süresi: 25 Ekim 1937 – 25 Ocak 1939dur. Yani bir anlamda AKP’nin de çıkış noktasındaki önemli bir isimdir Celal Bayar.  Mustafa Kemal Atatürk, çok hasta olduğu için, ikinci dersim harekâtını bizzat o yürütmüştür.

     Başbakan Celal Bayar, Dersim’deki isyancılara karşı saldırıyı onayladı ve İkinci Tunceli Harekâtı 2 Ocak - 7 Ağustos 1938 tarihlerinde başlatıldı. En büyük can kaybı 1938 yılının 22-28 Haziranı arasında, 19-24 Temmuz arasında ve 15 Ağustos’ta yaşandı. Yani en ağır olaylar Celal Bayar’ın Başbakan ve etkili olduğu dönemde yaşanmıştır. Ancak bugünkü iktidarın manevi kurucusu olarak tanımlayabileceğimiz Celal Bayar için hiçbir şey söylenmiyor. Saptırmayı ve çarpıtmayı görüyorsunuz.  Geçen gün Başbakan bütün olayı yine CHP’ye yükledi ve CHP’nin Dersim’lilerden özür dilemesini öne sürdü.  Hiç bir beyanatında da Celal Bayar’dan söz etmedi. 

     Vergi vermediler onun için bombalandılar demesi de bir devlet adamı için yakışıksız bir beyanattır. İngiliz ve Fransız arşivleri açıldı; oynanan oyunlar belirli ölçüde ortaya çıktı. Seyit Rıza’nın hami ülkelere yazdığı mektuplar yayınlandı ve gerçekler ortaya çıktı.

     İngiliz, Fransız ve Türk arşivleri tarafsız ve bilimsel olarak incelendiğinde Dersim Olayının nedenini anlamak mümkündür. Çünkü Dersim Olayı Şeyh Sait olayının başka bir sürümüdür. Bunun için önce Şeyh Sait isyanının iyi bilmek gerekiyor. Ancak Şeyh Sait din yaygarası ile ortaya çıktığı için zamanımızın dine dayalı politikacılarına, tenkit için pek uygun düşmüyor. Dersim olayı gibi, şimdi yaşadığımız Güney Doğu olayları gibi, Şeyh Sait olayı da bu coğrafyada gözü olan emperyalistlerin kışkırtması ile çıkmıştır.

      Diyelim ki yabancılar kışkırtmadı; isyancı Seyit Rıza’nın talimatıyla askeri birliklere saldırılarak çok sayıda insan öldürüldü ve vergi vermeyeceklerini, askerlik yapmayacaklarını ilan ettiler. Böyle bir hareketin tanımı her dilde isyandır. O zamanın yöneticileri, daha sonrakiler gibi, PKK’ya birkaç çapulcu, diyerek hafife almadılar ya da sınır kapılarında bu işbirlikçileri davul zurnayla karşılamadılar. Böylece neredeyse 40-50 bine yaklaşan insanın ölümüne neden olmadılar.    Kişi bilgisiz ve bilinçsiz olabilir. Ancak devlet adamları, tarihimizin geçmişindeki eylemler için bilgisiz ve bilinçsiz olamaz; çünkü bir devletin yıllarca birikmiş istihbaratı, arşivi; olayları günü gününe izleyen ilgili kurumları, gizli ve açık anlaşmalara ulaşma yetkisi, yetkili danışmanları vardır. Buna karşın bir devlet adamı çıkıp da doğru olmayan açıklamalarda bulunuyorsa, mutlaka kısa vadeli çıkarları vardır. Çünkü neresinden bakarsanız bakınız yabancıların kışkırtmasını görmezden gelerek devletimizin önde gelenlerinin suçlanması yenilir yutulur bir açıklama değildir…

     Birçok ülkeye ilham kaynağı olmuş; dünya emperyalizmine ilk başkaldırı olarak bilinen Kurtuluş Savaşını, Türkiye Cumhuriyeti devrimlerini ve onun ürünü olan Türkiye Cumhuriyetinin geçmişini kulaktan dolma bilgilerle yıpratmak sadece ülkemizi değil tüm bu coğrafyayı belirsizliğe sürükleyecek bir davranış olarak görünüyor.

