Tarih ve yer: 14.03.2010,  Hotel Marriott,  Frankfurt/M

Konferans Konusu:‘Hangi Dünya Düzeni

1- Program Sunuşu: Dr.Serpil Şen HE-ADD Yönetim Kurulu
2- ADD-Adına Konuşma: Y.Müh. Mahmut Telli HE-ADD Ffm Başkanı
3- Konuşmacı: Banu Avar  Araştırmacı Gazeteci ve Yazar

1.-Konuşma şehitlerimiz, ve M.K.Atatürk adına yapılan saygı duruşu ile açıldı.

2-ADD-Adına açış konuşması: Y.Müh. Mahmut Telli HE-ADD Ffm Başkanı

“Değerli konuşmacımız Sayın Banu Avar, değerli dernek başkanları, değerli medya mensupları, değerli konuklar, değerli Atatürkçüler ve sevgili gençler;  hepinizi saygı ile selamlıyorum......”

Genel bir tarihsel yakıştırma yapacak olursak, bugünün dünyasının arzettiği manzaranın Birinci Dünya Savaşı öncesi koşullarla İkinci Dünya Savaşı öncesi koşulların patlayıcı bir kısmını sunduğunu söyleyebiliriz.  Ancak günümüz dünyasındaki gelişmeleri doğru okuyabilmek için bu karışımın hangi bileşkelerden oluştuğunu iyi anlamak gerekir.  Bunun için de konunun, esas olarak 20’inci yüzyılın tarihinde yatan temellerini, kavramak gerekir.

Kapitalizm tarihine baktığımızda büyük kapitalist güçler arasında barışçıl istikrar dönemlerinin ancak bu güçler arasında belirgin bir biçimde hegemonik bir güç varsa mümkün olabileceğini görürüz.  Örneğin 1870 Fransa Prusya savaşından 1914’te başlayan Birinci Dünya Savaşına kadar geçen 45 yıldaki barış süresinde bu güç Britanya idi. O yıllarda Britanya üzerinde güneş batmayan bir dünya imparatorluğu kurmuştu. 

Ancak zamanla bu hegamonya sarsıldı ve karşısına endüstriyel temelleri ondan daha güçlü, yeni ve gürbüz emperyalist rakipler çıktı: ABD ve Almanya.  Bu güçler içinde özellikle Almanya’nın, sahip olduğu ekonomik gücün ölçeğine nazaran, dünya kaynakları üzerindeki kontrolü son derece sınırlıydı.  Pastadan alınan payın, ekonomik güçle orantılı olmamamsından doğan bu çelişki dünya çapında bir paylaşım savaşına yol açtı. Kapitalizmde kural, payın güçle orantılı olmasıdır. Eşitsiz gelişme yasasının sonucu olarak orantı bozulduğunda yeniden paylaşım gündeme gelir.

Birinci Dünya Savaşı, ya da birinci paylaşım savaşı tüm vahşetine ve yıkıcılığına rağmen uygun orantıların kurulmasını sağlamadı.  Britanya savaşın galibi olmasına rağmen hegemonyasını kaybetti. Savaşın başlıca sebebi olan Almanya’nın yakıcı çelişkisi,  Fransa ve Britanya’nın hudutsuz aç gözlülüğü nedeniyle daha da vahim hale geldi.  Öte yandan ABD henüz boşluğu dolduramıyordu. Sorun çözülmemişti.  Almanya ve İtalya’da faşizm iktidara yükseldi.  Yeni bir paylaşım savaşının tüm koşulları mevcuttu.  Nitekim ikinci paylaşım savaşı 1939 da patlak verdi.  55 Milyon insanın hayatına malolan ve 6 yıl süren bu kanlı savaşın ardından kapitalist dünya sistemi bir dengeye kavuştu. 

