Tarih ve yer: 24.10.2010,  Hotel Marriott,  Frankfurt/M

Konferans Konusu:‘Cumhuriyetin 87 ci yılında Türkiye’miz ve   Cumhuriyetin geleceği

1- Program Sunuşu: Dr.Serpil Şen HE-ADD Yönetim Kurulu
2- ADD-Adına Konuşma: Y.Müh. Mahmut Telli HE-ADD Ffm Başkanı
3- Konuşmacı: Doç.Dr. Ümit Kocasakal Galatasaray Üniversitesi öğretim-üyesi

1.-Konuşma şehitlerimiz, ve M.K.Atatürk adına yapılan saygı duruşu ile açıldı.

2-ADD-Adına açış konuşması: Y.Müh. Mahmut Telli HE-ADD Ffm Başkanı


GS Üniversitei öğretim üyesi Doçent  Dr. sayın Ümit Kocasakal, değerli dernek başkanları, değerli medya mensupları, değerli Atatürkçüler ve sevgili gençler; hepinizi saygı ile selamlıyorum. Hepiniz bu günkü Cumhuriyet konferansımıza hoş geldiniz.

Bu yıl Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşunun 87’inci yıldönümü.  Gelecek hafta Cumhuriyet Bayramımızı yurt içinde ve yurt dışında coşkulu bir şekilde kutlayacağız.  Ben şimdiden bayramımızı kutlamak istiyorum.  Cumhuriyet Bayramımız kutlu olsun.

Bizim, Hessen Eyaleti Atatürkçü Düşünce Derneğimizin de kuruluşunun 15’inci yıldönümü. Ben bugün size son 15 yılda neler yaptık, ülke olarak nereden nereye geldik ve nereye gidiyoruz gibi bazı özet değerlendirmelerde bulunacağım. Derneğimizi 15 Ekim 1995 tarinde 64 kurucu üye ile Frankfurt’ta kurduk.

Neden, ne inançla ve ne amaçla kurduk?

Ülkemizin gelişmiş ülkeler arasındaki yerini alabilmesi için demokratik ve laik toplum düzenine kavuşabilmesi, insan hak özgürlüklerinin gerçek anlamda uygulanabilmesi ve çağdaş bir çevreye sahip çıkılması inancı ile kurduk.

Türkiye Cumhuriyeti’nin bölünmez bütünlüğüne, bu sınırlar içinde yaşayan her insanın ırk, dil, din, mezhep ve renk ayırımı gözetmeksizin, vatandaşlık haklarından sonuna kadar yararlanabileceği çağdaş ve laik hukuk devletinin savunulması gerektiğine inandığımız için kurduk.

Merkezi Frankfurt’ta olan Hessen Eyaleti Atatürkçü Düşünce Derneğimizi, yarınlarımıza ve çocuklarımızın geleceğine, umutla ve güvenle bakabilmek isteyen demokrat, laik, çağdaş ve toplumsal sorumluluk bilincine sahip olan sizleri, Cumhuriyet’imizin temelini oluşturan, Atatürk ilke ve devrimlerinin kazanımları ile, tek bir vücut halinde geçmişimize olduğu gibi geleceğimize de sahip çıkmaya davet ederek kurduk.

Derneğimizi kurduğumuz 1995 Ekim’inde ülkemizde gelir dağılımı bozulmuş, işsizlik artmış ve eğitim sorunları büyümüştü. Atatürk devrimleri birer birer kenarından köşesinden aşındırılmaya başlamıştı. Son yıllarda iktidara gelen güçler, ister sivil, ister askeri kökenli olsunlar, kökten dinci ideolojilerin devlet denetiminde yaygınlaştırılmasından yanaolmuşlar ve devlet içinde bu ideolojinin ve kadrolarının etkin bir biçimde yerleştirilmesi için çaba harcamışlardı. Bu hareketin yaygınlık kazanması ile şeriata dayalı devlet talebi de gündeme gelmişti.

Kimileri şeriatı geri getirmek eylemlerine, kimileri de ülkemizi bölmek için terör yöntemlerine baş vurarak yurdumuzu siyasi, ekonomik ve sosyal bir iktidarsızlığın, bir kardeş kavgasının içine sürüklemek istemekteydi. 1995 te yurt içindeki durum, söylediğim gibi, çok vahimdi.

Yurt dışında ise, 23 Nisan’ı, 19 Mayıs’ı 29 Ekim’i karagün ilan eden kara sesler yükselmekteydi.  Ayrıca Türk’üm diyenlere karşı çıkan azınlık ırkçıları , Avrupa ülkeleri, Türkiye’yi sürekli kötüleyen ve her fırsatta, bölücü terör örgütünün isteği doğrultusunda, aleyhimizde propoganda yapan örgütler ve gözü dönmüş bölücüler vardı. 

Avrupa basını hemen hergün T.C. devletini ve halkını eleştirici ve incitici saldırgan yorum ve gerçek dışı haberlerle kendi kamu oylarını yanlı bir biçimde bilgilendirmekte ve Türk düşmanlığına itmekteydi. Batı, Türkiye’yi AB’ye tam üye yapmamak için uğraşmaktaydı.

