Konferans Konusu:“Eski köye Yeni adet:Türkiye’nin Demokrasiyle Sınavı”

1- Program Sunuşu: Dr.Serpil Şen HE-ADD Yönetim Kurulu
2-Açış konuşması: Ilhan Saygılı T.C. Frankfurt Başkonsolosu
3- ADD-Adına Konuşma: Y.Müh. Mahmut Telli HE-ADD Ffm Başkanı
4- Konuşmacı: Prof.Dr. Ilter Turan Bilgi Universitesi Öğretim Üyesi

1.-Konuşma şehitlerimiz, ve M.K.Atatürk adına yapılan saygı duruşu ile açıldı.

2-Açış konuşması: Ilhan Saygılı T.C. Frankfurt Başkonsolosu

....(konuşma özeti)

Sayın konuklar, sayın ADD-Başkanı, Sevgili Hocam hepinizi saygı ile selamlarım...

Frankfurt’un bir avantajı da burada entellektüel birikimi fazla bir Türk toplumunun oluşudur.

Almanyada Türkiye ile ilgili gelişmeleri her ne kadar muhtelif kaynaklardan izlemek mümkünse de bu herzaman yeterli olmuyor  Onun için bugün sayın Professorden dinliyeceklerimiz tamamlayıcı önemli olmalı. “ Ben Uluslararası Ilişkiler öğrenimi de yaptığım için sayın Profesör Turan’ı dinlemek istedim. Konferanslar vizyonumuzu geliştirmek için de önemli. Yüreğinizden sevgiyi eksik etmeyin.

3-ADD-Adına açış konuşması: Y.Müh. Mahmut Telli HE-ADD Ffm Başkanı

 Türkiye Cumhuriyeti Frankfurt Başkonsolosu Sayın İlhan Saygılı, Bilgi Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyesi Sayın Prof. Dr. İlter Turan,  değerli dernek başkanları, değerli medya mensupları ve değerli konuklar;  hepinizi saygı ile selamlıyorum.  Hepiniz bugünkü konferansımıza hoş geldiniz.

Bugünkü konumuz 'Eski Köye Yeni Adet: Türkiyenin Demokrasi ile sınavı'.

Konuşmacımız da benim Tarsus Amerikan kolejinden arkadaşım Prof. Dr. İlter Turan.   Prof. Turan benden iki sınıf sonradır. Ben kolejden 1957 de mezun oldum, o da 1959 da mezun olması gerekirken lise 2 de Amerikaya gitmiş ve orada bir yıl kazanarak 1959 yerine 1958 de mezun olmuş.  Ben okulun futbol takımında oynarken o da basketbol takımında oynardı.  Boyu da uygun olduğundan okulun çok iyi basketbolcularından birisi olmuştu

 Sayın Prof. Dr. İlter Turan bugün Ülkemizde demokrasinin yerleşmesini ve sağlamlaşmasını zorlaştıran sorunları analiz eden bir konuşma yapacak.

 

Programı çok sıkışık olan değerli konuşmacımız az önce İstanbul'dan geldi ve yarın sabah da İstanbula geri dönecek. Bu kadar sıkışık programda bizi kırmayıp davetimizi kabul ettiği için kendisine huzurlarınızda teşekkür ediyorum.

Evet bugün 16 Ocak 2011.  Adalet ve Demokrasi haftası 24 Ocak'ta başlayıp 31 Ocak'ta sona erecek.  Biliyorsunuz Uğur Mumcu 18 yıl önce 24 Ocak 1993 ta uğradığı bir bombalı suikast sonucu öldürülmüş ve Prof. Dr. Muammer Aksoy da 21 yıl önce 31 Ocak 1990 da uğradığı bir suikast sonucu aramızdan ayrılmıştır. Bu iki tarih arasındaki haftaya da Adalet ve Demokrasi Haftası diyoruz.  O nedenle ben bugünkü konuşmamı yaklaşmakta olan Adalet ve

Demokrasi haftasına yoğunlaştıracağım ve çağdaşlık, aydınlık  derken, Cumhuriyet döneminde katledilen Türk aydınlarını demokrasi şehitlerimizi hep beraber anacağız.

Aydın nedir?  Aydın kültürlü, okumuş, görgülü, ileri düşünceli ve çağdaş kişidir.  Aydınlanma ise çağdaşlaşmadır, sürekli gelişmedir, demokratlaşmadır.  Türk aydınlanması ise Atatürk ilke ve devrimlerini içine sindirme ve uygulamadır.  Aydınlar insanları eğitir, düşünmeye alıştırır.