Bu kanlı savaşın galibi  ABD oldu. ABD’nin ezici üstünlüğünü anlamak için bir kaç çarpıcı veriye bakmak yeter.  Savaşın sona erdiği 1945 yılında dünya üretiminin yarısından fazlası (%57) ve toplam imal edilmiş mal ihracının da %22’si ABD tarafında gerçekleştiriliyordu.  Ayrıca dünya altın rezervlerinin %80’ninden fazlası da ABD’nin elindeydi. Nitekim ABD bu gücünü kullanarak tüm diğer ülke paralarının altın karşısında sabit bir orana, altının da belirli bir sabit miktarla dolara bağlanmasını sağladı ve böylece doları bir dünya parası haline getirdi.  Savaşın bitimiyle başlayan dönemde ABD güçlü ekonomisinin bir sonucu olarak büyük ticaret fazlaları vermeye başladı.  Bu muazzam ekonomik üstünlüğüne dayanan ABD, kaçınılmaz olarak kapitalist dünyanın geri kalanı üzerinde siyasal ve askeri hegemonyasını kurdu.  ABD Avrupa devletleri ile bir takım askeri ittifak anlaşmaları yaptı.  Bunların en önemlisi 1949’da kurulan NATO idi.  Bu siyasi ve askeri hegemonyanın kurulmasında çok önemli bir faktör de, ABD’nin yanı sıra SSCB’nin de bir süpergüç kimliğiyle yükselmesi olmuştur.  Böylece iki süper güç arasında soğuk savaş da başlamış oldu.   Bu soğuk savaşta dünya, temelde iki ayrı düzeni temsil eden bu iki gücün nüfuz alanlarına bölünmüş oldu.  Bu arada ABD, Marshall planı olarak anılan muazzam ekonomik kalkındırma planıyla Avrupayı ayağa kaldırdı.  Ayrıca benzer bir programla Japonya’yı da destekledi.  Bütün bunlar dünya ekonomisinin bir yükseliş sürecine girmesine neden oldu.  Dünya ekonomisi bu kalkınmayla ikinci Dünya Savaşı sonrasından 1970’li yılların ortasına kadar süren, tarihte eşi görülmemiş bir ekonomik patlama yaşadı.

Soğuk savaş dönemi olarak anılan bu düzenin temeli iki direkten oluşuyordu.  Birincisi genel ekonomik yükseliş, ikincisi SSCB’nin varlığı. Başka bir şekilde söyleyecek olursak bu, bir ucunda SSCB’nin oturduğu, diğer ucunda da ABD’nin oturduğu ve genel ekonomik yükseliş konjonktürünün sağladığı destek noktası üzerinde yükselen bir tahtrevalliydi.  Bu tahtrevalli bir denge unsuruydu.  Ama denge sonsuza kadar böyle gitmezdi. Nitekim öyle de oldu ve tahtrevallinin destek noktası sarsıntı geçirmeye başladı.  ABD’nin desteğiyle ayağa kalkan Almanya ve Japonya bu süreçte ABD’den daha hızlı ve dinamik bir biçimde gelişti.  ABD’nin dünya üretimindeki payı sürekli olarak azaldı.  İthalat ihracat dengesi de bozuldu ve tersine döndü.  Askeri paktlar dağıldı.  ABD için hayati önem taşıyan Ortadoğuda onun en temel payandası olan İran, Humeynin iktidara gelmesiyle ile elden çıktı.  Ardından Afganistan’da Stalinist subayların iktidarı ele geçirmeleri ve bir süre sonra da Sovyetlerin Afganistan’ı işgali; Nikaraguadaki başarısızlıklar. Bunlar ABD’nin çok yönlü bir gerileme yaşadığının göstergesiydi. Bu olanlar tahtrevallinin destek noktasının sarsıntı geçirdiğini gösteriyordu. Bir süre sonra da SSCB tahtrevallinin ucundan düştü.  Böylece istikrar tarihe karıştı; tahtrevallinin üzerinde dizilmiş olan irili ufaklı güçler ve siyaset dengeleri uçuruma yuvarlanmaya başladılar. 

70’li yıllar, baştan sona eski bir düzenden yeni bir düzene geçişte önemli bir tarihsel geçiş sürecini temsil ediyordu. Ancak tarihsel önemdeki bu dönüşümler eski dünya düzeninin çöküşünün bir yönünü temsil ediyordu.  SSCB’nin varlığında ifadesini bulan politik ve askeri soğuk savaş dengesi henüz yerinde duruyordu.  Ne var ki, ikinci bir on yılın ardından, 90 dönemecinde Sovyet imparatorluğunun çökmesiyle birlikte ikinci ve nihai kırılma yaşandı; böylece eski dünya düzeninin temelleri tümüyle yerle bir oldu.

Buraya kadar olanlar işin bir yönüdür.  Madalyonun diğer yüzünde ise gerçekten de kapitalizmin bir zaferi söz konusudur.  Bu zaferle, eskiden bürokratik despotik sömürünün pençesinde kıvranan kitleler şimdi kapitalist ahtapotun kollarına düşüyordu.  Bu durum, yeni bir emperyalist rekabet selinin dünyayı sarmasını getirdi.  Almanya ve Japonya, Amerikan vesayetinden kurtulmanın gerçek koşullarının oluşmasını sevinçle karşıladı.  Bu yeni rekabet evresinde en atak davranan ve en büyük başarıyı sağlayan devlet de Almanya olmuştur. 