     Bilgisizlerin, yıkıcıların, işbirlikçilerin, Cumhuriyet düşmanlarının, gündemi saptırmak isteyenlerin cirit attığı; konuşması gereken kesimlerin – özellikle üniversitelerin- konuşmadığı, bir durum yaşanıyor ülkemizde.  Atatürk’ün Dersim hançeriyle hançerlenmesine, göz yumamayız.  Bu Cumhuriyetin getirilerine ve değerlerine herkes sahip çıkmalıdır.

 

3. - Konferans konusu: Istiklal Mahkemeleri’nden Dersim’e kadar isyanlar,bastırılması ve yargılamalar

 

3.1- Konuşmacının kısa özgeçmişi: Meral Koryürek HE-ADD Yönetim Kurulu

Sayın Ergün Aybars 1941’de İstanbul’da doğdu. Çankırı Lisesi’ni ve Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Tarih Bölümü’nü bitirdi. Aynı Fakülte de Türk İnkilâp Tarihi Enstitüsü’ne asistan oldu.

1972’de “İstiklâl Mahkemeleri 1920-1923”konulu teziyle Tarih Doktor’u oldu. 1973-1974 döneminde yedek subaylığını Genelkurmay Harp Tarihi Başkanlığı’nda takdirname alarak tamamladı. 1976-1977 arası bir yıl süreyle araştırmaları için İngiltere’de bulundu. 1979 yılında “İstiklâl Mahkemeleri 1923-1927” konulu teziyle doçent oldu. 1980 yılında Ege Üniverisitesi Edebiyat Fakültesinde Türkiye Cumhuriyeti Tarihi Doçenti olarak göreve başladı. Ege Üniversitesi Atatürk İlkeleri Bölüm Başkanlığı, Tarih Bölümü Başkanlığı, Tarih Bölümü Bnaşkanlığı ve Edebiyat Fakültesi Dekan Yardımcılığı görevlerinde bulundu. 1983 yılında Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Atatürk Araştırma Merkezi bilim kurulu üyeliğine atandı. 1995 yılında bu üyeliğinden istifa etti.

1987 Şubat ayında Profesör olan Ergün Aybars, Dokuz Eylül Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkilap Tarihi Enstitüsü Müdürlüğüne atandı. Halen aynı görevini sürdürmektedir. Türk Silahlı Kuvvetleri Atatürk Araştırma ve Eğitim Merkezi bilim kurulu üyesidir. Kitapları ve birçok makaleleri vardır. Doktorantlar yetiştirmiştir.

Prof. Dr.Ergün Aybars bir kitabında Atatürk Sevgisini- şöyle açıklıyor:

 Ben Atatürk’ü çok seviyorum. Onun bu ülkeye kazandırdıklarından kaynaklanıyor bu sevgim. Şeref ve haysiyet kazandırdı bu ülkeye. Atatürk, Emperyalizme karşı verdiği savaşla bizlere özgür bir vatanda yaşamanın onurunu bıraktı. Türk Devrimini yaparak, Türk insanına aydınlanmayı yaşatan Atatürk’e benim bir Türk insanı olarak namus borcum var.

3.2- Konferans: Prof.Dr.Ergun Aybars

Iyi günler Dostlar. 1941Istanbul Doğumluyum..  Tarihte hemen her olayda önceki olaylar hazırlayıcı etken olmuştur. Tarih bir dönüşüm, bir değişimdir ve tarihte bitmiyen sürekli olan şey değişimdir. Sosyal bilimde de her olgu kendinden önceki bir olayla ilgilidir. Fransız devrimi, Rusya’daki devrim hep böyle bir korelasyon gösterir.

