Konferans Konusu: Cumhuriyet Ailesi

1- Program Sunuşu, ve Konuşmacının özgeçmişi: Dr.Serpil Şen ADD Hessen Yönetim Kurulu
2- Açılış Konuşması: T.C. Frankfurt Başkonsolosu Ilhan Saygılı
3- ADD-Adına Konuşma: Y.Müh. Mahmut Telli HE-ADD Hessen Başkanı
4.1- Konuşmacının özgeçmişi Dr.Serpil Şen ADD Hessen
4.2- Konuşmacı: Özden (İnönü) Toker

1.1-Konuşma şeitlerimiz, ve M.K.Atatürk adina yapılan saygı duruşu ile açıldı.

2.- Açılış Konuşması (özet): T.C. Frankfurt Başkonsolosu Ilhan Saygılı

“...Sevgiler,saygılar, M.K.Atatürk’ü en yakın arkadaşının kızından, onu görmüş olan yaşayan tarihten, birici ağızdan dinliyeceğimiz için seviniyorum. M.K.Atatürk’ü, hepimiz için o en önemli insanı, keşke o devri yaşayıp görebilseydim... Yüreğinizden sevgi hiç eksik olmasın”.

3-ADD-Adına Konuşma (original tekst): Y.Müh. Mahmut Telli HE-ADD Hessen Başkanı

T.C. Frankfurt Başkonsolosu Sayın İlhan Saygılı, İnönü Vakfı Genel Başkanı Sayın Özden Toker, değerli dernek başkanları, değerli medya mensupları, değerli Atatürkçüler, değerli konuklar ve sevgili gençler; hepinizi saygı ile selamlıyorum; hepiniz bugünkü toplantımıza hoş geldiniz.

Geleneksel olarak her yıl düzenlediğimiz Cumhuriyet konferanslarımızda bugün çok ünemli ve çok değerli bir konuşmacımız var.  Cumhuriyet tanığı, yaşayan tek tarihi şahsiyet; T.C. ikinci Cumhurbaşkanı merhum İsmet İnönü'nün kızı; merhum gazeteci-yazar Senatör Metin Toker'in eşi ve çoğunuzun 6 yıl önceki konferansta tanıştığı merhum Prof. Dr. Erdal İnönü'nün kız kardeşi, İnönü Vakfı Genel Başkanı Sayın Özden Toker.  Hoş geldiniz efendim. Sayın Toker'in konferans konusu: Cumhuriyet Ailesi.  Sayın Toker aydınlanma ve çağdaşlaşma devrimlerimizin düşünüldüğü, karar verildiği ve uygulandığı bir evden, Pembe Köşkten, gelmektedir. Atatürk'ün sofrasında defalarca bulunmuş, Atatürk'le pek çok anıları olan, yaşayan tarih Sayın Özden Toker, bugün bizlere Cumhuriyet ailesini anlatırken, çocukluğunun Çankaya'sını, Ankara'sını, Atatürkle olan anılarını ve Cumhuriyetin ilk yıllarını da anlatacak.    Ben de sizlere Türkiye Cumhuriyetı'nin çağdaşlaşma projesi niteliğini anlatırken aileyi de ulusu da yapan kadının tarihteki yerine, Cumhuriyetin amaçladığı aileye, Atatürk'ün aile kurumu ve kadın hakları konusundaki düşüncelerine değinecek ve sözü Sayın Tokere bırakacağım. 

 

Bu yıl 86'ıncı yıldönümünü kutlayacağımız Türkiye Cumhuriyeti, 20. yüzyılın bir çok devrimsel atılımları içinde tek başarılı olanıdır.  Bu devrimin öncüsü, mimarı ve uygulayıcısı olan Atatürk, yalnız kendi ulusunun değil tüm uygar insanlığın kalıcı sevgi ve saygısını kazanan tek büyük kişiliktir. Evet 20. yüzyıla damgasını vuran devlet ve siyaset adamı Mustafa Kemal Atatürk'tür.  Neden?  Çünkü Atatürk Türkiye Cumhuriyetini, öyle ilkelere dayandırmıştır ki, bu ilkeler tüm çağdaş insanlığın özlemini çekegeldiği demokratik toplumsal düzenin, hem ulusal hem de uluslararası düzeydeki gereklerini karşılayacak niteliktedir.  Atatürk Türkiye'yi orta çağdan almış ve bugünkü modern çağa taşımıştır. Atatürk bu ilkelerle tam anlamıyla bir çağdaşlaşma projesi sergilemiştir. 

