HE-ADD Konferansın’dan notlar
Tarih ve yer: 02.05.2010,  Türk Kültür Merkezi Höhenstr.44,  Frankfurt/M
Konferans Konusu:‘Türkiye Dış Politikasında Eksen Kayması mı?

1- Program Sunuşu: Dr.Serpil Şen HE-ADD Yönetim Kurulu
2- Açış konuşması: Ilhan Saygılı T.C.Frankfurt Başkonsolosu
2- ADD-Adına Konuşma: Y.Müh. Mahmut Telli HE-ADD Başkanı
3- Konuşmacı: Prof.Dr.Hüseyin Bağcı ODTÜ Uluslararası Ilişkiler Bölümü Öğretim      Üyesi, (halen Berlin Humbolt Üniversitesi’nde Konuk Profesor) 


1
.-Konuşma şehitlerimiz, ve M.K.Atatürk adına yapılan saygı duruşu ile açıldı.
2- Açış konuşması: Ilhan Saygılı T.C.Frankfurt Başkonsolosu
Sayın Başkonsolos dinleyicileri selamlayıp Prof.Bağcı henüz Doçent iken kendisinin onun  öğrencisi olduğunu anlatıp,  günün konusun önemine işaret etti.
3-ADD-Adına açış konuşması: Y.Müh. Mahmut Telli HE-ADD  Başkanı

(Orjinal Yazı içerigi )
Türkiye Cumhuriyeti Frankfurt Başkonsolosu Sayın İlhan Saygılı, ODTÜ uluslararası ilişkiler bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Sayın Hüseyin Bağcı, değerli dernek başkanları, değerli medya mensupları,  değerli konuklar ve sevgili gençler; hepinizi saygı ile selamlıyorum.  Hepiniz hoşgeldiniz.

Bugünkü konumuz: Türk dış politikasında eksen kayması var mı sorusu. Değerli konuşmacımız Prof. Hüseyin Bağcı bu konuyu irdeleyecek.  Ben de bu konuya bir giriş yaparak  fikirlerimi sizlerle paylaşacağım.  

Değerli konuklar, sevgili gençler,

Yurdumuz dünyanın en zor ve en karmaşık güç mücadelelerinin yaşandığı bir coğrafyada yer almaktadır.  Türkiye Cumhuriyeti Batı'lı güçlere karşı verilen Kurtuluş Savaşı sonrasında kurulmuş olmasına rağmen, Batı'ya sırtını dönmemiştir. Tam tersine Batı'lılaşmayı çağdaşlaşmanın bir gereği olarak görmüştür.  Aslında Türkiye'nin Batı ile olan ilişkileri, Osmanlı'ların son iki yüzyılına yakın bir zaman diliminde  görülen modernleşme hareketlerinin bir devamı niteliğindedir.

Batılı ülkeler rönesans sonrası gelen sanayi devrimi ile ekonomik ve teknolojik yönden gelişirken, Osmanlı Devleti de Batı karşısındaki üstünlüğünü kaybetmekteydi.  Osmanlı'lar bir taraftan Batı ile mücadele ederken, diğer yandan da  Tanzimat ve İslahat Fermanlarıyla Meşrutiyet yönetimine geçerek, siyasi ve idari yapılanmasını modernleştirmiştir. Ancak

yapılan bütün bu  modernleşmelere rağmen, Fransız devrimi ile birlikte Osmanlı İmparatorluğu'ndaki etnik unsurlar, ayrılıkçı hareketlere girişmişlerdir. Bunun sonucunda da Osmanlı küçüldükçe küçülmüş ve imparatorluk Boğaz'ın hasta adamı  haline dönüşmüştür.

Osmanlı İmparatorluğu bildiğiniz gibi, Birinci Dünya Savaşı'ndan mağlup ayrılmıştı. Ama Mustafa Kemal Atatürk'ün önderliğinde yapılan Kurtuluş Savaşı sonunda Türkiye Cumhuriyeti kurulmuştur.  Mustafa Kemal Atatürk ve Türkiye Cumhuriyeti'nin yöneticileri güçlerini bir yandan devletleşme ve uluslaşma  sürecine,  ülkenin kalkınmasına, misakı milli sınırlarının korunmasına, Lozan'da elde edemediklerini diplomasi yoluyla elde etmeye

harcarken, bir yandan da Batılı ülkeleri model alan modern bir ülke yaratmaya çalıştılar.  Batının benimsediği ekonomik model olan liberal ekonomiyi uyguladılar.  Zaman zaman sağa sola kaymalar olsa da, ekonomik alanda ana eksende bir kayma olmamıştır.