 

Dünyanin dörtte üçünün geri kalmış olması, indüstrileşen ülkeler arasında geri kalmış ülkelerin kaynaklarını ele geçirmede çekişme ve yarışmaya ve sonunda 1914 birinci dünya savaşının çıkmasına neden oldu. Harbin neticesinde Almanya kolonilerinin hepsini Ingiliz, Fransız ve Amerika’lılara bırakmak zorunda kaldı, hatta uzakdoğudaki müstemlekelerine de Japon’lar el koydu.

 

Hindistan’da 1918 lerde dörtyüz  milyon insan yaşıyordu, ve orayı seksen bin Ingiliz askeri

işgalde tutup yöneltebiliyordu. Çünkü onların sosyal yani ulusal bilinçleri yoktu.  Eskiden pekçok savaşlar dini birlik bayrağı altında yapıldı. Bunların her zaman başarılı olduğu söylenemez.

 

Bize Istiklal savaşımızı kazandıran, Atatürk’ün hayata getirdiği ulusal bilinçtir.

1918 de yanlız yenilenler değil galipler de büyük kayıplar verdiler. Almanya’ya karşı savaşan devletler Çanakkale boğazından savaş gemileriyle geçip Rusyayi destekliyeceklerdi. Churchill “benim kariyerimi Çanakkale’de bir yarbay Mustafa Kemal kapadı” demişti.. Çanakkale’deki yenilgi itilaf devletleri için harbin uzamasına ve hatta Rusya’daki Bolşevik akımlarının gelişmesine destek olmuş oldu.

 

Harp sonrası coğrafyada Avrupa’da Fransa, Ingiltere ve birkaç baltık devletleri dışında faşist devletler oluştu. ABD’nin ırkçı çirkin bir demokrasisi vardı. Ileri bir görüşe sahip olan M.K.Atatürk “sakın bu cehenneme girme!” diyerek tamamen tarafsiz kalmayi Ismet Inönü’ye öğütlemişti.

 

Bugün “devlet kendi toprağını bombalar mı?” diyenlere  anlaşılan “Ispanya, Yunan, Amerikan iç savaşlarını okumamışlar”  demek gerekiyor.  Dört yıl süren ABD kuzey- güney savaşları sonunda Cumhurbaşkanı A.Linkoln “düşmanlık yoktur, bütün insanlar eşit yaratılmıştır..” demişti. Fransa’nin devrim sonucu oluşan ilkeleri de “hürriyet,eşitlik, kardeşlik” esaslarını temel yapmıştır.  1948 de Birleşmış Milletler yasaları hazırlanırken, eski Ingiliz,Fransız, Amerikan yasalarından faydalanıldı.

 

Dünyadaki tarihi gelişmeleri bilmezsek gelmekte olan değişiklikleri anlıyamayız.  M.K.Atatürk Fransiz devriminden kaynaklandı. Din birliğinden çok ulusal birliğin vatanı kurtaracağını gördü. Avrupa’da Tanri hakları sisteminden insan hakları sistemine geçiş 400 yıl sürmüştü. Galileo 1600 lerde diri diri yakıldı.  Yakılmakla cezalandırılanlar için çabuk yanmasını temin eden yağ bile onda kullanılmadı. Veba epidemisi, mezhep harpleri hep insanların akıllanmasına,  çağının ilerisine bakmasına yardım etti. Türkiye’de çağdaşlaşma daha başlarken bugünkü gelişmiş anlamda,  demokrasi kurumları üzerine inşa edilmiş şekildeydi.

 

Istiklal Mahkemeleri genel anlamda rejimlerin yerleşmesini gerçekleştirmek için kurulan yargı organlarıdır. ABD de bu cins için üç kişi seçilir, yargıç olmaları gerekmez. Yargılar karar verirler ve bu karar uygulanır.