İslam dünyasında da bazı ülkeler tarafından ihraç edilmek istenen iki siyaset vardı:

1. Suriye, Irak ve İran kaynaklı terör  siyaseti;

2. Para gücüyle ve terörle Türkiye’ye sokulmak istenen Suudi Arabistan ve İran kaynaklı şeriat siyaseti.  Bundan amaç, laik Türklerle şeriat yanlısı Türkler arasında savaş çıkartmaktı.  Görüyorsunuz yurt dışında da durum çok vahimdi.

Bu gerçekler karşısında ve T.C. yurttaşı olmanın bize verdiği görevler vardı. Demokrasiye ve hukukun üstünlüğüne inanmış, ülkesini, halkını gerçekten seven bizlere düşen görev meşru zeminde örgütlenerek, saldırılara karşı akılcı ve bilimsel yöntemlere başvurmaktı.  Bu örgütlenme, hem kendi içimizden çıkan bölücülere ve hem de Avrupa ülkelerinden gelen haksız saldırılara karşı tavır koymak açısından çok önemliydi. İşte bu amaçla, Büyük Türk Devrimini gerçekleştirmiş olan Atatürk’ü, onun düşüncelerini, ilkelerini ve devrimlerini konferanslarla, seminerlerle ve yayınlarla anlatmaya çalışmak ve gerçek Atatürkçülüğe katkıda bulunmak amacı ile Hessen Eyaleti Atatürkçü Düşünce Derneğimizi kurduk. 15 yıl önceki resim işte böyleydi değerli konuklar.

Sonra neler oldu? Siyasilerimizin siyasi beklentileri nedeniyle Atatürk ilke ve devrimleri aleyhine verdikleri tavizler sonucu, irtica büyük bir ivme kazandı. Bu bağlamda ulu önder Atatürk’ün ortaya koyduğu, çağdaş ve laik cumhuriyet tehdit altına girme temayülü gösterdi ve T.C.’nin temel nitelikleri yıpratılarak ülke ve millet sonu olmayan bir karanlığın içine çekilmeye çalışıldı. Özellikle 1996 ve 1997’li yıllarda, şeriat düzenine dayalı, radikal islami tehdit, laik T.C. ni yıkmaya yönelik faaliyetlerini artırmış, toplumun huzur ve güvenini sarsmış ve Türk ulusu ümmet kavramı içinde bölünmeye yüz tutmuştu. 

Kuruluşumuzdan sonraki ilk iki yıl içinde biz de boş durmadık. Çeşitli paneller düzenledik, konferanslarla, yarışmalarla, bayram kutlamalarıyla birlik ve beraberlik duygularımızı güçlendirdik, bütünleştik. Konferans salonlarımız doldu taştı. 19 Mayıs Bayram’larında gemilerimiz doldu taştı. Atatürk ilke ve devrimlerini çeşitli konferanslarla öğrendik. Anti laik ve takiyecı Refah Partisi’nden dolayı da laikliği iyice öğrendik. Öyle ki; ’Atatürk bizim için mevzuu bahis değildir’ diyen, ’Atatürk ve laiklikten söz edenlerin yüzüne tükürün’ diyen Refah Partili Kültür Bakanı İsmail Kahraman’la uzun uzun tartıştık.

Sonunda Atatürkçüler bütünleşerek hükümet oldu. Anti laik Refah Partisi de muhalefet oldu. Bizimkilere de bir rehavet çöktü. Konferanslarımıza da, eski katılımlara nazaran azalmalar oldu. Biz devamlı olarak uyarılarda bulunduk. Bunlar gitti ama daha büyük güçle dönerler, ülkeyi karanlığa çekerler dedik ama dinletemedik. Onlar boş durmadılar; camilere gittiler; yalanlarla dolanlarla halkımızın dini duygularıyla oynadılar, onları sokağa dökmeye çalıştılar. 1998 de Prof. Ergün Aybars konuğumuz oldu. Aybars konferansında, ‘En büyük tehlike irticadır diyordu. Daha o yıllarda Fetullah Gülen’in ne kadar tehlikeli olduğunu söylüyor ve  Fetullah Gülen’in okullarında Atatürk’e küfürler ediliyor diyordu. Kendi okullarında, kendi öğretmenleriyle kendine düşman yetiştiren tek ülke biziz diyordu Ergün Aybars.

21 Ekim 1999’da Cumhuriyetin yılmaz, yorulmaz savaşçısı Prof. Dr. Ahmet Taner Kışlalı yobazlar tarafından suikaste kurban gitti.. Kışlalı için yaptığımız konferansımızda Hikmet Çetinkaya konuştu ve Cumhuriyetin laik ve demokratik yapısını tehdit eden oluşumlara değindi. Dinci teröristlerin Türkiye için oluşturduğu tehditlerden sözetti.