 

Bir toplumun içinde yaşayan insanlar arasında sayısız ilişkiler vardır.  Bunlar, ailenin kurulması, işlemesi, sona ermesi, kişinin mal edinmesi, ekonomik hayatın düzenlenmesi gibi binlerce ilişkilerdir.  Bu ilişkilerin belli kurallara göre işlemesi zorunludur.  İşte bu belli kurallara hukuk diyoruz. 

Osmanlı imparatorluğunun yönetim ve hukuk esasları İslam dinine dayandırılmıştı.   İslamiyet geliştikçe kendine özgü bir hukuk sistemi yaratmıştı. Türkler islam dinini kabul ettikleri zaman hukukun, inanca göre uygulanması egemendi. 

Orta Asya'da oldukça laik bir hukuk düzenine sahip olan Türkler, bir süre sonra İslam hukuk düzenini kabul etmek zorunda kalmışlardır.  Çünkü o zamanki şartlar bunu gerektiriyordu. 

 

Dine dayalı bu hukuk sistemine  şimdilerde şeriat deniliyor.  Şeriat aslında kurallar, yasalar demektir.  Şer kelimesi Arapça'da yasa demektir.  Şeriat da bu sözcüğün çoğulu olarak yasalar anlamına gelir.  İslam dininin şer-i-leştirilmesi başka bir deyişle, yaşamın türlü konularında, dinin özüne uygun, düzenlemenin nasıl olması gerektiğinin saptanması ve ona değişmezlik niteliğinin verilmesi, 'içtihat' yani 'yorum yapma' kapısının kapatıldığı 13'üncü yüzyılda olmuştur.  Yani 13'üncü yüzyılda dini kurallara değişmezlik verilmiştir. Demek ki şeriat, din olmak şöyle dursun, dinin 7-8 yüzyıl önceki yorumundan başka bir şey değildir.  Bu süre içinde yaşamın hareketliliğini durdurmak imkansız olduğundan, buna pek çok hile-i şeriye eklenmiştir. Yani (dinin yorumuna dayalı kuralların da hile yoluyla çevresinden dolaşma uygulaması) eklenmiştir.  Ama cahil bırakılan halk yığınlarına 'şeriat ' sözcüğü 'islam dini' anlamında sunulagelmiştir.

 

İşte bu şeriata dayalı Osmanlı hukukunda da bir yığın aksaklıklar vardır: Örneğin kadınlara tanınan haklar çok sınırlı idi: Kadınlar erkeklerle eşit haklara sahip değillerdi. Yönetime katılamazlardı. Ufak tefek bazı işler dışında istedikleri mesleğe giremezlerdi. 

Aile yaşamında erkekle aralarında eşitlik yoktu. 

Bir erkek 4 kadınla evlenebilir ve dilediği kadar da cariye tutabilirdi. 

Boşanma hakkı yalnız erkeğe tanınmıştı. Kız çocukları erkeğe nazaran daha az miras alırlardı.  Mahkemelerde iki kadın tanık, bir erkek tanık yerine geçerdi. 

 

Gerçekten de Cumhuriyet öncesinde Türk kadınları hemen hemen tüm haklarından yoksun bulunuyordu.  Erkek kadını aşağılık ve kendi iffetini kendisi korumaktan aciz bir yaratık olarak görüyordu. Erkek gibi kadının kendisi de buna inandırılmıştı. 

Kadın en erken yaştan beri kendi insanlık değerinin bilincinde olmayacak biçimde, koşullandırılıyordu: eksik etek, saçı uzun aklı kısa, kaşık düşmanı, şeytan vb sözcüklerle anılıyordu. Durum böyle olunca, kocası , kardeşi ya da babası kadını gözaltında tutmaktan, onun yüzünün, kolunun, bacağının iyice örtülü olmasını sağlamaktan kendinilerini sorumlu tutuyorlardı.  Kadın kocası ile birlikte sokakta yan yana gidemezdi. 

Erkek karısıyla birlikte dışarı çıksa bile, yolda onu hesaba katmadan önden yürürdü. 

Toplantılarda kadınla erkek bir arada bulunamazdı. Yani kadınlı erkekli bir yaşam tarzımız yoktu. 

Kadınların eğitim yolu aralandıktan sonra da, kız okullarındaki erkek hocalar harem ağalarından seçiliyordu. 