Türkiye’de Amasya Kararları’ndan sonra Istanbul hükümeti M.K.Atatürk’ün öldürülmesi için Ali Galip’i Atatürk’ü öldürme fermanı ile yola çıkardı, zira Amasya Bildirisi hükümetin dinsel otoritesi ile çatışıyordu. Ferman Sultan Vahdettin ve Damat Ferit imzalarinı taşıyordu. Damat Ferit o sıralarda Ingilizler’den on bin asker vermelerini de istemişti bu iş için. Ingılizler bu isteği kabul etmediler.

 

Kurtuluş savaşı başlarken önce asker kaçaklarını önlemek gerekiyordu. Işte bu amaçla Istiklal Mahkemeleri kuruldu. Leo Trozki’ nin bir sözü “cephe gerisi cephedekinden daha korkunç olmazsa cephedeki kaçar” şeklindedir. Fevzi Çakmak 14 Istiklal Mahkemesi kurulmasını önerir. Ancak 7 mahkeme kurulur ve yargılananların kapsamına Vatan hainleri de alınır. Istiklal mahkemeleri çok idam kararları onayladılar. Mahkemeler ve idam infazları halka açıktı. Iki tip kaçak asker vardı,” vukuatli veya vukuatsız”. Vukuatsiz asker kaçağı köyünü ailesini Çerkez Ethem ve benzeri eşkıyaların saldırılarına karşı korumak için kaçanlardı, zira halkı koruyan bir devlet otoritesi yoktu. Mahkemelerin görevi mümkün olduğu kadar askeri cepheye göndermekti.  Idamlar tarihi kayıtlara göre 1350 kişi için uygulanmıştır. Bir yazar gazetede 12 bin kişi olarak vermiştir bu rakkamı ki,  bu doğru değildir. Çerkez Ethem’in astığı insan sayısı ise en az 3 ila 5 bin arasındadır.

 

Cumhuriyet devrinde Istiklal Mahkemeleri kurulması Cumhuriyet’e cumhuriyet devrimlerine karşı olanlar için gerekmiştir. 1925 de Şeyh Sait isyanı üzerine iki Istiklal Mahkemesi kuruldu, birisi isyan bölgesinde (Diyarbakır), diğeri Ankara’da.

İsyan bastırılıp esir alınanlardan yargılanan 48 kişiden 47 tanesi şehrin meydanında idam edildi. Bir kişi 18 yaşindan küçük olduğu için cezası hapise çevrildi.

1925 de Malatya Erzurum’da da şapka kanunundan sonra ayaklanmalar oldu.Iskiplili Hoca isyani gibi.

 

Istiklal Mahkeme’lerini bir hukuk mahkemesi gibi düşünmemek gerekir. Buna rağmen örneğin gazeteci Hüseyin Cahit Yalçın da 1925 de Istiklal Mahkemesinde yargılanmışsa da, önce ömür boyu hapis cezasına çarptırılmış. Çorum hapishanesine göderilmiş, oraya geldiğinde, Vali ve Garnizon komutanı tarafından “Aydına kelepçe takılmaz” denerek karşılanmış ve o zamanın en sert sayılan Istiklal mahkemesi yargıcı 27 yaşindaki Yüzbaşı Mustafa Necati bey de sonraları ona tercümeler yaptırtıp para verdirtmiştir. H.C.Yalçin’ın cezası1927 de affedilmiştir. Cahit Yalçın 1955 de “ben bugün bir yere sürgün gitsem beni karşılamaya kimse cesaret edemez” diye yazmış, 1927 Atatürk devri ile 1955 Menderes devri arasındaki farkı anlatmak istemiştir..

 

Gene o devrin hükümetlerinin fikir insanlarına davranışına bir örnek de Cevat Şakir Kabaağaçlı (Halikarnas Balıkçısı)’dır. Kendisi bir yazısı nedeniyle Bodrum’a sürülmüş fakat orada tercümanlık yapmasına izin verilmiştir.