 Türkiye, tüm zorlamalara rağmen İkinci Dünya Savaşı  dışında kalmayı başarmıştır. Bu, Türkiye için çok önemli bir olaydır.  Ancak bu politika Türkiye'nin yalnızlığa itilmesine de sebep olmuştur.  İkinci Dünya Savaşı'nın hemen sonrasında Sovyetler Birliği Boğazlar üzerinde egemenlik iddia etmiş  ve Doğu Anadolu'dan toprak istemiştir.  Bu iddia ve istemlerde,  Türkiye'yi Batı'nın güvenlik şemsiyesi altına girme arayışına yöneltti.Bu nedenle 1950'de Kore savaşına askeri destek  veren Türkiye, bu savaşın ardından NATO'ya girmiştir. Böylece iki bloklu güç yapılanmasında Türkiye, güvenlik boyutu esas olmak üzere, çok keskin bir dış politika çizgisi izlemeye başladı.

NATO üyeliği ile birlikte Türkiye, Batı güvenlik sistemi içinde yerini alarak çok önemli bir denge unsuru olmuştur.  NATO, bir güvenlik örgütüdür. Ama NATO'ya girmekle, Türkiye'nin diplomatik, ekonomik ve siyasi ilişkilerinde önemli gelişmeler olmuştur. NATO üyeliği, Türkiyenin Batı kimliğini güçlendirmiş ve Türk ordusunun modernleşmesinde de çok önemli katkılar sağlamıştır. 

Türkiye Batı saflarında yerini alırken, Balkanlar ve Arap dünyasının büyük bir kısmı Sovyetler Birliğinin yörüngesine girdiler.  Bu nedenle Türkiye'nin Batı ile ilişkileri soğuk savaş dönemi boyunca gelişip güçlendi.  Ama Doğu ile olan ilişkileri de çok sınırlı düzeyde kaldı.

Türkiye Batı ile özellikle de ABD ile olan ilişkilerinde Johnson Mektubuyla birlikte, ciddi bir sarsıntı yaşamış ve dış politikada, Batı ile köprüleri atmadan, zaman zaman Batı'yı karşıya alma, Batı'dan uzaklaşıyor gibi olma durumları olabilmiştir.  Türkiye çok yönlülüğe geçişte bir arayış içerisine girerek, Kıbrıs sorununda bir yandan Arap Dünyası'nın desteğini almaya çalışırken, bir yandan da Sovyetler Birliğinin desteğini sağlamaya çalışmıştır.

İki bloklu dünya güç dengesinin bozulmasıyla Soğuk Savaş dönemi sona ermiş ve dengeler alt üst olmuştur.  Dünya güç dengesinin ne zaman ve nasıl kurulabileceği henüz belli değildir.  Soğuk Savaş dönemi boyunca Türkiye, NATO'nun Güney Doğu kanadının yılmaz savunucusu olarak niteleniyordu.  İki bloklu güç dengesinin bozulmasıyla batılı ülkeler, Türkiye'nin artık eski jeopolitik öneminin azaldığı ve Batı'nın Türkiye'ye olan ihtiyacının

kalmadığı  tarzında söylemler üretmeye başlamışlardır.  Bu söylemler de Türkiye'de bir şaşkınlık yaşanmasına sebep olmuştur.  Ancak, Soğuk Savaş'ın sona ermesiyle birlikte Orta Asya'da ve Kafkaslar'da yeni Türk Cumhuriyetlerin kurulması, Doğu Avrupa devletlerinin Varşova Paktı'ndan ayrılması ve bu gelişmelerin Orta Doğu ülkeleri üzerine olan yansımaları, Türkiye için yeni fırsatları da beraberinde getirmiştir. 