Tiyatrolarda kadın rolleri ya erkekler tarafından ya da gayrimüslim kadınlar tarafından oynanıyordu.  Kaldı ki tiyatroya gitmek uzun süre kadınlara yasaklanmıştı. 

Bu önyargılar ve kısıtlamalar, Osmanlı'nın yıkılış yıllarına kadar sürüp gitmişti.  

 

Cumhuriyet öncesinde Türkiye'de kadınlar erkeklerden ayrı bir dünyada yaşıyordu.  Kadınlar toplumsal yaşamın, üretim etkinliklerinin, dışında tutuluyordu.  Bu yaşam tarzı genel olarak kentlerde ve kasabalarda yürütülüyordu.  Toplumun %90'ının yaşadığı köylerde ise, kadınlar üretim yaşamında, dolayısıyla evin dört duvarı dışındaki toplumsal ilişkilerde, tarlada, bağda, pazarda yer alabildiği için kasabaya özgü kaç-göç, harem -selam ayırımı Türk köyünde yer etmemişti.  Kaldı ki Türk'lerin islamiyeti kabul etmeden önceki toplumlarında kadının yeri çok yüksekti. Kadının, insan topluluğunun yarısını oluşturduğunu bilen atalarımız, kadınla erkek arasındaki eşitsizliği neredeyse tanımıyordu. 

 

Eski Türklerde kaç-göç yoktu. Kadın erkeğe daima denkti. 

Evet, eski Türk'lerde kadın aile içinde en üstün yere sahip bulunduğu gibi, siyasal hayatta da büyük rol oynardı. Türk boy beylerinin eşleri onların vekili sayılır, kağanın eşi olan hatun ise hükümdarla birlikte bütün önemli işlerde ve yerlerde çalışırdı. 

Hal böyleyken İslamiyeti kabul eden Osmanlı'da dinsel hukukun yanlış yorumu, yani şeriat nedeniyle, yukarıda da söylediğim gibi, kadının pek çok hakkı kayboldu gitti... 

 

Mustafa Kemal Atatürk, ülkesinin her köşesinde hizmet vermiş, böylece bir çok toplumu, içinde yaşayarak, yakından tanıma olanağı bulmuştu. Ayrıca hem gördüğü öğrenim ve bildiği yabancı diller dolayısıyla, hem de Selanik, Manastır, Sofya, Viyana, Paris gibi Avrupa kentlerinde bulunmuş olması nedeniyle, gelişmiş toplumları da yerinde tanımıştı. 

Bu gözlemleri sırasında, aile yaşamına ve kadının gerek aile, gerekse toplum içindeki yeri ve değeri konusuna özel bir önem verdiğini biliyoruz.  Aile yaşamının en önemli ögesinin kadın olduğunu, kadınları geri bırakılan bir toplumun tutsaklıktan kurtulamayacağı kanısına vardığını da biliyoruz.

 

Atatürk, Osmanlı devletinin, toplum yaşamını çağın gereklerine göre düzenleyecek bir hukuk düzenine sahip olmadığını biliyordu.  O nedenle devrimleri yaparken, bireyleri kul olmaktan çıkarıp, yurttaş konumuna yükseltmeyi amaçlıyordu.

Bunun için laik nitelikte bir hukuk düzenini zorunlu görüyordu.  İşte o nedenle 17 Şubat 1926'da İsviçre medeni kanununa dayalı Türk Medeni Kanunu Atatürk'ün önderliğinde yürürlüğe konuldu.  Türk Medeni Kanunu aile yaşamını ve bireyler arasındaki ilişkileri düzenleyen en geniş kapsamlı kanundur. Türk medeni kanunu yukarıda saydığım, kadınlar aleyhindeki tüm aksaklıkları ve sakatlıkları ortadan kaldırarak aile yaşamını demokratikleştirmiştir.

Şöyle ki:  Erkek olsun kadın olsun, her yurttaşa eşini seçmek özgürlüğünü tanımıştır.  Böylece aile, karı ile kocanın gerçek arkadaşlığı ve kararlarda ortaklığı üzerine dayandırılmıştır. 

Medeni kanun kadına, kocasının tek karısı olma hakkını getirdiği gibi, boşanmayı isteme hakkını da tanıdı. Evlenme yaşını saptadı. Kadın ev dışında meslek yapma hakkına kavuştu. 

Miras hakkı ve çocuklar üzerinde velilik hakkı bakımından, kadını erkekle eşit hak düzeyine yükseltti.

Evlenmeyi kesinlikle devletin resmi görevlisi tarafından ve herkese açık bir nikahla yapılmasını zorunlu kıldı. 