Ekim 2000 de Emre Kongar ve Hikmet Çetinkaya konuğumuz oldu ve Çetinkaya,’Türkiye’de düşmanlar elele vermiş gidiyor’ dedi. Cumhuriyetin karşı karşıya kaldığı tehlikelerin başında irticai örgütlenmenin olduğunu vurguladı. Çeteler, tarikatçılar, banka soyguncuları, işkenceciler, Susurluk  failleri, Nuriş, Hizbullahçılar, Murat Demirel; Hizbullahtan İBDA’ya, PKK’dan diğer terror örgütlerine kadar hepsinin, elele vererek T. C. aleyhinde çalıştıklarını söyledi.

20 Ekim 2001’de yaptığımız Cumhuriyet Bayramı konferansımızda Prof. Dr. Mümtaz Soysal Türkiye’nin geldiği sıkıntılı dönemi yorumluyor ve 1923 - 1938 yılları arası  ile 1985 – 2001 yılları arasındaki dönemlere toplumsal coşku açısından bakılmasını öneriyordu. Cumhuriyetin ilk yıllarında insanların yüreğinde umut, heyecan ve coşku vardı.  Son yıllarda ise sadece umutsuzluk ve boşvermişlik var diyor ve Türk toplumun yeniden silkinip özgüvenini kazanmasını öngörüyordu. Diğer konuşmacı Oktay Ekşi ise sıkıntılı döneme rağmen Türkiye’nin iç dinamiklerle bu sıkıntıları aşacağını söylüyor ve Mustafa Kemal’in açtığı yolla Türkiye hedefine ulaşacaktır diyordu.

Cumhuriyetin 79’uncu yılını 26 Ekim 2002’de bütün sıkıntılara rağmen büyük bir coşkuyla kutladık. Defalarca Onuncu yıl marşımızı söyledik; bütün gece. Sonra kendi kendime düşündüm… Cumhuriyet’in kuruluşundan ogüne kadar 79 yıl geçmiş ve biz  onuncu yıl marşı gibi, gururlu bir heyecanla söyleyecek başka bir marş bulamamışız. NEDEN! Son 79 yılda şimdi de; son 87 yılda,  ilk on altın yıl gibi göğüs kabartıcı bir neden olmadığı için, o heyecanla, o coşkuyla söyleyecek bir marş yapamadık. Zaten o günlerde onuncu yıl marşımızı büyük coşkuyla söylememiz, bugünün verdiği gurur değil, bugünün getirdiği ezikliklere karşı onuncu yıl ruhundan medet ummamızdandır.

3 Kasım 2002’de Mustafa Kemal Palaoğlu konuşmacımızdı. Konusu da ’Kar izleri örtmesin’  Palaoğlu, ’Devrimlerin izleri öylesine derin ki; kar izleri örtemeyecek’ diyordu. Diyordu ama o gün olan oldu. Ayni gün yapılan seçimlerde Anti Kemalist Parti olan AKP, seçimleri kazandı ve hizbullahçı avukatlar da milletvekili oldu.

Biz çalışmalarımıza devam ettik. Her gelen konuşmacımız tehlikenin büyüklüğünden söz etti.  Örneğin Şükrü Sina Güler, ’Türkiye içeriden ve dışarıdan kuşatılmış’ dedi,. Ergün Aybars, ’AB dayatmaları Türkiye’yi kuşattı; Türkiye teslimiyetçi bir politika izliyor’ dedi.  ’Gerici tabloya karşı yeni bir kurtuluş mücadelesinin ruhunu yakalaması lazım’ dedi. 2006 da Ali Sirmen, ’İrticai güçler Milli Eğitim Bakanlığını ele geçirdi. Bakanlık bugün PKK’dan daha tehlikelidir; inanmayan ders kitapların baksın’ dedi.  2007 de Prof. Mümtaz Soysal, ’AKP izlediği Anti Kemalist politikayla karşı devrimi başlattı’ dedi. Gençlerin, Cumhuriyet mücadelesine devam etmesini istedi. Osman Özbek, AKP’nin yumuşak karnının haksızlık, kanunsuzluk ve yolsuzluk olduğunu söyledi. ’İslamcılığın ve Osmanlıcılığın sonu hüsrandır. Ergenekon safsatadır senaryodur’ dedi. Kısacası her gelen davetlimiz AKP tehlikesinden bahsetti durdu. Bu arada neler mi oldu?

Emin Çölaşan çalıştığı Hürriyet gazetesinden kovuldu. Bekir Coşkun da Hürriyetten ayrılmak zorunda bırakıldı daha sonra da, geçen ay, çalıştığı Habertürk gazetesinden kovuldu…  Bekir Coşkun Hürriyet’ten ayrıldığında bakın neler söylüyordu:

„Bu AKP yönetiminin niyeti kötü. Bu yönetimin niyeti Hürriyeti ve karşı medyayı bitirmek. Adamlar Türkiye’yi değiştiriyorlar. Kendi rejimlerini kuruyorlar. Bunu farkına varın artık.  Hürriyet, o parti, bu parti değil Türkiye değişiyor. Bu adamlar Türkiye’yi yıkıp yeniden yapmak istiyorlar.  Kendilerine yeni bir devlet kuruyorlar.  Yıllardır ben bunu söylüyorum ama bir türlü bunu kimseye anlatamadım. Hürriyet’in başına gelenler büyük yıkımın bir parçasıdır. Bu milyarlık ceza korkusu bütün patronları korkuttu. Aynı şey diğer kurumların da başına geldi. Yargının başına gelenleri zaten biliyorsunuz. Yargıçların yatak odalarına kadar girip dinlediler.  Askerlerin başına gelenleri biliyorsunuz. Generaller tek tek istifa ettiler. Bazıları da mahkemelerde sürünüyor. YÖK’ün başına gelenleri gördünüz. Türkiyede herhangi bir kurumun, bunların elinden kurtulması mümkün değil“

Bunlar yeni değil. Bekir Coşkun bunları geçen yıl 9 Eylül’de Hürriyet’ten ayrılırken söylüyordu. 

Şimdi durum daha da kötü. Son bir yılda olan bitenleri hepiniz biliyorsunuz. Hele son günlerde olanları…Tekrarlamaya gerek yok , hepiniz duydunuz, okudunuz.

Türkiye’yi yıkıp yeniden yapmak isteyen bu adamlara elbet bir gün dur denilecek. Bu böyle devam etmeyecek. Bu millet, bu ulus, bu toplum elbet bir gün kendine gelecek… silkinecek ve yitirdiği özgüvenini yeniden kazanacak. Bu umutsuzluktan bu boş vermişlikten kurtulacak. Önüne hedefler koyup planlı programlı bir biçimde çalışacak. Ülkemizi, Cumhuriyetimizi kurtaracak; Cumhuriyetimize  yararlı olmanın yollarını arayacak. Çünkü Türkiy’e Cumhuriyeti’nin bir özelliği, bir ayrıcalığı var.

Bu cumhuriyet’in temelinde tüm emperyalist ülkelere karşı direniş, savaş ve barış yatmaktadır. Bu Cumhuriyetin temelinde Atatürk’ün, ’Ey yükselen yeni nesil! Gelecek sizsiniz! Cumhuriyeti biz kurduk, onu yaşatacak ve yükseltecek sizsiniz“ diyerek Cumhuriyet’i emanet ettiği Türk gençliği var.

Bu Cumhuriyet’in temelinde ‚“Özgürlük ve bağımsızlık benim karakterimdir“ diyen Atatürk’ün devrimciliği var. „ kanla irfanla kurduk biz bu Cumhuriyeti, cehennemler kudursa ölmez nigehbanıyız“ diyen Türk Silahlı Kuvvetleri var. 

Başka ülkelerde bilmem kaçıncı Cumhuriyet kurulabilir; ama Türkiye’de sadece birinci ve sonuncu Cumhuriyet var. Atatürk’ün deyimiyle „bu Cumhuriyet sonsuza dek yaşayacaktır.“

O nedenle bu Cumhuriyeti temellerinden sarsmak isteyenlere inat, iki hafta sonra, 6 Kasımda bu salonlarda gerçekleştireciğimiz Cumhuriyet Balomuzubüyük bironurla ve büyük bir coşkuyla kutlayacağız. Cumhuriyeti temellerinden sarsmak isteyenler de hüsrana uğrayacaktır!... Teşekkür ederim

3. - Konferans konusu: Cumhuriyetin 87 ci yılında Türkiye’miz ve Cumhuriyetin geleceği

 

3.1- Konuşmacının kısa özgeçmişi: Dr.Serpil Şen HE-ADD Yönetim Kurulu

 

Doc. Dr. Ümit Kocasakal 1966 yılında Köln'de doğdu. 1986 yılında Galatasaray Lisesi'nden, 1990 yılında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nden mezun oldu. Bir süre serbest avukatlık yaptıktan sonra 1995 yılında Galatasaray Üniversitesi Ceza ve Ceza Usul Hukuku asistanı oldu. 2000 yılında Karapara Aklama Suçu konulu teziyle doktor, 2005 yılında Avrupa Birliği Ceza Hukukunun Esasları çalışmasıyla da doçent oldu. Çeşitli üniversitelerde dersler verdi. Yayımlanmış çok sayıda makale ve yazısı bulunmaktadır. Halen Galatasaray Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nde Ceza ve Ceza Usul Hukuku Ana Bilim Dalı Başkanı olarak görev yapmaktadir. Ayni zamanda Istanbul Barosu yönetim kurulunda görev almaktadır. „Ekonomik Suçlar Bağlamında Kara Para Aklama ile Mücadele“

Ve „Mukayeseli Hukukta ve Türk Hukukunda Terörle Mücadele“ konusunda dersler vermektedir. Kendisi iyi derecede Fransızca bilmektedir.

 

3.2- Konferans: Doç.Dr.Ümit Kocasakal Galatasaray Üniversitesi öğretim-üyesi

 

“Saygılar ve sevgiler, bu buluşmaktan mutluluk duydum, benim yaptığım bir bilimadamı görevi....”

Konuşmacı Köln doğumlu, dört yaşında ayrılmış oradan, Kardeşi orada yaşıyor.