Türkiye'nin Orta Asya, Kafkaslar, Orta Doğu ve Balkanlara yönelik yapıcı, uzlaşıcı, karşılıklı yarar temelindeki siyasi, kültürel ve ekonomik açılımları, Türkiye'nin stratejik öneminin vazgeçilmez olduğunu kanıtlamıştır.  Özellikle son yıllarda Türk dış politikasında komşularla

sıfır problem ve karşılıklı ekonomik ve siyasi ilişkilerin geliştirilmesine yönelik izlenen politikalar, Türkiye'nin bölgesinde giderek önemi artan bir aktör ülke görünümünü sağlamıştır.

Türkiye'nin son yıllarda izlemekte oldığu, çok yönlü aktif dış politikası, radikal bir eksen kayması veya Batı'ya bir alternatif arayışı değildir. Bunu bir zenginlik, bir güç kaynağı olarak görmek gerekir.  Zira, Batı ülkeleri nezdinde daha güçlü bir Türkiye için, Orta Asya, Kafkaslar, Rusya, Orta Doğu ve Balkan ülkeleriyle ilişkilerin geliştirilmesi büyük önem

taşımaktadır.  Çünkü Türkiyenin bu ülkelerle ve bölgelerle tarihsel ve kültürel ortak paydaları bulunmaktadır.

Türkiye'nin, bölgesinde geliştirdiği bu ilişkileri AB üyeliğine bir alternatif arayışı değil, aksine Batı ile olan ilişkilerini tamamlayıcı, ve Batıya önemini ve manevra gücünü gösterme mesajını içeren özellikler taşımaktadır.  Çünkü Türkiye, Fransa ve Almanya'nın bıkkınlık veren engellemelerine rağmen AB üyesi olma çabalarını sürdürmektedir. 

Türkiye'nin Batıyla ilişkilerini geliştirip sürdürerek Batı'ya bağımlı olması ve öbür dünyayı gözardı etmesi akılcı ve gerçekçi değildir. Batıya tamamen sırtımızı dönmek de o derece abartılı ve gerçekçi değildir. Gerçekçi olan Türk aydınınca teknoloji, ekonomi ve temel hak ve özgürlükler alanlarında, çağdaşlık temsil ettiği kabul edilen, Batı'nın, ve de tarihsel

ve kültürel ortak paydalarımız ve akrabalık bağlarımız olan Doğu'nun, avantajlarından bir sentez yapıp, Türkiye'nin demokrasisinin, hukuk sisteminin, ekonomisinin ve askeri savunma sisteminin standartlarını yükselterek gelişmiş ülkeler kategorisine dahil olmaktır.  Böylece Türkiye hem Batı için hem Doğu için odak noktası ve çekim merkezi olabilecektir.

Önemli olan da bence budur.

4. - Konferans konusu: Türkiye Dış Politikasında Eksen Kayması mı?

4.1- Konuşmacının kısa özgeçmişi: Prof. Dr. Hüseyin Bağcı, 29 Aralık 1959 tarihinde Edirne Uzunköprü’de doğdu. İlk ve orta okul ile liseyi, Edirne’de okuduktan sonra, 1979 yılında Almanya’ya gitti. Bonn Üniversitesi’nde yüksek öğrenim yaptı. Doktora çalışmaları için 1988 Mart ayında Türkiye’ye döndü. 1992 yılında doçent, 1998 yılında profesör oldu.

Orta Doğu Teknik Üniversitesinde Uluslararası İlişkiler Bölümü Başkanıdır. Türkiye’de televizyon ve radyolarda dış politika konusunda yorumlar yapmakta olan Bağcı, Almanca ve İngilizce biliyor. Yedi dilde makaleleri yayınlanmıştır. 4 kitabı ve 80 den fazla makalesi bulunuyor. Orta Doğu Teknik Üniversitesi tarafından, kendisine 2000 yılında en Başarılı Akademisyen Ödülü verildi. Bunun dışında, Demokrat Parti Döneminin Dış Politikası konulu doktora tezi Türkçe’ye çevrildi. Türkiye’de büyük ilgi gören bu doktora teziyle Celal Bayar ödülünü kazandı.

Prof. Dr. Bağcı, Milli Güvenlik Akademisi, Türkiye Ortadoğu İdaresi, Avrupa Topluluğu Merkezi ve dünyanın değişik üniversitelerinde konferanslar vermektedir.