Yine madalyonun bu yüzünde ABD açısından da doğan yeni fırsatlar bulunmaktadır.  ABD yeni doğan konjonktürde kendisini avantajlı duruma getiren askeri ve politik üstünlüğünü kullanmakta tereddüt etmedi.  1991’de Irak’a saldırdığı körfez savaşı bunu ortaya koyan bir güç gösterisiydi.  ABD kendi saldırı bahanesini  oluşturmak için, Saddam’ın küveyt’i işgal etmesine yeşil ışık yakarak onu göstere göstere tuzağa düşürmüştür.  Aksi tadirde Saddam’ın böyle bir maceraya gireceğini düşünmek onun hakkında medyanın yarattığı yarı-deli imajına kanmak olur.   ABD hem Saddam’ın bu niyetinden haberdardı hem de bunu önlemek için gerekli araçlara sahipti.  Sorun ABD’nin esas olarak emperyalist rakiplerine gözdağı vermek için fırsat kollamasıydı.  ABD birliklerinin körfeze yığınak yapmayı sürdürdüğü günlerde, Başkan baba Bush, kongrede yaptığı konuşmada, doğan krizin ’vahim olmakla birlikte yeni dünya düzenine doğru ilerlemek için ender bir fırsat olduğunu’ dile getiriyordu.  Körfez savaşıyla açılan bu müdahaleler dizisi daha sonra Somali, Bosna, Kosova,  Afganistan ve Irak’a kadar uzandı. 

1990 dönemeciyle birlikte, 70’li yıllardaki ilk kırılmadan sonra başlamış olan neo liberal etiketli gericilik dalgası şaha kalktı.  Özelleştirmeler, iflas ve tasfiyeler, şirket küçülmeleri ve birleşmeleriyle dayatılan işsizlik katlanarak arttı.  İşi olanlar için de çalişma saatleri arttı, çalışma koşulları ağırlaştı, esnek çalışma, taşeronlaşma gibi uygulamalar hızla yoğunlaştı; sosyal hak ve güvenceler gerilemeye başladı.  Aynı olgu kaçınılmaz olarak sendikal kazanımlarda da görüldü.  Sendikaların sağa kayışları hız kazandı.  Bununla yakından ilişkili olarak, politik yelpazenin ağırlık merkezi bir bütün olarak sağa kaydı.  Bu neo-liberal etiketli gericilik dalgasının, dünyanın geri kalanı üzerindeki etkileri daha da vahimleşti.  Doğu Avrupa ve eski sovyet cumhuriyetlerinde diktatörlüğün yıkılışının ardından, buralarda çalışan yığınlar inanılmaz bir yıkıma sürüklendi.  İşsizlik, yoksulluk, sefalet, açlık, tüm bildik acı toplumsal sonuçlarıyla birlikte bu ülkeleri kasıp kavurdu.  Yüksek öğrenim görmüş, hatta bir kaç diplomalı, son derece kalifiye kadın işçilerin Türkiye’ye gelip hizmetçilik, fahişelik yapmak zorunda kaldıklarını hatırlamak yıkımın boyutları hakkında bir fikir verir sanırım.

Sol eğilimli akımların yozlaşarak iflas etmeleri, çok geniş bir coğrafyada fanatik İslamcılığın, doğan boşluktan beslenmesini sağladı.  ABD, bu akımı komünizmle mücadele uğruna uzun yıllar boyunca besleyip  örgütlemiş ve bugünkü etine buduna kavuşması için onu her bakımdan donatmıştı.  Kısa sürede gelişip serpilen bu gerici akım yakın zamana kadar Türkiye dahil bir çok ülkede en güçlü politik akım durumuna geldi.  İran ve Afganistan gibi ülkelerde iktidara gelmeyi başaran ve uluslararası ölçüde yaygınlaşan bu akım, emperyalist sömürü ve aşağılamanın dünya halklarında yarattığı öfkenin bulduğu, bir çıkış kanalı oldu. 

Bugünün dünyasını belirleyen tüm temel olgu ve eğilimleri şöyle özetlemek mümkündür: Tüm dünyayı saran çok boyutlu ve derin bir kriz.  Bu krizin en belirleyici iki öğesi, kapitalist dünya ekonomisinin krizi ve emperyalist hiyerarşide buna eşlik eden hegemonya krizidir. Kapitalist dünya ekonomisinin İkinci Dünya Savaşı sonrası içine girdiği uzun yükseliş dönemi 70’li yılların ilk yarısında sona ermişti.  Bu uzun yükseliş döneminde krizler daha hafif geçerken, sonrasında daha ağır ve sancılı geçmeye başladı.  Krizin diğer temel boyutu hegemonya krizidir.  Bir zamanlar britanya ve ABD’nin olduğu gibi, her yönüyle hegemonik bir güç, şu anda mevcut değil.  Emperyalist hiyerarşi sarsılmış durumdadır.  Güç dengeleri gerçek oranları yansıtmamakta ve bu orantısızlık krizin de şiddetlendirmesiyle emperyalistler arası çelişkileri İkinci Dünya Harbinin bitiminden bu yana görülmemiş ölçüde kızıştırmaktadır.  Dünyanın yeniden paylaşımı gündeme gelebilmektedir... 