Sivas- Erzincan arasında Koçgirili aşireti vardı. Onun isyanları 1921 de bastırldı. Sivas-Erzurum-Erzincan arasındaki bu isyanları bastırmak için ca. on bin kişilik bir askeri birlik savaşların yapıldığı cephe gerisinde bırakıldı. Kışkırtıcılara yataklık edenlerin bağlantıları Amerikan kollejlerine kadar uzanıyordu.

 

Kısacası hükümleri temyiz edilemeyen İstiklâl Mahkemeleri o günün şartlarında zaruri ve zorunluydu.  Cumhuriyet kurulduktan sonra da Kürt isyanlarında ve devrimlere karşı olan isyancılara karşı Istiklal Mahkemeleri yargı organı olarak kullanıldı.. Ankara İstiklâl Mahkemesi Atatürk’e suikast davası ortamında Mustafa Kemal devrimlerine karşı çıkmak isteyen, Hilâfetin kaldırılmasına karşı olanlardan arınılmak için görevlendirilmişti.

 

Istiklal Mahkemeleri’nin görevi 1927 de sona erdi.

 

Dersim (Tunceli) Şeyh Sait Rıza isyanında, Seyh Sait yaptığı propogandalarında kendi yöresindekileri öyle etkilemiş ki, isyancilarla birlikte kadınlar da çocuklarını birlikte alarak dağlara sığınmışlardı. Savaş başlayıp toplar ateş edince tabii ki kadın ve çocuklar da öldürüldü.

 

Ermeni tehcirinde büyüklerini kaybetmiş olan onbinlerce çocuk tehcire tabi tutulmamıştı. Canlı örneğı olarak: konferansçı 1965 yılında öğrenci yurdunda iken bir Alevi öğrenciye rastlar. Babasını bir Türk ailesi büyütmüştür.

 

Sorular ve yanıtlarından özetler:

°Alevilerin cemevleri ibadet yeridir. Halbuki bugünkü hükümet onların köyüne de Cami yaptırıyor. ° Mahkeme Milletvekili seçilen Prof.Haberal’ı serbest birakmadı.°Derneklerin dilekleri nasıl hükümete iletilmeli?

°°Herkez kendini nasıl algılıyorsa devlet de onu öyle kabul etmeli.Alevi ibadetini cemevinde yapıyorsa onun köyüne cami yapılmasına ihtiyaç yoktur. Ingiltere’de Mormonlar için devlet “kanunları çiğnemedikçe ibadetlerini istedikleri gibi yaparlar” der. Sivas Katliamı sırasında S.Demirel Cumhurbaşkanı,T.Çiller Başbakan ve E.Inönü Başbakan yardımcısıydı. Uzun bir süre Sıvas’da devlet otoritesi yoktu.  Yargı bugünkü Türkiye’de bağımsız değildir. Bu nedenle bu parlemento’dan uzlaşma değil dayatma yasası çıkar.

 

°Istiklal Mahkemesine getirilenlere araştırmasız karar verildiğini yazıyor bazı kitaplar.Bu kararlar adil olabilir mi?

°°Karardan sonra infazlar hemen yapılmıştır. Mahkumların göğüslerine idam sebebi yazılı kağıt asılmış olurdu. Idam edilenler de iki gün asılı kalırlardı.  Bu tabii ki insani değil.

Atatürk,  o “yurtda barış dünyada barış” diyen insan “Medeni Bilgiler kitabı” yazmış,onda hürriyet, demokrası insan haklarını anlatıyor, “vicdan özgürlüğü modern toplumun temelidir” diyor... Bugün bunu bilmiyenler var. Zira tarih, lise kitaplarımızda mesela ABD de ki ögrenci kitaplarındaki gibi değiştirilmeden anlatılmıyor.

 

°Istiklal Mahkemeleri rejimi oturtmak için kullanılmıştı. Bugünkü özel mahkemeler de aynı görevi yapmıyor mu?