4.2- Konferans: Prof.Dr.Hüseyin Bağcı
Konuşmacı olayların algılamasını yaparken, akademik distanztan incelemeyi ve temkinli olmayı önemli saydığını, olayları böyle bir yaklaşımla değerlendirdiğini belirtti.

 

Türkiye yeni düzen tartışması olan dünyada bu tartışmanın oyunlarının veya diğer değimle başkalarınin oyunlarının içinde olan bir ülke durumunda. Türkiye’nin dış politikasındaki güvenlik kültürü, Türk kimlik ve dış politikası ön planda alınırsa, batılı devletler arasında uygulanan klasik sistemin kurallarının hepsinin her ülke için geçerli olmadığı görülür.

Diğer yandan Ulus Devletlerin ortadan kalkmadığı, bilakis değer kazanmakta olduğu da izlenmektedir. I lk bakışta belirlenen: “Türkiye değişik olaylara kayıyor, ancak bir eksen kayması olanaksız. Türkiye’nin önünde coğrafi konumunun da etkisiyle birçok fırsatlar var.”

Bir taraftan 11 eylülün getirdiği Müslümanlara yeni bakış açısı oluşurken, diğer taraftan  Türkiye de artık eski Türkiye değil, zihinsel, politik ve din yönünde değişimler geçirmekte.  Ancak bu değişimlerin bedelleri var. Batı ile islam arasında yeni bir bölünme, kültürel bir ayrılım var. Konuşmacı ve diğer bilimadamları (33 kişi) fikirlerini bir “Türkiyenin hazırlanması” kitabında topluyorlar. Bu kitapda Türkiye bir güç olarak niteleniyor, bu gücün kullanılması önemli. Komşularla sıfır problem olması pratikde mümkün değildir, fakat belirli yollar bulunur uzlaşılır. Türkiye’nin bölgesel imajında da değişimler var. “Türkiye kavgacı! bir ülke durumundan barışçı bir ülke durumuna gelmiş görünüyor” diyor konuşmacı.

Türkiyenin dünya barışına çok hizmetleri var. Örneğin Giresun harp gemimizin Cibuta’da korsanlara karşı aksiyonlardaki başarıları burada söylenebilir. 

“Türkiye artık diğer ülkeler arasındaki anlaşmazlıkları çözmeye çalışan ülke  (UNO daki “one minut!” olayı)   olma durumunda”.   “Türkiye Birleşmiş milletler konseyine seçiliyor, bu küçümsenecek bir şey değil  ve Türkiye Islam örgütü Şemsiyesi içine alındı....”.

Bugün Türkiye gündeminde iki konu var; Kıbrıs ve Ermeni sorunları.  

Eksen sapması var mı? Türkiye’yi bir koyun olarak düşünürseniz, basit bir anlatımla bir batıya bağlı bir eksen (kazık) erafında ipi 2 metre idiyse bu ip uzunluğu şimdi 6 metreye çıktı. Kazık batıda. Konuşmacı bu benzetmeyi eski Bavyera Içişleri bakanı ile görüşmesinde yapmış ve  25. kasım 2009 da bir önemli Alman bir gazetesinde çıkan makalesinde ise Türkiye’nin batı ile ekonomik, sosyal, teknolojik bağlantıları olduğunu, batıdan kopamıyacağını belirtmiş.

“Türkiye-Iran ilişkilerinde Türkiye’nin bir engelleme şansı yok, sadece tarafsızlığını koruyacaktır. PKK konusunda Iran ve Türkiye işbirliği anlayışında bulunuyorlar.” Kendisi bir Iran’lı gazetecinin neden Türkiye –Iran gaz anlaşması olumsuz kaldı sualine “siz çok para istediniz” demiş.

“Kıbrıs’daki seçim neticesi şimdiye kadarki politikada bir değişiklik getirmez, ancak Kıbrıs bir sorun olarak kalmaya devam edecektir” görüşünde konuşmacı.