Toplumları değişimlere yönlendirir ve onları, kendi çıkarlarını önde tutan acımasız insanlardan kurtarmaya çalışır. 

Her toplumda küçük bir kesimin gücünü gösteren baskı aracı vardır.  Bu güçler egemen güçlerdir.  Her nekadar egemenlik ulusundur diyorsak da, egemenlik ulusta değil, küçük bir kesimin elindedir, örneğin parti liderlerindedir egemenlik.  Egemen güçler sorgulanmayı sevmezler, kökleşmiş değer yargılarının sarsılmasını istemezler ve kendi değerlerini sarsacak

eylemlere girişilmesini de hiç affetmezler.  Tarih sayfalarının utancı da olsalar affetmezler, bağışlamazlar.  Bunu zamanında Sokrates'e yaptılar ve onu zehirleyerek öldürdüler.  Atatürk'e de suikast düzenlediler ve onlarca aydınımızı da karanlık güçler şehit ettiler.

Cumhuriyet tarihimize göz attğımızda Atatürk'ün, eğitim alanında, ulusumuzun aydınlanmasını sağlayan büyük bir önder, olduğunu görüyoruz.  Atatürk yaptığı devrimlerle ülkemizi çağdaşlaştırdı ve Cumhuriyeti laik düzen üzerine oturttu.  Laik düzen geldi ama devleti şeriat üzerine oturtmak isteyen hevesliler hiç ama hiç eksik olmadı... Dini inançlara saygı parolası ile Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası kurdular .  Aralarına sızan bazıları,

din elden gidiyor düşüncesini işlemeye başladı. Ardından Şeyh Sait isyanı çıktı.  İsyan bastırıldı.   Ardından Atatürk'e suikast düzenlendi.  Gazi suikasttan kurtuldu ve suikastçılar istiklal mahkemesinde yargılandı ve hakettikleri cezalara çarptırıldılar.

Daha sonra da Menemen olayı patlak verdi ve Türk aydınlanması ilk şehidini verdi.  23 Aralık 1930 da yanına aldığı birkaç kişi ile Menemen'de, 'Din elden gitti, şeriat isteriz' çığlıklarıyla halkı kışkırtan Derviş Mehmet, Teğmen Kubilay'a saldırdı ve başını keserek bir sırığın üzerine geçirdi ve sokaklarda gösteri yaptı...

 

Atatürk'ten sonra çok partili rejime girildi ve 1950 de Demokrat parti iktidara geldi.  Ardından dincilere taviz verilmeye başlandı.  İlkokullara program dışı din dersleri konuldu.İmam hatip kursları açıldı.  İlahiyat Fakültesi kuruldu.  İmam Hatip okulları açıldı.  Bu arada ülkenin gelir

dağılımı bozuldu; işsizlik arttı, sağlık ve eğitim sorunları büyüdü, siyasi yozlaşma sosyal dokumuzu zedelemeye başladı ve halkımızda yılgınlık ve umutsuzluk başgösterdi.  Atatürk devrimleri de birer birer kenarından köşesinden aşındırılmaya başlandı

Bu minval üzerine 1979 yılına kadar gelindi.  1 Şubat 1979 da Milliyet gazetesinin çok sevilen aydın başyazarı ve genel yayın müdürü Abdi İpekçi, tetikçi Mehmet Ali Ağca tarafından katledildi.  Tetikçi Ağca kendisini azmettirenleri açıklamadı.  Cinayet aydınlanmadı,  aydınlanmadığı gibi,cinayetin aydınlanmaması için gizli eller cinayetin bütün kanıtlarını değiştirdiler. 

1979 dan sonra iktidara gelen güçler, köktendinci ideolojinin devlet denetiminde yaygınlaştırılmasından yana oldular ve devlet içinde bu ideolojinin ve kadrolarının etkin bir biçimde yerleştirilmesi için çaba harcadılar.  Bu hareketle birlikte yine şeriata dayalı devlet talebi gündeme geldi.

Din tacirleri, dini siyasete alet eden din bezirganları devleti ele geçirmeye ve ülkeyi tam anlamıyla karanlığa çekmeye başladılar.  Laikik yine tehlikeye girdi.  Din bezirganlarıyla mücadele etmek ve Atatürk ilke ve devrimlerini yaşatmak amacıyla 19 Mayıs 1989 tarihinde Prof. Dr. Muammer Aksoy öncülüğünde, içlerinde Doçent Dr. Bahriye Üçok'un da bulunduğu 50 kurucunun katıımıyla Ankara'da Atatürkçü Düşünce Derneği kuruldu.  Ankara ADD nin ilk başkanlığını Prof. Dr. Muammer Aksoy yaptı ve ülkemizdeki karanlık gelişmelere karşı Atatürkçülük mücadelesini başlattı.