Bu durumda üç ana güç ABD, Almanya ve Japonyadır.  Bunlar özellikle en güçlülerdir ve her biri kendi çevrelerinde ekonomik bloklar oluşturmaya çalışmaktadır.  Bu emperyalist odaklardan oluşan üçgenin yanısıra oyun sahasında yer alan iki büyük oyuncu daha bulunmaktadır.  Rusya ve Çin.  Rusya ve Çin’in dışında geriye bölgesel çaplı güçler kalıyor. Bu güçler Hindistan, İran, Türkiye, Brezilya, Avustralya gibi ülkelerdir.  Bu güçler değişik derecelerde bağımsız hareket yeteneğine sahip olsalar da , temelde büyük güçlerin taşeronu durumundadır.  Ne var ki büyük emperyalist güçler bu tür bölgesel güçler olmaksızın iş göremeyeceğinden, bunlara her zaman ihtiyaç duyulur.

İşte günümüz dünyası bu karmaşık denklem uyarınca büyük güçler arasında  bir iskambil destesi gibi karılmaktadır.  Kapışmanın temel biçimi nüfuz alanları elde etme mücadelesidir.  Dünyanın her bölgesi bu kapışmanın güncel konusu durumundadır.  Kapışmanın sıcak bölgeleri olarak Ortadoğu ve Kuzey Afrika, Hazar havzası ve Orta asya, Kafkaslar, Balkanlar, Güney ve Güneydoğu Asya öne çıkmaktadır. 

En sorunlu ve çatışmalı bölge, dünya petrol rezervlerinin %66’sının üzerinde oturan Ortadoğu’dur.  Filistin sorununun tüm bölgeyi sarma ihtimali giderek artan bir yangına dönüşmesi,   Kürt sorunun tüm çözümsüzlüğüyle olduğu yerde duruyor olması, Irak’ın işgal sonrası durumu,  Suudi Arabistan dahil tüm Arap rejimlerinin istikrarsızlaşması, İran’ın içine girdiği sancılı dönüm süreci, bölgeyi tam bir saatli bomba haline getiren unsurların sadece bazılarıdır.  

Tüm bu kapışma sürecinin en güçlü oyuncusu hala ABD emperyalizmidir.  Ancak gücü hegemonya oluşturmaya yetecek ölçüde değildir.  Ne var ki ABD’nin yerini alacak bir güç de ortaya çıkmış değildir.  İçine girdiğimiz yeni dönem, kapitalizmin eşitsiz gelişme yasasının nasıl yürürlükte olduğunu bir kez daha göstermektedir.  İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra kapitalist dünyanın en büyük gücü olan ABD, uzunca bir süredir rakipleri karşısında güç kaybetmekteydi.  Tarihte bir çok kez görüldüğü gibi, dünyaya egemen olan en büyük güç, bir müddet sonra düşüş eğilimine geçiyor ve ayaklarının altındaki altındaki toprağın kaydığına tanık oluyor.  ABD de bir geçiş döneminin ardından, İkinci Dünya Savaşı sonrasında dünyanın egemen gücü olarak yükseldi ve bir süre sonra düşüş eğilimine girdi.  Ancak yeni dünya düzeni hala oluşmadı. 

11 Eylül saldırıları, bu yolda büyük bir mertebe sıçraması ve kesin bir dönüm noktası olmuştur.  Aslında yeni dünya düzeni baba Bush tarafından ilan edilirken,   bir on yıl sonra ‘teröre karşı uzun savaşın’ yavru Bush tarafından ilan edilmesi bile, o günlerle bugünler arasındaki sürekliliğin bir ifadesidir. 

Toparlayacak olursak, dünya çapında çelişkilerle yüklü, büyük toplumsal ve uluslararası çalkantılar, savaşlar, iç savaşlar ve devrimlerle karakterize olacak yeni bir döneme girmiş bulunuyoruz.  Dünya bir bütün olarak, bir savaş öncesini andıran sinyaller vermektedir.  Tarihte bütün büyük sorunlar savaşla çözülmüştür.  Bütün egemen sınıflar, temel çıkarları hayati bir tehditle karşı karşıya kaldığında, kağıt üzerindeki anlaşmalara, müzakerelere değil savaşa başvurmuşlardır.  Savaş genel olarak çelişkilerin bir dışavurmasıdır.   

Değerli konuklar,

Ben size eski ve yeni dünya düzeni hakkında özet bir bilgi vermeye çalıştım.  Esas olan bugünkü konuşmacımızın ‘hangi dünya düzeni’ başlıklı kitabı ve bu konudaki değerlendirmeleridir.  O nedenle ben burada konuşmamı bitiriyor ve sözü Sayın Banu Avar’a devrediyorum.