°°Bugünkü özel mahkemeler Avrupa Birliği Anlaşmasına aykırı.Yargının ele geçirildiği, siyasi iradenin taraftarları ile bir örgütlenme gidişi varlığı tartışılıyor. Masumiyeti bulmak yargının görevidir.Tutuklama kararı bir cins infaz olmuş oluyor.Bu tabii ki insan haklarına aykırı bir uygulama.  Desim isyancısı Seyit Rıza türklüğü,aleviliği davasına alet etmişti. Fakat kendisi 77 yaşının üzerindeydi, bu nedenle idam edilmemeliydi. Kan dökülmesi her iki taraf için de karşılıklı nefrete dönüşür..

“Iki kendilerine Kürt denilmesini istiyen öğrencime -siz Kürt’leri seviyorsunuz,Kürdistan kurulursa gider misiniz?- dediğimde –hayır-  dediler”. Sebep ekonomik koşullar.

Cemal Gürsel’in dediği gibi kimlik kartında isim, soyadı, Türk vatandaşı olduğu yazılmalı, din mezhep kaydedilmesine gerek yok. Bizim Anayasamiz eşitlik üzerinedir.

 

Fransa devlet adamları konu onların Cezayir’de yaptiklari cinayetlere gelince “ bu konuyu tarihçilere birakalım “ derler. M.K.Atatürk Inönü’ye “hainler asıldı, hainlikleri unutulacak,fakat asılmış oldukları unutulmıyacak” demişti. 28 şubat için bir korgeneral S.Demirel’e “ordunun darbe eylemi yok, müdahale etmek istemiyor” demişti

 

°Sivas,Maraş katliamları mazereti olmıyan cinayetlerdir.

°°Evet.  Idam ise telafisi olmıyan bir cezadir. A.Menderes, Deniz Gezmiş, Talat Aydemir idamları yersizdi.

 

° Tunceli olayını meclise taşıyanlar, Başbakan ve Kılıçdaroglu konuşmaları hatalıdır. Türkiye üzerinde karabulutlar dolaşıyor. Italya’daki bir Amerikan Nato haritasında Ermeni-Kürt tampon devleti olmasi ve geriye kalanı da AB tarafından assimile edilmesi planı var.

°°Sevr’i unutmadılar. Eski Alman Başbakanı Schmidt “Türkiye Sevr’i redetmekle hata yaptı” bile demişti. Şeyh Sait isyanı arkasında Musul yatar, problemin yaratıcısı Ingiliz’lerdi.Dersim isyanında ise aktif Fransız casusları vardi. Onlar yakalanınca Hatay’ı tek kurşun atmadan bize verdi. Atatürk bunu bildiği için Dersim isyanının süratle bastırılmasını öngörmüştü.

°Demokrasiyi görecek miyiz?

°°Siz hiç Fransa’dadevrimine karşı bir başbakan gördünüz mü? Bizde ise Rejimi tartışma var.Bu uygulamada bir hastalik var demektir. Kötümser olmıyalım.

 

°Sivil toplum kurumları ne yapmalı?

°° Yumurta, domates atmak Avrupada görülebiliyor. Bedene zarar vermiyen protesto yapılmalı.  Bu demokratik bir haktır.  Izmir’de 2,5 milyonun katıldığı meeting yapıldı. Şimdi sindirilmış olduğu için yapılamıyor. 1959 da Menderes’in elinde her şey vardı basiret yoktu. 12 eylülde iki büyük parti birleşseydi ve dışarıdan müdahale olmasaydı, darbe olmazdı. Yangın çıkarsa itfaiye gelir. Sonunda enkaz kalır.

 

°Başkentin nakli düşünülmekte.

°° Anayasa’ya aykırıdir.Ilk üç madde değiştirilirse meşruluk kalkar.

 

Konferansla ilgili derleme*: Mak.Y.Müh. Ural Kabartaş/ 11.12.2011

Joomla templates by a4joomla