Türkiye’de bir tiyatro oynanıyor, eskiden“yalan Rüzgarları' isimli bir Brezilya filmi vardı, ondaki gibi rüzgarlar estiriliyor. Dışarıdan ise  “Türkiye demokratikleşiyor,bağımsızlaşıyor” diyorlar.

Bir cins yaftalamalar oluştu, gercekte şu an en çok ihtiyaç olan şey “adam olmaktır”.

Aydın kisvesinde bütün değerlerini kaybetmiş insanlar görüyorsunuz, öyle ki aydın kelimesi sanki anlam değiştirmiş durumda. 29 Ekim’ler yalanlar ve cehalet karşısında kutlama değerini yitirmekte.

 

Kazım Karabekir kızı bir fotograf göstermişti, Istanbul işgal edilmış, Fransız general beyaz atı ile Istiklal caddesinde yürüyor, onu çilgınca alkışlıyan bir kalabalık..O yıllarda düşman belli idi, düşman Izmir’e girdi haberi süratle büyük bir halk birleşmesini sağlamıştı.

 

Şimdi sizin karşınıza demokrasi, barış, kardeşlik, insan hakları elbisesi giymiş olarak çıkıyorlar. Düşman kurt üstüne kuzu postu giymiş olarak karşınızda.

 

12 eylülle hesaplaşma  GDA (Genetiği değiştirilmiş aydın) ve GDS (genetiği değiştirilmiş solcu) için enteresandir.Aslında 12 eylülün en baskıcı bir organi da YÖK idi, o kaldırılmadı.

Kendi içimizdekilere karşı savaşır olduk. “Darbeci, Ergenekoncu” sık işitilen suçlanma terimleri.

 

Cumhuriyet Türkiyesi üç kırılma noktası yaşadı.

1)       1938 M.K.Atatürk’ün ölümü, ...2)1950 Demokrat Parti gelişi,...3)1980 Kenan Evren devri

Sonunda M.K.Atatürk bilinçli olarak M.K.Atatürk heykellere icra edildi.

 

Gelişen Çin, Hint ve Rus ülkelerine karşı Türkiyenin başka bir rejime girmesi için şimdi bir “Büyük Ortadoğu Projesi” planlanmış durumda, ve Türkiye Başbakanı “ben bunun eşbaşkanıyım” diyor. 

 

AKP kendi burjuvazisini yarattı. Ihale kanunlarında 27 defa değişiklik yapıldı. Ve sonunda ülke zenginlikleri yandaşlara gitti. Ortada hemen her büyük işte, büyük ihalede 6 isim var. 4x4 arazi otomobilleri, Armani damgalı ürünleri kullanan, pahalı yüzüklü bir burjuvazi türedi. Bu gelişmelere yer açabilmek için Cumhuriyete karşı kendi devletine de bir form verilmesi gerekti, ve böylece bugün içinde bulunduğumuz olayları yaşıyoruz.

 

Konuşmacı ca. On bin sayfalik Silivri iddianamelerini okumuş.

Türk Ordusu’nun tırnakları söküldü, Emniyet’e ağır silahlar alınıyor, hükümet kendi ordusunu kendi istihbaratını kurdu ve yeni bir militer güç yaratma yolunda. Ikinci bir MIT gibi yabancı ülke uyruklu bir elemanın kadrolu ülke elemanı olarak çalışabilmesi için yasa çıkarıldı.

 

“Yargı bizim ayağımızda prangadır diyenler” yargıyı da ele geçirmek üzereler. Bu gelişmelerde en az vebali olan AKP dir. Asıl vebali olanlar yapılanları meşrulaştıranlardır. Operasyonların ilk aşaması medyayı ele geçirmekti, bu başarıldı, böylece Göbel stratejisini uygulama imkanı oluştu: “halkin anlıyabileceği şeyleri 40-50 kere tekrarlamak”.  Örneğin: “genç kızlar neden okumasın?...türban beyaz saraya giriyor da neden Çankaya’ya girmesin?” gibi söylemler önyargılar halinde beyinlere oturtulmakta. Bu önyargıların güç kazanması yanında birçok hukuksuzlukları meşrulaştırılması hukukçuların eseridir.

Bilinçli olarak Yüksek Mahkeme’ler halk karşısında zayıflatılmak istenmiştir. “Yasama milli iradeye dayanır” görüşü hukuğun üzerine çıkarılmak istenmektedir.

 

Halbuki milli irde totaliterdir, Jean-Jacques Rousseau’dan,  1930 lu yılların totaliter devletlerinden kalmadır. Hitler ve Mussolini seçimle ortaya çıkan sonuç değildiler.

Türkiye Cumhuriyeti’nin temelindeki “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” deki anlam Türk Ulusu’nun geleceği üzerinde başka uluslar söz sahibi olamaz, Hilafet de buna karışamaz düşünce ve kararlarından oluşmuştur.  Bu temel yasa  “Egemenlik kayıtsız şartsız meclisindir” demiyor. Milli egemenliğin bir parçası mecliste,diğer bölümü ise yargıdadır.

Meclise verilen yargı gücü “yargı tarafından denetlemek” gerekçesiyledir.