Erkeğin birden çok kadınla evlenmesinin yolunu tıkadı. 

Aile kurumunu böylece, eşlerin dinsel inancından tamamiyle bağımsız  bir niteliğe kavuşturdu. 

 

Türk devrimi insanlığın tanık olduğu tek başarılı eğitim ve kültür devrimi oldu. Bu başarısının nedeni, demokratik eğitimi amaçlaması ve bunun gereklerini de yerine getirmesidir.  Demokratik eğitimin zorunlu gereği, eğitimde laikliktir

Laik olmayan eğitim düzeninde, herşeyden önce, ulusun en önemli yarısını oluşturan kadın nüfusun eğitimden, bilimden, demokratik kültürden pay almasına olanak bulunamaz.  Öte yandan ancak laik eğitim, Atatürk'ün belirttiği gibi ulusal kültürü uygar ilkelerle ve özgür düşüncelerle donatıp güçlendirebilir.

 

Atatürk'ün önderliğinde gerçekleştirilen Türk devriminin ve onun ürünü olan Türkiye Cumhuriyeti'nin, üzerine kurulduğu ilkeler, tümüyle bir uygarlık projesi oluşturacak değerdedir.  20. yüzyılda iktidarda oldukları sürece, yüz milyonlarca insanın önderi gibi görünen nice siyaset adamı ardında düş kırıklıkları ve yıkımlar bıraktığı halde, yalnız M. K.  Atatürk'tür ki hem ulusunun hem de uygar insanlığın eksilmeyen saygı ve sevgisini elde etmeyi başarabilmiştirÇünkü en görkemli yapıtı olan Türkiye Cumhuriyeti, özgürlük ve bağımsızlık aşkıyla yurt sevgisinin ve bilimsel kafa yapısının bileşimi üzerine dayalıdır. Türkiye Cumhuriyeti'nin tüm gücü, onuru ve uygar insanlık ailesi içindeki saygınlığı, bu özelliğinden kaynaklanmaktadır.

 

Tüm güçlükleri ve sorunları ise, dahili ve harici sömürücüler tarafından, bu ilkelerden uzaklaştırılmak istenmesinden ileri gelmektedir.  Her yıldönümünü kutlarken, Cumhuriyet'imizin bu gerçek temellerini tüm yurttaşların bilincinde tazelemek,

uygar insanlığa bu özelliğini her olanakta sergilemek, içerde de dışarda da gücümüzü, onurumuzu, saygınlığımızı arttıracak çok yerinde ve yararlı bir davranış olacaktır.  Cumhuriyet kurumlarının değerini bilmek de, insanlık tarihinin bugüne kadar kaydettiği 2-3 büyük dahiden birisi olan Atatürk'ün değerini bilmek te, Türk ulusunun uygar insanlık gözünde saygınlığını arttırmaktadırBu değerleri anlamamış olmak, bir insan için de, bir ulus için de yalnızca yüz karasıdır.,,

 

4.1- Konuşmacının özgeçmişi (original tekst): Dr.Serpil Şen HE-ADD Hessen Yönetim Kurulu

 

Atatürk'ün en yakın silah ve çalışma arkadaşı, Kurtuluş Savaşı'nın İnönü kahramanı, Lozan'ın usta diplomatı, Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı, Cumhuriyetimizin ilk başbakanı, ikinci Cumhurbaşkanımız, çok partili demokrasi denemesinin mimarı, sonra ana muhalefet lideri…Şevket Süreyya Aydemir'in deyimiyle "Tek Adam- Atatürk'`ten sonraki "İkinci Adam"…Çok sevdiği ulusunun kısa ve sıcak betimlemesiyle, "İsmet Paşa"… Bugünkü konuğumuz da İsmet Paşa'mızın kızı İnönü Vakfı Başkanı Sayın Özden Toker.

 

Sayın Tokeri tanıtmadan önce, genç kuşağın tanıması için,  kısaca İsmet İnönüyü tanıtalım:

İsmet İnönü, 1884 yılında İzmir'de doğdu. İlk ve orta öğrenimini Sivas'ta tamamladı. Bir yıl Sivas'ta Mülkiye İdadisi'nde okuduktan sonra, İstanbul'daki Mühendishane İdadisi'ne gitti. 1901'de Mühendishane-i Berri-i Hümayun'a (topçu okulu) giren İsmet İnönü, bu okulu  topçu teğmeni olarak bitirdi. Sonraki yillarda Erkân-ı Harbiye Mektebi'ni birincilikle bitirerek kurmay yüzbaşı rütbesiyle Edirne'deki 2. Ordu'nun 8. Alay'ında bölük komutanlığına atandı.