3.1 Konuşmacının özgeçmişi: Dr.Serpil Şen HE-ADD Yönetim Kurulu

Banu Avar 1955`te Eskisehir`de doğdu.Gazetecilik hayatına Süreç dergisinde başladı.

Londra City University televizyon bölümünde üst lisans yapan ve BBC TV Belgesel kurslarını bitiren Banu Avar BBC Türkçe bölümünde yapımcı ve sunucu olarak çalışmış, TRT’nin Londra muhabirliğini üstlenmiş ve Günaydın, Vatan, Dünya, Politika gibi gazetelerde muhabir olarak çalışmış ve birçok dizi yazıya imza atmıştır.

TRT ve diger özel televizyon kanallarinda yapımcılığını, yönetmenliğini ve sunuculuğunu kendisinin üstlendiği programları yayınlanmıştır.

Bugüne kadar Balkanlar, Kafkasya, OrtaDoğu Orta Asya, Çin, Hindistan, Güney Amerika’ ve Avrupa’dan dosyalarla ekrana gelen „Sınırlar Arasında“ isimli programi TRT ekranlarında dört sene boyunca yayınlamış ve oldukça ilgi çekmiştir. Banu Avar, 2004-2008 yılları arasında 40 kurumdan çeşitli ödüller ve plaketler almıştır.

32. Gün programının ilk yıllarında programın Londra muhabirliğini yapmış ve Kıbrıs belgeseli, Demirkırat gibi belgesellerde yapımcı/ araştırmacı olarak görev almıştır.
BBC ve Discovery Channel belgesellerinin künyesinde Türkiye prodüktörü olarak yeralmıştır.

Denizciler, Bir Zamanlar Kıbrıs’ta, Artık BİZ DE varız!, Devlerin Savaş Alanı Afganistan, Türkiye Sevdalıları gibi belgesellerden OHRİ, GÜZEL OHRİ Makedonca’ya çevrilmiş ve Makedon Ulusal TV Kanalında 13 kez gösterime girmiştir; Rıza oğlu Haydar ALİYEV belgeseli ise Azerbaycan Devlet Kanalında defalarca gösterime girmiştir.

 

Sınırlar Arasında, Avrasyalı Olmak, Hangi Avrupa ve 'BÖL VE YUT!' konuğumuzun kitaplarından bazılarıdır.


2009 şubat ayından itibaren de AVRASYA TV yani ART´ de DÜNYA DÜZENİ adlı haber programini sürdürmektedir. 

3.2. Konferans’dan özetler: Konuşmacı: Banu Avar  Araştırmacı Gazeteci ve Yazar

Hepinize selamlar, sevgiler.... “en kalbi hislerimle” dersem T.Erdoğan deyimiyle söylemiş olurum!

Christoph Kolumbus 1492 Amerika kıtasını keşfinden sonra ellerinde mızraktan başka hiçbir savunma silahı olmıyan Kızılderililer devamlı katledildi ve bu olaylar 1800 lere kadar sürdü. Sırf eylence olsun diye yerlilerin ellerinin ayaklarının kesildiğini, bebeklerin uzak atma yarışında top gibi kullanıldıklarını yazan tarih kitapları mevcuttur. Ancak hiçbir batılı toplum bugüne kadar Kızılderililer’den özür dilememiştir.

Tarih batılının sayısız vahşet örnekleriyle dolu. Batılıyı gerçek anlamda medeni olarak isimlendirmek yanlıştır,  batı vahşidir dersek batılının özelliğini en doğru şekilde söylemiş oluruz. Batılı konuşmacıları dinlediğinizde izlersiniz, hiçbiri kendi devlet politikasını ezmez, sizi etkilemeye çalışır. 

Türkiye’de aktivitelerini serbestçe sürdüren birçok Vakıf vardır: Özellikle Alman Vakıflarından Konrad Adenauer,  Friedrich Ebert, ve Yeşillerin vakıfları.. hepsi ve Prof.Dr. Udo Steinbach  Cumhuriyetimizin, Türklerin düşmanı pozisyonundadırlar (inanmıyanlar için yeterli sayıda belgeler mevcuttur).

Türkiye ile karşılaştırırsanız batıda düzgün olmıyan pek çok şey bulursunuz. Ingiltere’de alkolizm hat safhada, Hollanda’da  cinayetlerin 50% si karı koca arasında. Sömürgecilik batıda bitmemiştir, gene geçerlidir. 