Türkiye -Ermeni konusunda parlementodan olumsuz davranış gelmesi, konuşmacıya göre negatif, zira kendisi Gül’ün Ermeni politikasına katılıyor ve bunu gazetede de yazmış, “Türk-Ermeni ilişkileri adil ve sorumlu olmak zorundadır” diyor. Bir yaklaşımın bölgesel açıdan Kars ve Ardahan için ekonomik faydası olurdu görüşünde.. Kendisi Ermenistan’a giderek Ermeni müzesini gezmiş, Ermeni abidesine çelek koyarak barışçı duygularını ifade etmiş.

FAZ  de 03.03.2010 da altı sütun üzerine çıkan Türkler’in soykırım yaptığı iddiası ve onu takiben  Alman ARD televizyonunda 09.03.2010 de yapılan diskusyon konusunda, konuşmacı çok şeyin tartışılmaya gereksinim duyduğunun önemini vurguladı ve unutulmuş gibi duran 5,5 milyon müslümanın batı Tırkya- Bulgaristan üzerinden kurtuluş savaşı öncesi öldürülmüş olduğunu anımsattı.
Rusya ile ekonomik ilişkiler yoğunlaşmakta. Gelen Rus turist sayısi Alman turistden daha fazla olmuş. Iş ortaklığı için de Türkiye’de olumlu bir Rus imajı var. Gaz konusunda anlaşmalar var, ancak Türkiye yeraltı deposu olmadığı için eski anlaşma gereği belirli bir mikdarı devamli satınalmak durumunda, bu da çok pahalıya geliyor.

Rusya’nin geniş ölçüde alt yapıya ihtiyaci var gelecek 15 yılda, ki bu ca. 600 milyar $ civarında, eğer Türkiye 10% işbirliği yapabilse büyük bir fayda görür kendi ekonomisi. Yazılı olmıyan bir anlaşma Alman teknolojisi, Türklerin çalışkanlığı  Rus’ların ihtiyacı ve ödeme gücünü  dikkate alarak  yakın gelecek için Alman-Türk –Rus ekonomik işbirliğinin mümkün olabileceğini tahmin ettiriyor. Rusya’da sadece bilinen gaz  mikdarı 52 trilyon m³.   

Konuşmacı Yakutistan’a da gitmiş, orada  kendisine Türkçe hitabedilmiş, o ülkede 9-10 bin insan yaşamakta, yüzölçümü 1,1 km².

Rusya ile bir askeri işbirliği Türkiye Nato üyesi kaldıkça olamaz. Rusya’da 120 etnik gurup varmış, o nedenle EU ya girmesi de düşünülemez, zira parçalanır. Türkiyenin’de girmesi zor.

USA ile TR- ilişkileri gelecekte de yoğun kalacak, sadece başbakan 18 defa USA ya gitmiş. Kendisi Obama Türkiye ziyaretinde dinlemiş, o bize Ankara’da “değişeceksiniz” demiş ve Kahire’de ise Islamiyet’le barışmak’tan konuşmuş.  Biz yapar veya yapmayız ayrı dava.

Türkiye için geçmişte Mısır  birinci plandayken şimdi USA-Suudi Arabistan ile Türkiye bir üçgen oluşturmuş.

USA Avrupa üzerinde eskisi gibi etkili değil, ancak EU nun ortak bir savunma planı yok henüz. Konuşmacı 8 martda “Türkiye neden EU ya girmez”  konulu bir makale yazmış, o yazıda “TR  EU içinde olmalı, tarihin yanlış tarafında durmamalı” demiş.

Türkiye EU için önem kazanmakta, sadece THY  yılda taşıdıği 20 milyon yolcu sayısı

ile Avrupa’da 4 cü durumda. Başbakan Merkel ziyareti çok başarılı olmuş,  yeni TR-Pasaportları Almanya’da basılıyor.

Araplaşma, Iranlaşma tehlikesi var mı?  Sualine:  “ Ihaleyi almak için karım başını örter” diyen işadamı örneği ışık tutuyor.

Sonuç olarak: “Türkiye dış politikasında eksen kayması –batının olumsuz davranışına rağmen- değişmiyecektir, zira toplum yapısı olarak birçok kurumsal ilişkiler yerleşmıştir” görüşünde sayın Profesor.