Birinci Dünya Savaşı sırasında Kafkas Cephesi'nde Kolordu Komutanı olarak Atatürk'le birlikte çalıştı ve yıllardır süren dostlukları ile devletin geleceği hakkında ortak fikirleri gelişti.

23 Nisan 1920'de açılan Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne Edirne milletvekili olarak katılan Albay İsmet Bey, Garp Cephesi Komutanlığı görevine getirildi. Kuruluş aşamasındaki düzenli ordu ile Çerkes Ethem ayaklanmasının ve iç isyanların bastırılmasında etkin rol oynadı. Ocak ve Nisan 1921'de I. ve II. İnönü savaşlarında Yunan ilerlemesini durdurdu. İnönü zaferleri, Ulusal Ordu'ya güven duyulmasını sağladı, Ulusal Kurtuluş Hareketini yürütenlere moral ve güç verdi.

Sakarya Meydan Savaşı ve Büyük Taarruz'dan sonra kazanılan zafer üzerine Mudanya Ateşkes toplantısında Büyük Millet Meclisi'ni temsil etti. Lozan Barış Konferansı'na Dışişleri Bakanı ve Türk heyeti başkanı olarak katıldı.

Görüşmeler sırasında Ulusumuzun çıkarlarını titizlikle savunan ve koruyan İsmet İnönü, 24 Temmuz 1923'te Türkiye Cumhuriyeti'nin bağımsızlığının ve egemenliğinin tanınmasını sağlayan Lozan Antlaşması'nı imzaladı.
Cumhuriyetin ilânından sonra 1923-1924 yıllarında ilk hükûmette Başbakan olarak görev aldı, aynı zamanda Halk Fırkası Genel Başkan Vekilliği'ni üstlendi. 1934'te Soyadı Yasası çıktığında Atatürk'ün verdiği İnönü soyadını alan İsmet Paşa, Başbakanlık görevini 1924-1937 yılları arasında da sürdürdü.

Atatürk'ün ölümünden sonra 1938 yılında, Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından Türkiye'nin ikinci Cumhurbaşkanı olarak seçildi.
İkinci Dünya Savaşı sırasında Türkiye'yi savaş felâketinin dışında tutmayı başardı. Savaştan sonra çok partili siyasi rejime geçilmesinde en büyük destek oldu. 1950 genel seçimlerinden sonra CHP iktidarı Demokrat Parti'ye bırakırken, İsmet İnönü de Cumhurbaşkanlığı'ndan ayrıldı ve 1960 yılına kadar Ana Muhalefet Partisi Genel Başkanı olarak siyasi yaşamını sürdürdü.

27 Mayıs harekâtından sonra Kurucu Meclis üyeliğine seçildi ve 10 Kasım 1961 tarihinde Başbakanlığa atandı. 1965 yılında bu görevden ayrıldıktan sonra milletvekili olarak siyasi yaşamını sürdürdü. 1972'de Parti Genel Başkanlığı ve milletvekilliğinden istifa ederek, 25 Aralık 1973'de ölünceye kadar Anayasa gereğince Cumhuriyet Senatosu tabii üyeliği görevinde bulundu.

1916 yılında Mevhibe Hanım'la evlenen İsmet İnönü üç çocuk babasıydı. 25 Aralık 1973'te ölen İnönü 27 Aralık'ta devlet töreni ile Anıtkabir'de toprağa verildi.

Atatürk'ün yakın çalışma arkadaşı, Türkiye Cumhuriyeti'nin ikinci Cumhurbaşkanı Ismet Inönü`nün anısını yaşatmak; ondan kalan belge ve eşyaları toplayıp korumak, araştırmacıların yararlanacakları duruma getirmek ve bunları gelecek nesillere aktarmak amacıyla 22 Şubat 1983 tarihinde  merkezi Ankara`da bulunan İnönü Vakfı kurulmuştur.

 

Laik, uygar, çağdaş bir Türk kadını olarak, pek çok konuda örnek oluşturan merhum İsmet İnönü`nün eşi merhume Mevhibe İnönü, ailenin tarihinin korunması konusunda  aldığı notlar, sakladığı eski resimler, üniformalar, silahlar, belgeler, mektuplar, nişanlar, aksesuarlar, kısacası titizlikle koruduğu "yakın tarih" sayesinde Pembe Köşk "müze-ev" kimliğiyle halkın hizmetine sunulmuştur.