Batının ödülleri vardır. Bunlardan Nobel Ödülü  her zaman şerefli olmıyan bir ödüldür, zira ödül alanlar içinde küresel sermayeye en çok yalakalık edenler de bulunur. Orhan Pamuk’da öyle ödül almıştı, onun kitabını sonuna kadar okuyan yok gibidir,  sorunuz;  hep aynı yanıtı alacaksınız  ” -henüz bitiremedim!”.

Batınin ödüllerine karşılık Türkiye’de çok sayıda kendi ulusunu “batılı gözlüğü” ile görenler var. Bu konuda Yavuz Baydar’ın  -Stockholm Üniversitesi Bilgi İşlem Fakültesi'nde Sibernetik ve Enformatik mezunudur.- kitabını öneririm.

Ben 50 yaşıma geldiğim sırada kariyerimin en yüksek noktasında iken,  TV de programlarım milyonlarca seyirci tarafından ilgiyle izlenirken Televizyondaki işimden atıldım. Yıl 2006 idi. 10000 den fazla mail (Yeni Çağ Gazetesi bildirisi) tekrar işe alınmam için gelmiş.

2007 de seçim vardı, benim negatif etkimden çekinenler beni tekrar işe aldılar ve seçime kadar  tuttular. 2007 de seçim AKP yi tekrar iktidara getirince işime yeniden son verildi.

 Banu Avar atılma sebebini  arştırdığında sebep olanın Isveç Büyükelçisi Christoffer olduğunu öğrenir. Zira Banu Avar Isveç’de (Stokholm Universitesi kayıtlarından) 1980 lere kadar Isveç’de yaşıyan Lapplandliların üremelerini önleme önlemleri arasında yumurtalıklarının bağlandığını okumuş ve bunu televizyonda anlatmıştır. Daha sonraki araştırmalarında Isveç’den başka USA, Israel, Gürcistan Elcilerinin de olayda rol oynadıkları belirlenir.

Batıda vahşet ararsanız yoğun miktarda bulursunuz, Libya’da Italyan’ların kuyulara zehir atması, Cezayir’deki Fransız Mezalimleri vs. vs. 

Afganlı bir kadının  mektubundan parçalar: -“öldürün bu köpekleri, hepimiz onların piçini taşıyoruz, onları da bizi de öldürün..” yazılı.Mektupda  suçlandırılanlar USA askerleridir, onlar bizim ülkemiz topraklarından alarak  Ermeni, Bizans, Kürdistan kurmak istiyen “dostlarımızdır!”

Bugün bütün ülkemizde özgür Televizyon sahipleri, birçok yazar içeridedir”.Mustafa Balbay 5 martta 1 yıldır içeride, Makedonya’lı Teoman ülke dışına atıldı. Iktidar bütün medyaları eline geçirdi, TRT artık Amerikan çıkarlarına uygun yayın yapmakta.

Neden bu adamlar Türkiye Cumhuriyeti’ne bu kadar karşı?

Onlar oynanan bütün oyunları biliyorlar, fakat publik etmek işlerine gelmiyor. Türkiye’den Çin’e kadar olan geniş şerit içindeki topraklarda yakın gelecekte  batının ihtiyacı olacak bütün zenginlikler toplanmış. Türkiye adı geçen bölgede coğrafi konumu nedeniyle kilit noktasinda. Batı ekonomik krizi içinde kıvranırken bu kilidi kırılmak istiyor. USA bu yönde çalışırken onu Alman istihbaratı da besliyor.

Erbil’de (Afganistan) bar açtılar casusluk için, amerikan helikopterleri yalnız terorist aramıyor dağlardaki zengin zümrüt madenlerini de kayıtlarına alıyor.

11 eylül 2001 ikiz kuleler saldırısı olayları üzerinde “Uyan Amerika” Belgesel filminden bir aktarı: film yönetmeni olan Aaron Russo Rockefeller ailesinden Nicholasla yakın dosttur ve ondan telefonla 11 ay önce şu bilgiyi alır  “birçok yeni olaylar olacak, Afganistan’a gireceğiz, Hazar’dan boru hattı geçireceğiz, Irak’a gireceğiz ve petrola kavuşacağız....Oralarda bulamıyacağımız birilerini arıyacağız...”.Bütün bunlar için “terorla savaş” nedenini kullanacağız. Bir şeyi medyada çok tekrarlarsan herkez inanır”.

11 eylülden sonra olayların akışını biliyorsunuz. Bu arada teror korkusu, teror yasaları, faşizm baskıları legal şekilde yerleşti.

Türkiye’de küresel güçlere odaklananlar  aydınları susturuyor. Ele geçirilen medya halkı uyutuyor, uyumuyanlar baskı altına alınıyor, korkutuluyor.