 

Ülkeleri hukuk devleti yapan ancak bağımsız bir yargıdır. Bunu çarpıtarak “millet temsilcileri otoritesini üstün kılarak bugünlere gelindi. Sadece “Bağımsız yargı”  halkın haklarının teminatı (garantı) dır.

Aksi taktirde kaba bir halk deyimini anımsatırsak “anamı belleyen kadı, kimi kime şikayet edeyim?!” durumu oluşur.

Bir örnek: Araziniz var, kamulaştırılmak istendi, siz itiraz ediyorsunuz Ama yargıç hükümetin yargıcı, sizin hakkınızı tanıyamaz!.

 

Bir tehlikeli zayıf tarafları da cahillikleri, okuduklarını anlayamayışları. N.Erbakan 367 sayili kararı çıkardı, T.Özal zamanında katsayı kararı alınarak Imam-Hatip’lilerin yüksek öğrenime girmelerine yol açıldı.

 

Yargı ve TSK çökertildi, şimdi sıra HSYK’ ya geldi. Onu da ele geçirirseniz istediğiniz hukukçuyu istediğiniz yerde kullanırsınız. AB ‘den bir hayır gelmedi, bundan sonra da gelemez. Fransa’ da 2008 de Bakan oradaki HSYK’dan çıkarıldı.

Ülkemizdeki gelişme ise şöyle;  “AB ye uyum” adı altında o kurulda Bakan bulunmadan karar alınamaz uygulaması vardır ve seçilecek üyeler listesini de sadece Bakanlık hazırlar.

 

Anayasa mahkemesine hükümetin istedeği bir adamın getirilmesi için Sayıştay yasasında değişiklik yapılıyor, adayların özgeçmişleri meclise gönderilmiyor ve hükümetin istediği adamları seçmesi sağlanıyor.

Gelinen nokta: Mayınlı araziler problemi*, Yabancılara (ülkenin stratejik önemli yerlerinde) mülk satılması, Değiştirilmesi teklif bile edilemiyecek, Anayasanın korumasında olan Cumhuriyetimizin Temel maddelerinin ( Uniter devlet, Laiklik, Başkentin Ankara olması vs.) diskusyona açılması.

 

1971 de gelen 148 madde Anayasa değişikliklerinin sadece şekil yönünden yapılabilmesi yolunu açtı.  Halbuki eğer bir kural değiştirilemez bir maddeyi değiştirilebilir hale getiriyorsa bu yasak alana girer.

Bir örnek: Size bir sınırlı arsa gösterilmiş ve denilmiş ki bu arsaya sınırı aşarak girmek yasaktır. Siz sınırı aşmıyorsunuz fakat yeraltından tünel açıp giriyorsunuz.  Yaptığınız:  bir yasağı çiğnemektir,  yani suçtur.

 

Kendilerini o kadar güçlü hissetmeye başladılar ki, adı geçen değiştirilemez  maddelerin dokunulmazlığına söz vererek makama gelen mahkeme başkanı, “pozitiv değiştirme!” deyimini kullanarak değiştirmeyi tartışmaya açıyor. Sanki değiştirme için negativ yol olurmuş gibi.

 

Düşünelim, Türkiye’nin bir Yugoslavya haline getirilmesini önliyecek bir Anayasa Mahkemesi yok, Türkiye Cumhuriyeti’nin servetini koruyacak bir Danıştay yok.

Hatta AKP “Danıştay ülkeye giren sermayeyi kaçırdı” diyerek ülke menfaatleri zararına olan bir yabancılara servet satışını denetimiyle ülke yararına engelliyen Danıştayı suçluyabiliyor.

Bağımlı bir yargı yaratıldı.  Şimdiye dek berbat hükümetler gördük fakat devletimizden utanmamıştık.

 

 Önemli bir bilgi ve düzeltme: Iddia edildiği gibi Ruhban Okulları’nı Türkiye Cumhuriyeti kapatmadı. Anayasa mahkemesi “Milli Eğitim Bakanlığı denetiminde kalabilir” dedi. Denetim işlerine gelmedi, kendileri kapadılar. Bu tarihi gerçeği bilen Bakan yok. Ege’de Yunan adalarından 12 mil mesafenin  Yunan Teritoriumu olarak tanıması isteniyor. Bu ödün de verilirse Ege Denizi bir Yunan gölü olur. PKK’ya Güneydoğuyu ver de kurtul, Kebanı Dicle’yi ver de kurtul politikası yapılmak isteniyor, sanki sokakta bulunmuş gibi.

 

Türk Ceza kanunu 163 cü maddesi irticayı önlerdi. Özal 141-142 numarali yasaları kaldırırken 163 ü de kaldırdı. Bir de Hiyanet-i Vatan yasası vardı, Özal onu da kaldırdı.

Böylece artık hıyaneti tanımlıyan bir madde yok. Ne organizasyon değil mi?!!!

 

Taraf yazari Bn. Hilal Kaptan “1923 başarısızdı” der bir TV-diskusyonunda ve, Konuşmacıdan aldığı yanıt: “siz 1923 de kurulan Cumhuriyetin başarısının bir kanıtısınız, aksi halde böyle konuşamazdınız”  olur.