Yılların hocası, bilim adamı, Atatürkçülük ve özgürlük savaşçısı Prof. Dr. Muammer Aksoy'u, Türk toplumunun aydın ve parlak geleceğini  engellemek isteyen karanlık güçler,  31 Ocak 1990 da yani 21 yıl önce şehit ettiler...Muammer Aksoy, Atatürk'ün çağdaş ve laik ülkesini, din devleti yoluyla ortaçağ karanlığına sürüklemek isteyenlere karşı, tam bağımsızlık bilinciyle direnmemizi istiyordu. 

 

Atatürkçülüğün beyin gücü olan Muammer Aksoy bir düşünce ve kavga adamıydı.

Tek başına bir ordu gibi savaşırdı.  Bu savaşta alçakça ve sinsice öldürüldü, uçlarına susturucu takılmış silahlarla...

 

Muammer Aksoy'dan sonra, yine 1990 da ama 6 Ekim'de, ADD kurucu üyesi Doç.

Dr. Bahriye Üçok evine gönderilen bombalı bir paketin patlaması sonucu şehit edildi.  Cinayet İslami Hareket adına işlenmişti. Ağırbaşlı, kültürlü, modern bir Türk hanım parlementer olarak ülkemize ve kadınlarımıza onur ve saygınlık kazandıran Üçok, kendisiyle yapılan son söyleşide,'Fanatik sağ kanatta çok sıkı bir dayanışma ve yardımlaşmanın göze çarptığını, aşırı solda da durumun aynı olduğunu ama Atatürkçülerin dağınıklığından söz ediyor ve gereği gibi dayanışma ve işbirliği içinde değiller' diyordu.

Muammer Aksoy, Bahriye Üçok, Turan Dursun, Zübeyir akkoç, Ramazan Aydın Bilge, Onat Kutlar, Sivas'taki 37 ler ve daha nice aydınlar gibi, Uğur Mumcu'ya da tahammül edemediler ve alınan kararı 24 Ocak 1993 günü uyguladılar.  Arabasına koydukları bir bombayla şehit ettiler.

Yobazların, gericilerin, silah kaçakçılarının düşmanı olan Mumcu, yaşamı boyunca Atatürk Cumhuriyeti önündeki her engeli yıkmak için çalışan bir devrimciydı.  Uğur Mumcu çalışmalarında, İslam maskesi altında gizlenerek, Türkiye'yi emperyalizme teslim etme çabalarında olanların gerçek yüzünü ortaya çıkarttı.  Silah kaçakçılığı, mafya babaları, terör ve Kürt sorunu üzerine yaptığı tüm araştırmalarını belgelere dayandırdı.   Radikal islamcı ve bölücü hareketlere sert eleştiriler yöneltti...Uğur Mumcu düşüncelerinden, siyasi inançlarından ve gazetecilik görevi yaptığından dolayı öldürüldü.  Mumcu yaşamı boyunca, sosyal yaşamda, siyasal mücadelede, emekten yana bir tutum izledi.  Ücretli köleliğe karşıydı. Emeğin özgürlüğü için elinden geleni yaptı.  Tam bağımsızlık en çok kullandığı kavramdı.

Atatürk devrimleri, Atatürk'ün görüşleri ve Ulusal Bağımsızlık Savaşı Mumcu'nun yazılarında önemli ve özel ağırlık taşımaktaydı.  Mumcu bağnaz bir Atatürkçü değildi.  Atatürk ilke ve devrimlerinin devrimci bir izleyicisiydi...

Mumcu,  mücadelesi ölümle noktalanan bir devrimcinin duygularını SESLENİŞ başlıklı yazısında  “Vurulduk ey halkım unutma bizi..” diyerek dile getirmiştir.

Bu makaleyi de duymayan bilmeyen zaten yoktur ama yine de Bazı kısımlarını hatırlayalım:

Makale,  “..Dağ gibi karayağız birer delikanlıydık. Babamız sırtında yük taşıyarak getirirdi aşımızı, ekmeğimizi.  Ecelsiz öldürüldük. dövüldük, vurulduk, asıldık.

Vurulduk ey halkım, unutma bizi...”  diyerek başlar.

“...Giresun'daki köylüler, sizin için öldük. Ege'deki tütün işçileri, sizin için öldük. Doğudaki topraksız köylüler, sizin için öldük. İstanbul'daki, Ankara'daki işçiler sizin için öldük.  Adana'da, paramparça elleriyle, ak pamuk toplayan işçiler, sizin için öldük. Vurulduk, asıldık, öldürüldük ey halkım, unutma bizi... “   diyerek devam eder.