 

Vakfın başında bugün İnönü ailesinin kızları ve bugünkü etkinliğimizin konuğu Özden İnönü Toker Hanım bulunuyor. T.C'nin 2. Cumhurbaşkanı İsmet İnönü'nün kızı Özden 1930 yılında Ankara Pembe Köşk'te dogdu. İlk, orta, lise tahsilini Devlet okullarında tamamladı. Yükseköğrenimini Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Cografya Fakültesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümünde tamamladıktan sonra Edinbourg Üniversitesinde lisans üstü öğrenim gördü. 1955 yılında Gazeteci-Yazar, Senatör Metin Toker'le hayatını birleştirdi. 3 çocuk ve 7 torun sahibidir. 1983 yılında İsmet İnönü'nün anısını yaşatmak ve özellikle Atatürk Cumhuriyetinin devrimlerini, başarılarını genç kuşaklarla paylaşmak üzere kurulan İnönü Vakfı'nın, Mevhibe İnönü'nün sağlığında Başkan Yardımcısı olarak çalışmalarına başladı. 1992 yılından beri de İnönü Vakfı Başkanlığı görevini yurt genelinde ve değişik Üniversitelerde Cumhuriyet dönemi ile ilgili yayınlar, araştırmalar, sergiler, konferanslar yaparak yürütmektedir.

Yasayan tarih, cumhuriyetimizin canli tanigi Sayin Özden Toker Hanimefendi`yi vakıfla ilgili calismalarini dinleyerek bilgilenmek ve  Atatürk ve “Cumhuriyet Ailesi” ile ilgili anilarini bizzat kendi agzindan duymak üzere Istanbul`dan Frankfurt`a davet ettik.

Konuğumuza tekrar hos geldiniz diyerek sözü kendisine birakmak üzere kürsüye davet ediyorum. Buyrun efendim.

 

4.2- Konuşma (özet): Özden Toker  

 

“Sevgili dostlar,sevgili gençler. Sizlerle beraber olmak, anıları paylaşmak büyük mutluluk. Biz hepimiz Cumhuriyt çocuklarıyız. Ben hem Atatürkü görmek tanımak mutluluğunu, hem de onu yitirmemizin acısını yaşadım”

Atatürk çocuklarla konuştuğu zaman onların soru sormalarıni isterdi, “sorun öğrenin” derdi, “sormak değil bilmemek ayıptır,aklınıza ne gelirse sorun”.

Inönü ailesinin dört çockları olmuş, ilki iki aylık bebek iken ölmüş. Erdal ve Özden isimlerini Atatürk vermiş.

“Erdal küçükken babasının her soruluşunda annesini daha çok sevdiğini söylerdi. İsmet Inönü hediyeler vererek onun fikrini değiştirmeye çalırdı, fakat her defa aynı yanıtı alınca, “riyakar değil, aferin” değerlendirmesini yapmıştı”.

 

Özden doğduğu zaman İnönü görev dolayısıyla uzaktaymış, ilk haberi veren Prof.Dr.Afet hanım “size benziyor” dediğinde o “anlıyorum, çocuk hiçbirşeye benzemezken babaya benzetilir, sonra biraz güzelleşince annesine benziyor derler” karşılığını vermiş.

 

1924 de  İ.İnönü satın aldığı Pembe Köşk Çankaya’daki Atatürk’ün evine yakınmış. O nedenle zaman zaman Atatürk haber gönderip 10-20 misafiri ile yemeğe gelirmiş, bu yemeklere Profesörler, spesialistler katılır, birlikte ülkenin ciddi konuları konuşulur, çözüm getirilir, kararlar verilirmiş. M.K.Atatürk genelde önce sofradakilerin fikirlerini alır, en sonra kendi fikrini söylermiş. Orada alınan kararlar çok defa kesin kararlarmış, tekrar tartışılmaya getirilmeleri gerekmezmiş. Bir gün Atatürk  üç yaşındaki Ülkü’yü getirir, büyük sofrada Ülkü ve Özden bikaç defa birlikde otururlar. Ağabeyleri bu mutluluğa erişememişler.

 

“Atatürk etrafındaki insanlara hep ilgi gösterirdi”. Bir gün Atatürk sorar Özden’e, büyüyünce ne olmak istediğini, o da hazırol vaziyete geçip “öğretmen” der. Atatürk sevinir, “ne öğrendikse öğretmenlerden öğrendik” der. Ülkü’ye de sorar ne olmak istediğini, o “bale” der. Atatürk gene sevinmiştir, bir sanatçı yetişeceği için..