Yeni dünya düzenini hedef alarak planlarını yürütenler bir Ingiliz gazeteciye göre bir piramit örgütleme sistemi kurmuşlardır; piramidin tepesindekiler seçtikleri hedefe doğru planları yapanlardır, piramidin altına doğru gidildikçe neyin hedeflendiğini veya hangi hedefe gidildiğini bilmiyenler artar. En aşağıdakiler ise yukarıdakilerin hedefine  hedefi bilemeden hizmet ederler, sonuçta çoğunluk tepedekinin isteğini yerine getirir.  Obama geldi, jurnalistler patronlarının izin verdiği kadar yazabildiler.

Urla’da 4000 ev yapıldı, uygulanması yakın plan NATO nun Napoli’den Izmir’e gelmesini ön görmüştür.

Herşey zıddını içinde taşır. Türkiye’de yönetenler “ekonomi çok iyi “ diyorlar. Yabancı işletmelere çıkan kar (kazanç) transferi 34 milyar $ dan son 25 yılda 50 milyar $ ulaştı. Son 7 yılda çok uluslu şirketler 34 milyar $ lik Türk Şirketi tapusunu ele geçirdiler. EU içinde stratejik endüstiri ve küçük esnaf nasyonal özel yasalarla korunmaktadır, Türkiye’nin maalesef bu korunma kalmamıştır. AKP geldikten sonra ülkemizin 100 den fazla tesisi satışa çıkarıldı. Telekom’un, THY nın 50% yakın kısmı, Şeker fabrikaları, Petrokimya tesisleri, Etibankın işlettiği bakır,divriği demir madeni, aluminium, krom maden tesisleri, limanlarımızdan Izmir, Çeşme, Ereğli, Dikili, Trabzon, Iskenderun limanları, aralarında hidroelektirik santralların da bulunduğu 56 üretim santralı satılığa çıkarıldı.  

Düşünün, bu santralları satın alan yabancı el örneğin “Tunceli’de az endüstri var, tüketim  az kar getiriyor” nedeniyle isterse bu santralı kapatabilecek ve o bölgeyi elektiriksiz bırakıp, o çevrenin insanlarının daha çok şeyhlerin otoritesi altına girmesini desteklemiş ve o yöreyi tamamen karanlığa gömmüş olabilecek.  Oto yolları, Köprüler vs. hepsi maliye bakanının satış listesinde. GAP için de ihaleler alınacak.

“1930 larda bütün Osmanlı borçlarını ödemiş kapitülasyonları kaldırmış olan bağımsız Türkiye nasıl ağır koşullara sokulmaktadır görüyorsunuz” diyor ve bu konuda daha geniş bilgi için Emin Değer’in “Oltada Balık Türkiye” kitabını öneriyor konuşmacı.

Batı gözlüğü ile halkımıza bakanlar örneğin ” hayvan gibi millet” diyebilirler. Christopher Simpson editörlüğünde 9 bilim adamı katkısıyla 1997 de hazırlanan Amerika’nın toplumları savaş sonrası yalan bilgi yayımlarıyla nasıl korkunun hakimiyetine aldığını belirliyen kitabta hedef ülkelerdeki yönetici ve eğiticilerin (Üniversiteler de dahil) Amerikan sempatizanı, Amerikaya itaatkar, birlikde çalışan bağımlı üniteler haline getirilmesi planları vardı. Amerika bu planlarını uygulamaya Türkiye’de ilk olarak Marshall planı ile 12 temmuz 1947 de başladı.

Simpson Türkiye’de aydın beyninin dönüştürülmesinin en önemli bir silah olduğunu belirtmiş ve Türkiye’yi batılı kalıpta itaatkar generasyon yetiştirilebilecek bir laboratuvar olarak nitelemişti. Amarikan çıkarları için geliştirilecek bu akımda  politika, ekonomi, ordu ve akademik alanlar kapsama alınacaktı. Tabiidir ki bu amaç türk ulusunun toplumsal bağlantılarını koparmayı da içeriyordu.

Rockefeller Başkan Eisenhoover’e “Türkiye asla sanayileşmemeli, Türk aydını ve halk arasına girilmeli, iktisadi yardım NATO’yu zayıflatır, sadece askeri yardım yapılmalı” tezini kabul ettirmişti.

Batı politika eksenine Cumhuriyet Türkiyesinde ilk yaklaşımı Tanzimat kafalı bir düşünce ile 1939 da Ismet Inönü Ingiliz ve Fransız’larla bir üçlü anlaşma yaparak gerçekleştirdi.

Süleyman Demirel zamanında USA dan dışişleri Bakanı Çağlayangil üzerinden haşhaş ekimine engel olunması istendi, parasını ödeyelim dediler. Demirel müsaade etmedi “bizim o bitki ürünü ile anılan –Afyon- bir şehirimiz bile var” dedi. Büyükelçiye isteğin kabul edilemiyeceği bildirildi. O, “ öyle mi, iki ay sonra görürsünüz neler olacak” tehtidinde bulundu ve gerçekten tetiğe basıldı Kenan Evren’e darbe yaptırılarak hükümet düşürüldü.