Bir ülkede meclisi, meclis  başkanını azarlıyabilen birileri varsa ve meclis başkanı buna karşı meclisin onörünü korumak görevini yapamamışsa hiçbirimizin hukuk güvenliğimiz yoktur.

Son olaylardan bir örnek, 102 kişi için gelecek yıl için duruşma çağrısı  yapıldı.Hepsi geldi tebligati aldılar.  Kanun der ki “kovuşturma süresinde kaçak sanık tutuklanır”, yani bu kendisine ulaşılamıyan sanıklar içindir. Fakat henüz yargılanmadan ve suçlu oldukları mahkemece saptanmadan o kişilerin terfi ettirilmeleri engellenmiş oldu.

 

Türkiyede 12 eylülde bir referandum degil bir plebisit yapıldı, yani kendi düşündüğünü halka dayatarak kabul ettirme olayı cereyan etti. 

Referandumda sadece evet mi?, hayır mı? sorulur.  Mesela AB ye girelim mi?, girmiyelim mi? Sorulursa, bu sorulmada Hükümet kendi fikrini söylemez ve dayatamaz.

 

52 milyondan 21 milyonu evet , 15 milyonu hayır dedi, 14 milyonu sandıga gitmedi, yazlıklarında keyif çattılar.

 

Birkaç yeni kavram ve haberler: 

Sıfatına aydin diyemiyeceğimiz bir kimseden 10 cu yıl yerine 100 cü yıl marşı fikri ortaya atıldı. Böyle bir marş hazırlanırsa,  sözleri herhalde “..yüzüncü yılda girdik yerin altına ...” olacaktir..

Orduya vurma merkezi: Taraf , Altı Ergenekon üstü Cumhuriyet nedir?  Veya Ingiltere’li Fransa’lı var mı?

Bir Tunus kökenli Fransız söylevine  ..”biz Fransızlar ..” diye başlamıştı.  Lord Gürzon Lozan’da “..kazandınız, yüzyıl içinde kazandıklarınız geri alınacak demişti. 

Ümit ederiz ki; başaramıyacaklar!

 

Şu sırada iki Mağduriyet (haksızlığa uğramışlık) kaynağı aktüel.

1)başörtüsü (başörtüsünün ideolojik sembol olarak kullanılanı= türban) Müsaade eden YÖK başkanı suç işliyor.

2) herşeyin altında darbeci aramak

 

Millete cahil demiyelim. Sersemleştirici diziler, ve benzeri amaçlı yayınlarla  onun genetiği üzerinde oynandı ve oynanmakta.. Milli bir cephe oluşturmak ve böyle bir cephede yeralmak, herkeze tek tek tehlikeleri anlatmak var. Sosyal olaylar yavaş hızla düzene konabilir, sabırlı olmalıyız.Susmıyacağız, bu Cumhuriyetin kolonları sağlamdır, bir depremde yıkılmıyacak.

 

Sevgiler,sağlıklar.

 

Sualler ve yanıtlarından özetler:

 

Halka ülkenin karşısında bulunduğu tehlikeleri nasıl anlatabiliriz?

Çarpıcı şekilde kısa öz yazılarla. Ayrıca bu yönde çalışan dernekleri destekliyerek de faydali olabiliriz. Provokatör olmıyalım, yoksa insan kazanamayız.

Istanbul Barosu dünya Barolari içinde ikinci sıradadır. Diğerleri Newyork birinci ve Tokyo üçüncü sırada.

Derin devlet nedir? Devletin kendisi derindir demişti S. Demirel. Eğer biz bugün Demirel’i arıyorsak,  bu;  durumun vahametine işaret eder.

 

Türk toplumunu tabandan başlıyarak eğitmek, amacı ile kurulan ve kırsal kesimlerin aydınlanmasında büyük hizmet veren Köy enstitüleri 1946 da kapatıldı. Malları yok pahası satıldı.  Bir örnek: Trabzon ilinde 12 eylül neticesi hep “evet” iken bir yerde hayır çıktı, orası Beşikdüzü idi ve orada eskiden Köy Enstitüsü vardı. Küba da M.K.Atatürk’ün bu özgün projesini uygulayarak halkının okuma yazması oranında dünyada en yüksek sayıya ulaşmıştı.

 

8 ay sonra seçimler var. Sosyal olayların değişim hızı yavaş demiştik. Bize 1933 de altın tepsi içinde sunulan Kadın hakları kendisinden medeni kanunu adığımız Isviçre’de 1976 da Referandum ile belirlendi. Belki halk faşist uygulamaları da yaşıyarak tanıyacak.

 

Bir konferansında Ümit Zileli ..”bu dinci faşizm gidecektir.. Silivri boşalacak onlar dolduracak” der. Halbuki “bu adamların din ile alakası, müslüman halkla bağı yok.  O dönem kapatılırken onların yaptığı gibi değil, savunma hakkı verilerek yargılama yapılacak” demeliydi. Biz yapılanların kötü olanını tekrarlamamalıyız.