 

“Atatürk kadın erkek eşitliğinin gerekliliğini savnurken, “bir toplumun yarısı eğitilmezse o toplum hiçbir gelişme gösteremez” diyordu. Latife hanım ile Mevhibe hanım iyi dosttular.  Atatürk- Latife hanım beraberliği kısa sürdü. Birliktelik yürümeyince Ismet Inönü’ye sen Latife hanımla ilgilen diye rica etmiş”.

 

“22 şubat 1927 deki Balo Çankaya’da Pembe Köşk’de yapılıyor, bu baloya Büyük Elçiler de davetliler. O gün soğuk karlı, buzlu bir gündür, her yer buz tutmuş, otomobiller Çankaya’nın yokuşunu çıkamıyorlar, bazı hanımların ayakkabıları buza saplanıp kalıyor, fakat davetliler geliyorlar ve ayakkabıları buzdan zarar gören bazı hanımlar yalınayak dansediyorlar. O zaman bir inanış oluşmuş, Atatürk’le danseden mutlak eş bulur evlenir,yaveri ile danseden ise bekar kalırmış. Bu Ankara’da yapılan ilk balodur, sonraki balolar Ankara Palas’da yapılılırdı. Pembe Köşk alındığında alt katta iki odası, üst katta iki odası vardı.  Köşk 1925 de tamir görmüş, perdeler,eşyalar Atatürk tarafından hediye edilmiştir ve bugün hala durur”.

 

Eskiden Pembe Köşkü ziyaret eden okul çocukları “ne iyi” derlermiş, şimdikiler ise “sıkılmadınız mı eski eşyalardan ?” diye soruyorlarmış.

 

Atatürk vasiyetinde eğitimlerini tamamlasınlar diye İnönü çocuklarına para bırakmış,. Bu para kullanılmamış, fakat varlığı onlara devamlı sorumluluk duygusu vermiş.

“Mevhibe hanım evleninceye kadar bir Osmanlı kızı olarak yetiştirilmişti. İsmet’e sevgisi ve saygısı onu batılaştırdı fakat o hem geleneklerine bağlı hem de çağdaş bir insan kadı. Evde din dersi bile vardı, ancak din inancı ve terbiyesi hiçbir zaman göstermelik değildi”.

 

“Anne’min hastabakıcı diploması vardı, şeker hastası olan babama Insulin injeksiyonunu o yapardı. İsmet İnönü de geleneksel bir aile ortamından geliyordu, fakat Atatürk’e sevgisi onu batılı bir senteze ulaştırmıştı, devrimlere bağlıydı. İnönü ailesi hep orta halli bir Türk ailesi olarak kaldı. İsmet İnönü çocuklarını en iyi şekilde ülkeye faydalı insanlar olarak yetiştirmeye çalıştı. Ağabeyler öğrenim için dış ülkelere (ABD) gittiler, İnönü Ömer’e (iki yıl dış ülkede bulunuyor) 200, Erdal’a ( daha uzun süre dış ülkede) 400 mektup yazmıştı. Mektuplarında çalışmaya çok önem verirdi. Kendisi askeri rüştiyede matematikten sınıfta kalmış, bu onda kamçılama etkisi yapmış,sonra çalışmış ve çok başarılı olmuş. Kendini sınıfta bırakan öğretmeninin ismi Ömer’miş, İnönü onu sevdiği için büyük oğluna Ömer ismini koyuyor. Çocuklarının şımarık olmalarından çok korkardı. Verdiği emekler neticesi çocukları şımarık olmadılar. Onlara doğru söylemelerini, “doğru insan olmazsanız hayat bana zehir olur” diyerek aşılamaya çalıştı. Amerika’ya giden çocuklarına orada çalışkan başarılı insanların çalışkanlıklarını örnek almalarını vatana hizmetin önemi yönünden önerdi. Erdal’a “akademikere bilim adamına ihtiyacımız var,seçkin bilim adamı ol” derdi”.

 

Prof.Dr. Erdal Inönü gerçekten internasyonal değerde bir fizik bilim adamımız oldu.

Küçük bir anı: Güler yüzlü Erdal İnönü Stuttgart ADD’da davetli olduğu bir konuşmada özgeçmişi okunurken, “6 haziran 1926 da İsmet İnönü oğlu olarak doğdu” denilince itiraz etmiş, “ben İsmet ve Mevhibe oğlu olarak doğdum”  demiş.