“...Hukuk adına, özgürlük adına, demokrasi adına, batı uygarlığı adına, bizleri, bir şafak vakti ipe çektiler. Korkmadan öldük ey halkım, unutma bizi...” der Uğur Mumcu.

“...Bir gün mezarlarımızda güller açacak ey halkım, unutma bizi...Bir gün sesimiz, hepinizin kulaklarında yankılanacak ey halkım, unutma bizi. Özgürlüğe adanmış bir top çiçek gibiyiz şimdi., hep birlikteyiz ey halkım, unutma bizi, unutma bizi, unutma bizi...”

diyerek son bulur Mumcu'nun o unutulmaz makalesi.

Mumcu'nun şehit edilmesinden 6 yıl sonra 21 Ekim 1999 da uğursuz karanlık çevreler yine pırıl pırıl bir Cumhuriyet çocuğunu vurdular.  Atatürkçülüğün bilimsel simgesi, laik Türkiye Cumhuriyeti'nin ödün vermez savunucusu, demokrat, her düşünce ve inanışa saygılı, uzlaşmacı, hoşgörülü, güzel insan Ahmet Taner kışlalı'yı haince kurulmuş bir tuzakla şehit ettiler. Arabasına o kırılası elleriyle bomba koydular; o insanlık düşmanı katiller...

Atatürk'ün ve Atatürkçülüğün tükendiğini sananların karşısına bir anıt gibi dikilen Kışlalı;

“- Tarih, kendinden ders almayanları asla affetmez “  diyen Kışlalı; “...-Bugün laikliği yıkmak isteyenlere sesini yükseltmeyenlerin, yarın ne hakları ne de olanakları kalır ..”diyen Kışlalı;

“...-Türkiye'de Humeyni olmaz, ancak Erbakan olur; ama Türkiye Erbakana layık değildir, olmamalıdır da..”  diyen  Kışlalı...

Şu kadarını söyleyeyim: Kışlalı iyi ki bugünleri görmedi.  Görseydi belki de kahrından  ölürdü...

18 Aralık 2002 de Ankara'da, gene aynı sistemle, ismi gibi soylu, Necip Hablemitoğlu, egemen güçleri sorguladığı için, egemen güçler tarafından affedilmedi ve katledildi.  Onu kimler hangi amaçla hedef göstermişti? Hedef neye göre seçilmişti? 

Hablemitoğlu Alman vakıflarının ülkemizi soyduğunu, Türkiye'de karanlık işler yaptığını belgeledi.  Fetullahçıları belgeledi.  Soylu ve yurtsever bir kişi olan Necip Hablemitoğlu da diğer güzel insanlar gibi şehit edildi.

Medya  suskun.  Devlet görevini yapamıyor; kanıtlarını bulamıyor.. 

Aydınlanma çağında karanlığa, yobazlığa ve onursuzluğa karşı mücadele ederken ülkemizin aydınlanmasına engel olmaya çalışanların kanlı planlarına kurban giden, Sivas'ta meşale olan, ölürken ölümsüzleşen 37 insanımızı, Mumcularımızı, Aksoylarımızı, Kışlalılarımızı, Üçoklarımızı, Hablemitoğullarıızı ve diğer demokrasi şehitlerimizi asla unutmayacağız.

Medya unutsa bile biz onları ilelebet yüreğimizde yaşatacağız.. 

Teşekkür ederim

 

4. - Konferans konusu: “Eski köye Yeni adet:Türkiye’nin Demokrasiyle Sınavı”

3.1- Konuşmacının kısa özgeçmişi: Dr.Serpil Şen HE-ADD Yönetim Kurulu

         (original tekst)

Turan 1941 yılında İstanbul'da doğmustur. Orta öğrenimini Türkiye ve Amerika Birleşik Devletleri'nde Prof. Dr. Ilter tamamladıktan sonra 1964 yılında Columbia Üniversitesi'nden Siyasal Bilimler Yüksek Lisansı almıştır. Aynı yıl İstanbul Üniversitesi, İktisat Fakültesi, Siyaset
İlmi Kürsüsü'ne asistan olarak girmiş ve aynı kürsüde 1976 yılında Profesör olmuştur.