Iskenderun’da bir Demir Çelik fabrikası vardı. Fabrika batının işine gelmiyecek şekilde Rus yardımı ile modernleştirildi ve üretimi arttırıldı.

Teoman bey Üsküplü’dür, konuşmacıya kalan Üsküb’ü gezdirir, Yugoslavya’nın çöküşünü izlerler birlikde. Orada yabancı ortaklıkları 1985 de başlamış. Sendikacılık iç savaş sendikacılığına dönüştürülmüş ve etnik ayrılım özellikle Koka Kola tarafından  desteklenmiştir.

Bütün boyun eğmiyen ülkelerde şema aynıdır, önce aydınların beyni yıkanır. Bunda bilhassa tanınmış vakıflar başroldedir, ona paralel özelleştirmeler gelir. Neticede komprador, sömürücü bir burjuvazi ürer ve kilit noktalarını alır. Böylece halkla aydının arasını açma planı başarıya ulaştırılır.

Türk insanı bugün Batı kültürü, tarikat, Beyrut’lu gibi eylenebilmek seçeneklerine sahiptir. Yapması gereken ise kendi kültüründe sentez yapabilmektir.

M.K.Atatürk “hangi Istiklal vardır ki yabancıların desteği ile yükselebilmiştir” demişti, unutmıyalım.

Sualler ve yanıtlardan özetler:

*Prof.Dr.Udo Steinbach (Studium Islamkunde Freiburg 1965-70)  “Türk ulusu yoktur, M.K.Atatürk sevgisi olmamalı, Ordusu olmamalı” tezlerini savunan insandır. Bu düşünceler büyük oyunun parçalarıdır.

Derin devlet neyi planlamışsa az eğitimli halk onu konuşur.Dış basında Türkiye iç politikası üzerinde yazı bulamazsınız, zira mesela USA da bir gazeteci bunu denemiş olsa kendisini bir binanın 57 ci katından aşağıya düşürttürler.

*Dinleyici önerisi: Biz bir çıkış yolu projesi üzerinde çalışmalıyız.

*M.K.Atatürk “Burasi esirler ülkesi değildir” demişti. Tekel Işçileri hakları işçin mücadele veriyorlar. Onlara biraraya gelmeyi korkutarak önlemek, sindirmek politikasi uygulanıyor.

Banu Avar’a www.Banuavar.com  sitesi ile ulaşılıyor.

Türk intereselerini koruyan bir politika için şu koşulları aramak fikir vermeye yeterlidir: NATO’ya karşı mı?, Gümrük birliğıne karşı mı?, Türk Ulusu için ne planlıyor? örneğin fabrika kuruyor,üretim ve iş sahası açabiliyor mu?

*Türkiyeyi kimin koruyacağını düşnüyorsanız; ancak kendi ordusu koruyabilir. Aksi halde yukarıda mektubundan acı parçalar dinledigimiz Afganlı kadına benzer kadınlarımız. Cengiz Özakıncı’nin kitabını okuyunuz.

Konuşmacı Venezuella’ya da giderek ülkeyi yerinde izlemiş, bizim de en az Venezuella gibi bağımsız olmamız ilk koşuldur.

Konuşmacı Prof.Dr.Türkan Saylan’la zor randevu alarak konuşmuş, hatta ona onun avrupa fonlarından para almasını doğru bulmadığını dile getirmiş. (Bilinen Saylan kurumlarının okuma imkani olmıyan pek çok Türk kızına Atatürk ilkeleri yönünde eğitim sağlattığı yönünde.) 

“Eskişehir’de Şeker Fabrikası ile birlikte kurulmuş bir okul da vardı, ve orada işçi, mühendis çocukları beraber okudular. Orada Atatürk modeli okul sistemi vardı.

 “Ben bütün çocukların okumasını istiyorum, fakat Fethullah, Mason okullarında değil, Atatürk modeli okullarda.” diyor konuşmacı.

Can Dündar’a Atatürk’ün değerini, O’nu bilmiyenlerin gözünde düşürmek için çevirti-           len “filmin arkasında Kıbrıs’lı -Amerikalı Vamik Volkan bulunmaktadır.

”Türk Ordu’suna yapılan hücumlara karşı Baykal’ın söylediklerine katılıyorum” diyor       konuşmacı.

Ordusu olmıyan millet kadınlarından başlanarak temizlenir.  Türk Ordusu biz hepimiziz. Ondan kopamayız.

   

Konferansla ilgili dinleyici özetlemesi: Mak.Y. Müh. U. Kabartaş/ 14.03.2010

Joomla templates by a4joomla