Sorular ve cevaplardan birkaç alıntı-özet:

Sual:  Önce sebepli olarak kapatmışken neden Ermenilere sınırımızı açmalıyız? Onlar ne hakla “Türkler soykırımı yaptıklarını kabul etmedikçe EU ya alınmamalıdırlar” diyebiliyorlar? Onlarin işgal ettikleri topraklardan çıkmaları için neden biz şart koşup Azerbaycan’a destek vermiyoruz?

Rus Başbakanı geliyor, Nüklear santral konusu var, yenilenebilen enerjiler varken ve Türkiye bu yönden çok uygun durumda iken neden radioaktif artıklari son derecede problemli ve masraflı olan Atom santralı kurulmasından birçok gelişmış ülke gibi vazgeçilmiyor? 

Yanıt: Sinop civarına kurulması düşünülen Atom santralı (Güney Kore firmasinin yapması düşünülüyor) yerine yenilenebilir eneri kaynaklarından faydalanılmasını konuşmacı da doğru bulmakda, ancak kendisi bu konuda uzman olmadığını belirtiyor ve “  hükümetler kısa vadeli olarak artan enerji ihtiyacını karşılamak zorundalar, bu herhalde o istenmiyen yola götürüyor” diyor. Halbuki Ithal edilen doğal gazı depolamakla da doğaya zarar vermeden, enerji ihtiyacına karşı yardım edebilirdi.

Ermeni konusunda onların bize karışmaya hakları olmadığı görüşünü yerinde buluyor konuşmacı. Ancak diş politikada Türk dış politikası Azeri etkisinde kalmamalı düşüncesinde. “Aliyef kurnaz bir devlet adamıdır, fakat sınır açılması konusunda tarih karıştırılmamalı, Aliyef’in akıllı bir pragmatiker olarak Türkiye’den bekledikleri sorunun çözümünü getirmez”  görüşünde konuşmacı. Türkiye Karabağ problemini çözemez ama iki tarafı masaya oturtabilir diyor.

Konuşmacı suallerini beğendiği genç bir öğrenci dinleyiciye “suallerinin önyargısız  ve temkinli olmasını bu şekilde çok daha nivolu ve etken olacağını”  öğütledi.


Sual: “Başbakan Erdoğanin  Ortadoğu Eşbaşkanı olmak ve o tarihlerde USA tarafından çizilen Türk topraklarını parçalıyan haritaya itiraz etmemesine  karşı ne düşündüğü? ”

Yanıt: Türkiye’yi bölen haritalar 2004 de çıktı. Insanlar plan çizebilir, çizmek başka, uygulamak başka. T.Erdoğan Ortadoğda bir uzlaşma düşüncesindeyi. 2011 seçim propoganda afişlerine Menderes ve Özal’i alıyor, merkez sağı kazanmak için.  A.Gül “Islam dünyasının dönüşmesini biz sağlıyacağız”demiş.

“Tarihsel arka plan sizi takip ediyor”. Sivastopol’de bir ziyretinde konuşmacı hala 1800 lü yıllarda o zaman Çarlık Rusya’sına karşı Ingiliz Fransız’larla birlikte yapılan bir bombardımanın  unutulmadığını tesbit ediyor. “Güney Amerika’ya Ispanyol’lar ilk önce gittikleri için orası Hıristiyan oldu, Fethullah olsaydı Müslüman olurlardı” diyor.
“Devletlerin daimi çıkarları vardır, bizim zenginliğimiz diğerlerinden çalmakla oluştu” demiş kitabında, Ingiliz tarihçisi Fergusson. Dünyada ülkeleri işgal görmiyen üç ulus Türk, Afgan ve Ingiliz. Vatan kelimesi Afgan’cadan gelir, “seni düşmana vermezler anlamındadır.

Ermeniler’in dil ve dinlerini çıkarırsanız birçok taraflarının Türk’lere benzediğini görürsünüz.
Avrupa birliği ise sadece bir kapitaller birliğidir. 
Almanya eski başbakanı Helmut Schmidt “Außer Dienst” kitabında “.....en az iki yabancı dil öğrenin, tarih sorumluluğunuzu bilin”   yazmış.

 
Konferansla ilgili dinleyici özetlemesi: Mak.Y. Müh. U. Kabartaş / 02.05.2010

Joomla templates by a4joomla