1984 yılında İstanbul Üniversitesi, Siyasal Bilgiler Fakültesinde görev yapmış ve 91 yılında aynı fakültede yeni kurulan Uluslararası İlişkiler Kürsüsü Başkanlığı’nı üstlenmiştir.
1993 yılında, İstanbul Üniversitesi'ndeki görevinden ayrılmış ve Koç Üniversitesi, İdari Bilimler ve İktisat Fakültesi'nde Siyasal Bilimler Profesörü olarak görev almıştır.  Ekim 1998-2001 yılları arasında İstanbul Bilgi Üniversitesi'nin Rektörlük görevini üstlenmiştir. Halen aynı üniversitenin Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi’dir.Prof. Dr. İlter Turan’ın Mukayeseli Siyaset, Türk Siyasal Hayatı, Siyasal Davranış, Siyasal Kültür, Uluslararası İlişkiler ve Dış Politika konularında yayınlanmış İngilizce ve Türkçe kitap ve makaleleri bulunmaktadır. Akademik mesleğine ek olarak muhtelif şirket ve vakıf yönetim kurullarında görev yapmakta, Dünya Gazetesi'nde haftalık yazılar yazmaktadır.

4.2- Konferans: Prof.Dr. Ilter Turan Bilgi Universitesi Öğretim Üyesi
    (original tekst)

 

Sayın Başkonsolos, Sayın Konuklar

 

Beni çok metheden konuşmalardan sonra kendi yapacağım konuşmayla sizi hayal kırıklığına uğratmaktan korkarım.

Size Türkiye’nin demokrasi macerasından ve bu süreçte karşılaştığı güçlüklerden söz edeceğim. Türkiye 1950’de demokrasiye geçti ve bu deney on yıl sonra sona erdi. Sonradan demokrasimiz bazen genişleyip bazen daralarak, bazen tatil edilerek günümüze gelindi. Halihazırda sık sık AB tarafından demokratik eksikliklerimiz dile getiriliyor ve demokrasimizin ilerlemesi için bir hayli yol almamız gerektiğini biliyoruz.

 

Toplumları yönetenler iki değeri gerçekleştirmeğe çalışırlar: Güvenlik ve refah. Her yönetim her iki değeri de gerçekleştirmeye çalışır, fakat hükümetlerin neleri nasıl yapacağı, hangi değere öncelik tanıdıklarına göre değişir. Güvenlik veya refahın önde gelmesine göre iki genel yaklaşımdan ya da paradigmadan söz edebiliriz. Güvenlik değerini maksimize etmeyi öngören paradigmada devletin yetkileri geniştir ve toplumsal hayatın her alanlına müdahalede kendisini yetkili görür. Toplumsal bütünleşmeyi güçlü merkezi bir idare aracılığıyla gerçekleştirmeye çalışır. Toplumsal farklılıkların ifadesini engeller, bunları yok sayar ve ortadan kaldırmaya çalışır. Siyasetin ilgi alanını mümkün olduğu kadar dar tutar, işlerini hükmedici ve yönlendirici bir bürokrasi ile yürütmeye çalışır. Sivil topluma, piyasa ekonomisine karşı güvensizlik sergiler.  Bu paradigmada toplumsal değişmenin itici gücü devlettir.

 

Refah maksimizasyonun öngören paradigmada ise devletin yetkileri daha sınırlıdır, hayatın her alanına müdahale etme yetki ve arzusu yoktur. Toplumun bütünselliğini karşılıklı iktisadi ve toplumsal bağların gerçekleştirebileceği düşünülür, dolayısıyla güçlü bir merkezi yönetime ihtiyaç duyulmaz. Toplumsal farklılaşma ve çıkar çatışması tabii karşılanır, çoğulculuk kavramına olumlu yaklaşılır,  toplumsal denge kuralları belli olan rekabet aracılığıyla kurulur.  Devlet kamu hayatını belirleyici değil, düzenleyici bir rolü benimser. Siyasetin müdahale alanı geniştir. Bürokraside kamuya hizmet anlayışı egemendir. Sivil topluma ve piyasaya ekonomisine güven duyulur. Bu paradigmada toplumsal değişmenin itici gücü toplumdur.

 

Bugünkü konuşmamda size Türkiye’nin bir güvenlik maksimizasyonu paradigmasından refah maksimizasyonu paradigmasına geçiş yaptığını, bu geçişin büyük oranda tamamlandığını, ancak güvenlik maksimizasyonuna göre şekillenmiş kurumsal yapıların ve anlayışların sorun yarattığını açıklamaya çalışacağım. Önce, artık terk etmekte olduğumuz güvenlik maksimizasyonu hangi temellere dayanıyordu, onun üzerinde duralım.