 

Ilk okullarda devrimlerin ruhu verilmedi, sadece tarihleri verildi. Şeyh Sait’lerden F.Gülen’e kadar geldi Vahhabi akımı** ve emperyalist dünya ile birleşip Silivri’yi oluşturdu.

1947 den itibaren kurulu düzenden büyük ödünler verildi. Tevhidi-tedrisat kanunu çıkarıldı, ve bütün sağ ve sol iktidarlar ona sarılıp ondan vazgeçmediler. Din eğitimi akla dayanarak yapılmadı, ihtiyacın çok üzerinde okul açtılar, kimsenin sesi çıkmadı,  N. Erbakan “Imam hatipler bizim arka bahçelerimizdir” derdi.

 

Hıristiyanlık’da Tevhidi-tedrisat sekulerdir, yani içinde hukuk nizamı yoktur. Islam’da ise dinde hukuk var.

Anayasamızda “din dersi devletin denetimi altında yapılır, bu deslerde din kültürü ve ahlak bilgisi verilir, ihtiyaridir” denirken  ca.30 yıldır bu ülkede ısrarla zorunlu din dersi verildi.

Sonunda işe tarikatlar da eklendi.

 

Cumhuriyet devrinin hainleri birleşip intikam alıyorlar. Dersim’deki Seyit Riza üzerinde Ingiliz kayıtlarına bakın. Ne var ki hainler kahramanlaştırılmaktalar. Ingiltere’nin örgütliyerek yeni Türk devletine iç sorun çıkarmak için örgütlediği isyan müsebbibi Şeyh Sait 85 yıl sonra bir doğu ilimizde,  idari  temsilcinin de katılmasıyla  anıldı, kahraman yapıldı. Heykeli de dikilebilir yakında. Fransa’da “General de Gaulle”  ittifak devletlerinin yardımıyla kazanılan harbin kahramanı olarak Paris’e girmişti. Hemen her şehirde onun ismini taşıyan caddeler var.

Biz bugün bizi orta çağ karanlığından ve emperyalistlerin istilasından , kurtarıp bize vatan, bağımsizlik ve onur kazandıran insanı savunmak zorunda bırakıldık.

Türkiye’de 1949 dan beri bir gerçek var; aynı düşüncede olanlar bir araya gelemiyoruz. Neden?

Yüzyıllarboyu insanlar hep kutarıcı beklemişlerdir.  Buddha  “ben sizi kurtarıcılardan kurtarmaya geldim”  der. Islam toplumunda bir kadercilik, bir biat tabiatı var.  Doğru anlayıp doğru teşhis koymak gerekir. Buradakiler durumu Alman’lara da anlatmaya çalışmalıyız.

Bıçak kemiğe dayanırsa ne yapılır?  M.K.Atatürk Bursa nutkunda söyledi.

 

Bu yılkı Frankfurt kitap fuarında Türk bölümünde devamlı arapça Kuran dinletildiği söylendi. Buna karşı Kültür ateşemiz 350 m² lik Türk bölümünde birçok türkçe veya yabancı dile çeviri eserin başarıyla sergilendiğini, bu arada çeşitli basimevlerinin uygun gördükleri tanıtma metotlarını özgürce kullandıklarını ifade etti.

 

CHP nin bir çizgisi olmalı ve bu çizgiyi iyi oluşturmak gerekir. Birşeyın aslı varken suretine kimse oy vermez, çarşaf derken siz çarşafa dolanırsınız.

 

Emperyalizmin bir silahı da zihinlere yerleşmek, zihinleri işgaldir.

Yabancı dilde eğitim bizi Türk olarak ülke menfaatlerini düşünmekten, birliktelikten eğer mayamız sağlamsa koparamaz.

 

Halk haksızlıklar önünde niçin suçsuzların dokunulmazlıklarını koruyamıyor? Neden yetersiz kalıyor?  Bir metamorfoz var, böyle halk fiziksel korumaz.

 

Konferansla ilgili dinleyici özetlemesi: Mak.Y. Müh. U. Kabartaş/ 24.10.2010

Açıklayıcı dip notu :

 *TSK mayin temizleme kompetentine sahip iken, bölgeyi yabancilara temizletmek amaçlı  25 yıl  için kiralamak,  zira oralarda stratejik özel yeraltı zenginliklerinin bulunduğu iddiaları var.

**Istanbul Üniversitesindeöğretim üyeliği yapan Prof.Dr. Naumark’ın  verdiği bilgiye göre: Vahhabilik’i kuranlar Ingiliz Dominyon Bakanlığının adamlarıdır. M.Bin Abdülvehab dan alınmış, Islamin en katı yorumlarından biri olup 1921 yılından itibaren Suudi Arabistan resmi mezhebi  olmuştur. Vahabilik Türkiye dahil birçok ülkede varlığını sürdürmektedir. Radikal Islam adlandırılan birçok kökten  dinci örgütlerin de bağlı bulunduğu Islami doktrin haline gelmiştir.

Kaynak:( Vural Savaş/ Bilgi yayınları kitabevi, ISBN 978-975-22-0206-1)

Joomla templates by a4joomla