 

“İnönü 1950 de partisi seçim öncesi “iktidarda değil itibarda kalmak önemli” derdi.

“Inönü ailesi hep borçtan, borca girmekten korkmuştur. İsmet Inönü Son günlerinde çocuklarını çağırıp onlara ayrı ayrı  “annenize iyi bakın”  demişti”.

 

Sorular ve yanıtlar’dan özetler:

Inönü subayken görevle Yemen’e gittiğinde orada ilk defa opera müziği taş plaklar satın alır.

Sonra müzikle ilgilenir, viyolensel dersi alır. Mevhibe hanıma 30 altın vererek bir piyano satın alır armağan eder, piyano dersi aldırır. “Görevle evden ayrı zamanlarında yazdığı mektuplarında hanımına piyanoda ilerleyip ilerlemediğini sorar, çalışmasını önerirdi”.

 

Eğitimsiz belediye reislerinin görev almalarına karşı ne yapılmalı sualine yanıt:

“Eğitimli gençlerin politikaya ilgi göstermeleri çok önemli, ancak bu şekilde eğitimsiz insanların belediye reisliğine seçilerek ülkeye zarar vermeleri önlenmiş olur”.

 

Türkiyenin tasviye edilmekte olduğu dönemde ne tavsiyede bulunurdu? Sualine yanıt: “Gençlere ulaşıp onlara Atatatürk ilkelerini ve ilkelerin önemini anlatmak”.

 

  Baykal’in politikasını doğru buluyor mu? Sualine diplomatik yanıt:

“Politik konuşma yapmak istemiyorum, ancak eğer bir genç olarak politik hayata atılmak istiyorsanız onu örnek almayınız derim”.

 

İsmet İnönü’nün çok ünlü öngörülü sözlerinden biri: “...ülkede namusluların en az namussuzlar kadar cesur olması gerekir” sözü, günlük yaşamın birçok alanında insan haklarının savunulmasından başlayıp laik Cumhuriyetimizin, bağımsızlığımızın korunması ve devamı, v.b. için hep gereksinim duyulan şeydir. Bu söz değerini hiç kaybetmiyecektir.

 

Devrimler ve onların getirdiği çok büyük kazanımlar bugünün generasyonlarınca önemsenemiyor. Bugünkü birçok mutluluğumuzu o reformlara borçlu olduğumuzun bilincinde olmalıyız ki o mutluluklarımızdan birgün yoksun bırakılmıyalım.

 

Yemek sofralarında geçmişin anlatılmasından çok ileriye dönük konular konuşulurdu.Bu nedenle Lozan üzerinde kısmen az konuşulmuş. Ismet Inönü birinci gidişinde kapitülasyonların kaldırilması konusunda Ingilizlerin itirazi nedeniyle anlaşmaya varılamayınca, geri döner. İkinci gidişine eşini de götürmek ister, Atatürk’den izin almak istediğinde O isteği çok olumlu karşılar ve “ böylece yabancılar da uygar Türk kadını tanımış olurlar” der.

Annelerinin anılarında Lozanda üç odalı bir yerde kaldıkları, her bir oda için 10 lira Türk devleti tarafindan ödendiği, yemek masraflarının kendileri tarafından karşılandıği yazılıdır.

 

“İnönü prensip olarak yabancılarla yapacağı her görüşmeye onlarla ilgili onların lisanındaki gazetelerin haber ve yorumlarını öğrenmiş olarak giderdi. Kendisi iyi ingilizce de bilmesine rağmen, Bülent Ecevit’le onun tercümanlık yapmasından faydalanmak için iyi kontağı olmuştu. Ecevit ailesi ile İnönü ailesi arasında medeni iklişkiler hep sürdürülmüştür”.

 

Bir anı gene Prof Erdal İnönü üzerine: kendisi Ortadaoğu Teknik Üniversitesinde öğretim görevlisi iken, öğrenciler bir türlü çözemedikleri bir fizik problemini ona sorarlar. O “bu problemin üç çözüm yolu var, kısa,orta ve uzun yol” der. Önce kısa,sonra orta yolu denerler. Sonunda ancak uzun yol çözüm anlatılınca anlamaya başlar öğrenciler.

 

Konuşmalar, sualler ve yanıtlarla ilgili dinleyici özetlemesi: Mak.Y. Müh. U. Kabartaş

Joomla templates by a4joomla