 

Bilindiği gibi, Osmanlı-Türk modernleşmesi savunmacı bir modernleşmedir. Batı karşısında askeri yenilgi olağanlaşınca, devlet modernleşme yoluyla yenilgiyi durdurmak istemiş, önce askeri alanlarda başlayan yenileşme, zamanla tıptan idareye kadar uzanan alanlara yayılmıştır. Bu süreçte devlet, toplumu modernlikten uzak, modernleşmenin engeli ancak değiştirilmeyi sorgusuz sualsiz kabul etmesi gereken bir nesne olarak kavramsallaştırmıştır. Devleti kurtarmak içinse değişmek vazgeçilmezdir. Bu politikanın sonucu olarak devlete ait kurumlar ve enstrümanlar, örneğin müdahaleci bürokrasi gelişmiştir. Değişim bir devlet önceliği olarak görüldüğünden, devlet topluma karşı emredici ve himayeci bir tutum benimsemiştir. Böylece ortaya bir güçlü devlet-zayıf toplum modeli çıkmıştır.

 

Toplumsal modernleşmenin nasıl yürütüleceği ve hangi alanları kapsayacağı konusunda muhafazakar ve kapsamlı modernleşmeciler arasında tartışmalar olmuşsa da, İmparatorluğun Birinci Dünya Savaşı sonrasında yıkılması ile birlikte muhafazakar modernleşmeciler konumlarını yitirmişler, cumhuriyeti kapsamlı modernleşmeciler kurmuş ve hızlı bir kültürel değişme politikasına girişmişlerdir. Bu doğaldır. Cumhuriyeti kuranlar eski rejimin geri gelmesine karşı iktidarlarını sağlamlaştırmak, ülkenin yeni belirlenmiş sınırları içinde hasmane bir ortamda toprak bütünlüğünü korumak baskısı altındaydılar. Kuruluş döneminin bu endişeleri İmparatorluğun yıkılışı ile birleşince, güvenlik maksimizasyonu paradigması egemen olmuştur.

 

Güvenlik paradigması İkinci dünya Savaşı sırasında başlayan gelişmelerle aşınmaya başlamıştır. Savaşın getirdiği yüksek askeri harcamalar, devletin toplumdan kaynak aktarmak için başvurduğu zorlayıcı tedbirler, iktisadi mahrumiyetler toplumda iktidara karşı büyük hoşnutsuzluk yaratmıştır. Savaş sırasında hammadde ticareti ve ihracatı ile zenginleşen bir zümre de gelişmiş, bunlar bir yandan varlıklarını korumayı arzularken, diğer yandan da toplumda ve siyasette kendilerine mevki aramaya başlamışlardır.

Dış politika alanında, Sovyetlerin iki savaş arası dönemdeki dostluk politikasını bırakarak Türkiye aleyhine genişleme istekleri, Türkiye’nin güvenlik endişelerini arttırmıştır. Batı Bloku’na katılma arayışları, demokratikleşme koşulunu da beraberinde getirmiştir. Böylece içteki değişim arzularıyla dışarıdan gelen değişim talepleri birleşmiştir. Sistemin siyasete açılması nispeten kolay olmuştur. Rejimin demokrasiye karşı ideolojik bir direnmesi yoktu. Rakip parti kurmaya yönelenler de cumhuriyetçi seçkinlerdi. 1946’da başlayan rekabetçi seçimler, 1950’de iktidarın değişmesi ile sonuçlandı. Ancak, iktidarın serbest seçimlerle belirlenmesi toplumu yöneten seçkinler arasında bir ayrışmanın yolunu açtı. O güne kadar güçlü konumda olan bürokrasi –ordu ve yargı dahil- bir “devlet seçkinleri,” göreve seçim sonucu gelenler ise “siyaset seçkinleri” grubunu oluşturdular. Bu iki grup arasında kimin hangi yetkiye ne oranda sahip olduğu, siyasetin karar verme alanının sınırları veya kapsamı günümüze kadar süren bir mücadeleye giriştiler. Demokrasimiz bu mücadele esnasında dönem dönem çöktü.

 

Sistemin gelişmesi ve çökmesi kendi içindeki çelişkilerden kaynaklanıyordu. Devlet seçkinleri güvenlikçi paradigmanın çerçevesinde otarşik, ithal ikamesine dayalı bir iktisadi gelişme stratejisi benimsemişlerdi. Siyaset seçkinlerinin buna itirazları yoktu. Ancak, seçmen desteğini kazanmak için devletin iktisadi olanaklarını himaye ağları aracığıyla topluma dağıtmayı istiyorlardı. Bu strateji sürdürülebilir değildi. İthal ikameci yatırımlar, dış girdi ihtiyacın azaltmıyor, cinsini değiştiriyordu. Buna karşılık, sanayi yatırımları ihraç edilebilir ürünlere dönük olmadığından, ihracat artmıyor, dış açıklar artıyor, döviz yetmezliği borçlanma ile karşılanıyordu. Böylece ortaya bir kısır döngü çıktı. Bir dönem ekonomi genişliyor, bu gelişme kısmen borçlanma ile finanse edildiğinden, bir noktada borçların ödenmesi zorlaşıyor, o zaman borç bulunamıyor ve ekonomi bunalıma sürükleniyordu.  Ardında IMF, istikrar programları, kemer sıkmalar, Türkiye’ye para bulma konsorsiyumları geliyor. İşler düzelince, bozulma tekrar başlıyordu.

 

İthal ikameci politikanın sonu 1973 petrol krizi ile başladı. İthal ikamesi döneminde güçlenen sanayiciler bu politikanın artık sürdürülebilir olmadığını gördüler. 1979’da girilen büyük döviz sıkıntısın ardında 24Ocak 1980 kararları geldi, Türk ekonomisi dünya ekonomisi ile bütünleşme sürecine girdi ve hızla gelişmeye başladı. Ekonomi geliştikçe toplumda refah sorunları güvenlik değerinin önüne geçti. Sivil toplum da güçlenmeye başladı. Bürokrasi de emredici konumundan kopmaya ve hizmet verici bir yaklaşıma yönelmeye başladı. Bu gelişmeler uluslar arası ortamdaki gelişmelerle de desteklendi. Varşova Paktı’nın çökmesi, ardından Sovyetlerin dağılması, güvenlik sorunlarının görece önemini azalttı. Refah maksimizasyonunu ön plana alan genel yaklaşım ya da paradigma siyasete egemen olmaya başladı. Fakat bir yandan da güvenlik maksimizasyonu paradigması altında şekillenmiş kurumlar ve anlayışlar da varlıklarını sürdürüyorlardı.

 

Bugün Türk demokrasisi üç ciddi sorunla karşı karşıya. İlk sorun,  siyasette asimetrik rekabet diyebileceğimiz tuhaf bir durumla karşı karşıyayız. İktidarlar genelde refahı ön plana çıkaran pragmatik politikaları savunuyor ve uyguluyorlar, muhalefet ise güvenlikçi, ideolojik boyutu ağır basan eleştiriler yapıyor ve etkisiz kalıyor. Ancak, iktidar adayı olduğu düşünülen bir muhalefet yok.  Bu durumda muhalefetin iktidarı etkileme ve denetleme gücü zayıf kalıyor. İktidara gelmesi çok uzak olan muhalefetli bir demokrasi sağlam bir demokrasi değildir.

 

İkinci olarak, cumhuriyetin korunması için inşa edilen kurumlar, bu görevin demokrasi koşulları altında nasıl yürütüleceği hususuna uyumu gerçekleştirmekte başarısız kaldılar. Ana muhalefet seçimle gelmekte zorlandıkça, muhalefetini bu kurumlar aracılığıyla da yürütmek istedi, onlara taşımakta zorlandıkları siyasi işlevler yükledi. İktidarlar ise bu kurumları etkisizleştirme ve kendi denetimleri altına alma gayretlerinde giderek başarılı oluyor. Demokrasimiz açısında kötü sonuç ise, iktidarın gücünü denetleyici ve dengeleyici kurumların etkisizleşmesi. Acaba denetim ve denge kurumları zayıflayan bir demokrasi varlığını koruyabilir mi, daha iyi bir demokrasi olmak yönünde ilerleyebilir mi?

 

Son sorunumuz daha kapsamlı. Demokratik değerler toplumumuzda yeterince yerleşmiş değil. İktidarlar, çoğunluk egemenliğini tabii görüyor, oyların en çoğunu alanların iktidarının sınırlanmayacağını düşünüyorlar. Seçmen bunu yadırgamıyor. Devlet çıkarının sınırsızlığı yöneticilerde yerleşik bir fikir. Bireyin devlete karşı korunmuş haklarına inanç ve buna bağlı yasal düzenlemeler ve yönetim anlayışları zayıf. Daha genel olarak, toplum da bireyin kendisine ait genişçe bir özgürlük alanı olduğunu benimsemiş görünmüyor.

 

Evet! Demokrasi bir ülkeye kolay yerleşmiyor. Belki de Türkiye’de demokrasiye geçişin mücadelesiz gerçekleşmiş olması, demokrasinin zayıflığının da nedenlerinden biri. Ayrıca, demokrasinin sosyo-ekonomik temelleri zayıf. Toplumuzda yarışmaların iktisadi çıkar temeller üzerine oturmaya başlaması oldukça yeni bir olaydır. Refah maksimizasyonu paradigması yerleşmekte. İyimser olalım. Benim doğduğum Türkiye, yetiştiğim Türkiye bu kadar demokratik değildi. Bugün çok daha ileri bir durumdayız. Avrupa Birliği iler yakın ilişkilerin de buna olumlu katkısı olduğunu inkar edemeyiz.

 

Demokratik geleceğimize güvenle bakıyor ve hepinizi saygı ile selamlıyorum.

 

Sorular (s) ve Yanıtlarından (y) özetler:

s-Bir itiraz: 1) Demokrasi başlangıcı M.K.Atatürk  tarfindan yapıldı ...2) 27 mayıs 1960 gene bir demokratikleşme idi.... 3) Türkiyede bugün faşizme gidiliyor kaygısı var.

y-Demokrasiye ilk geçiş girişimi 1876 da başlatıldıysa da bir ay sonra meclisin kapatılasıyla son buldu.1960 askeri yönetimi özellikle Demokrat Partinin yasaları zedeliyen adımları karşısında oluştu ve yeni Yasalar Universite uzmanlarının da katılımıyla hazırlattırıldı.

Ancak askeri darbe geniş kitlelerin memnuniyetsizligine de sebep oldu. Bugün böyle bir davranış sadece maliyetini karşılıyamamak yönünden bile çok uzak bir ihtimaldir.

Ancak Türkiye’de bugün demokrasinin gelişmesini önleyecek bir gelişme vardır..

Bunu önlemenin çaresi, seçmenin çözümü devletinden beklemeyip kendisinin seçmenlik görevini gerektiği şekilde yapmasında bulunmaktadır.

 

s-Yargı gücü zayıf neden bu kadar basın mensubu hapiste?

 

y-Böyle bir eksikliğimiz var. AB de kritik yapıyor. Toplumsal bir eksiğimiz de Islam olmıyana, kritik yapanlara  karşı hoşgörüsüzlük.

Birey görevlerini yerine getirmezse demokrasi kurulamaz. Ülkemizde Demokrasiye geçişin kansız oluşu da bireyin demokrasinin değerini hafiften alıp sahip çıkmamasına neden olmakta.

 

s-Osmanlılığa doğru bir eksen kayması var, buna karşı bilim adamları halkı niye aydınlatmazlar?

 

y-Aydınların toplumu doğruya götürmek sorumluluğu var.Çözümler anlaşılabilir bağlaştırma kurmak şeklinde olmalıdır. Akademisyenler durum analizi yaparken siyasetçi olmamalı. Bir bilimci için en kötü algılanma siyasetçi sayılmasıdır.

 

Türkiye ilk defa 1960 dan sonra ABD Başkanı Johnson’un Kıbrıs mesajı üzerine Arap dünyasına gözünü çevirdi.1980 den sonra da ekonomik bağlar kurulma arayışları başladı. Daha sonraları da Varsova paktı üyeleriyle ticari ilişkiler geliştirildi.

Dışişleri Bakanı Davutoğlu yeni Osmanlılık fikrinin sempatik karşılanmıyacağının farkındadır.

 

s-Neden Kozmik odaya girilirken kimse ses çıkarmıyor da Kanuni Süleyman için bilinen tarihi gerçeklerin açıklanması büyük reaksiyona sebep oluyor?

 

y-“Bu konu siyasidir, yanıt veremiyorum.”

 

s-Dinin Güvenlik -ve Refah – pradigmasında rolü nedir?

 

y-Din özel bir değişken. Bir ara UNO da Huntington’un Medeniyetler Diyaloğuna el attı.

Türk ve Ispanyol Başbakanları iki din arası yaklaşımı desteklemeyi öngören konuşma yayınladılar. Bundan sonra artık bir ihtilaf varmış gibi konuşulmamalı.

 

Türkiye dünyanın -4 isim hariç- her ülkesine ihracat yaptı. Bunun içinde teknik yardım bile var, yani her yere ulaşmaya çalışılıyor.

Dış politikaya gelince karşılıklı birtakım verilen sözlerin tutulamaması, başarılı olmaktan uzak tutuyor bizi. Dış politikada iletişim kurabilmek ve kabul edilebilir olmak zorundasınız.



Konferansla ilgili dinleyici özetlemesi: Mak.Y. Müh. U. Kabartaş/ 16.01.2011,  Hotel Marriott,  Frankfurt/M
Joomla templates by a4joomla