Değerli konuşmacımız sayın Can Ataklı, değerli dernek başkanları, değerli medya mensupları, değerli atatürkçü konuklar ve sevgili gençler; hepinizi saygı ile selamlıyorum.  Hepiniz bugünkü etkinliğimize hoş geldiniz.

Bugünkü konumuz ’Cumhuriyetimiz 90’ıncı yılına girerken Türk medyası’.  Konuşmacımız da Vatan gazetesinin Atatürkçü yazarlarından sayın Can Ataklı.  Sayın Ataklı Frankfurrt’umuza hoş geldiniz.

Değerli konuklar,

28 Ekim’de yine bu salonda Cumhuriyetin 89’uncu yılında Türk medyası konulu bir konferans düzenlemiştik.  O konferanstaki konuşmacımız olan sayın Uğur Dündar, buharlaşan medya mensuplarından söz etmişti.  Gerçekten de geçtiğimiz son 10 yıl içinde bazı önemli medya mensuplarının  medyadan birer birer uzaklaştığını gördük.  Bazıları ilke değiştirdi yandaş oldu, bazıları susturuldu, bazıları tutuklandı; hapiste çürütülüyor, bazıları da isyan ederek, örneğin Vural Savaş, kalemini kırdı attı yani medyayı terkettiAma bütün bunlara rağmen medyada mücadelesine devam eden değerli medya menuplarıız var.  İşte bu değerlerden birisi de Sayın Ataklı…


Son konferansımızda ben sizlere Kurtuluş Savaşı sırasındaki mütareke basınndan sözetmiş ve biraz Kurtuluş Savaşı’ndan biraz da Demokrat Parti’den sözederek , sizi  27 Mayıs ihtilaline kadar getirmiş ve orada birakmıştım.  Bırakmıştım ama buharlaşmalardan hiç söz etmemiştim.  Buharlaşma o zaman da vardı, ondan sonraki zamanlarda da vardı; şimdi de var.   

 

Birinci Dünya Savaşı sonunda imzalanan Mondros Mütarekesiyle yani Mondros  Anlaşmasıyla birlikte ülkemiz tamamiyle düşman işgali altında kalmış ve yurdumuz parçalanmıştı. İşgal altındaki İstanbul’da,  o zamanki basının bir bölümü işgalcilere ve büyük devletlere şakşakcılık yapıyordu.  Milli Mücadele tarihimizde bu olay bir yüz karasıdır.  Bu şakşakçılara, bu yağcılara biz mütareke basını diyoruz.  Bu mütareke basını ne yapıyordu?  Batılı devletlere karşı direnme gücümüzün olmadığını, onlara karşı gelip bağımsızlık istemenin çılgınlık olduğunu, bu nedenle de boyun eğmemiz gerektiğini  telkin ederek her türlü direnişi yok etmeye çalışıyorlardı.  Bunlar resmen vatan haini idiler. 

 

Kimdi bu hainler? Başta İç İşleri Bakanlığı da yapmış olan yazar Ali Kemal; Kurtuluş Savaşı’nı alaya alan, Mustafa Kemal’le alay eden Refik Hakit Karay, ve İngilz hayranı Refii Cevat Ulunay

 

Ali Kemal’i yakaladılar; İstanbul’dan Ankara’ya götürürlerken İzmit civarında halk onu linç ederek buharlaştırdı.  Diğer ikisi Cumhuriyeti benimsedi ve affedildi ve Cumhuriyet sevgisiyle yazarlık yapmaya devam ettiler.

 

Kurtuluş Savaşına hainlikleri nedeniyle karşı çıkanların büyük bir bölümü Cumhuriyeti benimsedi.  Atatürk’e saygı ve minnet duydu.  Yurt dışına kaçanların bir bölümü Cumhuriyete karşı cepheler kurdu. Gazeteler çıkardılar.  Yalan ve iftira dolu yazılar yazdılar, kitaplar çıkardılar.  Ülkede kalanlar ise susup yeraltına çekildiler, Gençlerin kulaklarına Atatürk karşıtı, Cumhuriyet karşıtı yalan, iftira, saptırma ve çarpıtmaları fısıldadılar

 

Bu çabalar Cumhuriyet kurulduktan sonra da devam etti.  Basına ilave olarak cami cemaatleri de medya oldu.  Atatürk ve Cumhuriyet düşmanlığı cami cemaatlerinde de yıllarca devam etti. Hala da devam ediyor.   Hatta daha büyük yalanlarla ve iftiralarla devam ediyor.  Tek parti döneminde, çok güçlü bir şair olan Necip Fazıl Kısakürek de, Büyük Doğu ve Ağaç dergilerinde çıkan yazılarıyla, İsmet İnönü’ye ve Cumhuriyet Halk Partisi’ne şiddetli muhalefet yaptı.

 

Değerli konuklar;

 

Şimdi ben sizleri Türkiyenin çok partili sisteme girmesi ve medya mensuplarının bu dönemde neler çektiklerini, özetleyerek 2000 yılına kadar getireceğim ve ondan sonra sözü değerli konuşmacımız sayın Can Ataklı’ya bırakacağım.

 

İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesiyle dünyadaki genel eğilim doğrultusunda bazı gazeteler çok partili demokrasiye geçmenin gerekliliğinden söz etmeye başladı.  Cumhurbaşkanı İnönü de demeçlerinde Türkiye’nin geniş bir demokrasiye geçeceğini vaat etti.  Bu gelişmeler gazetelerdeki muhalefeti arttırdı. Özellikle Tan gazetesi en sert muhalefetin simgesi oldu.

 

Celal Bayar ve arkadaşları, Demokrat Patiyi kurdular ve 1946’da çok partili döneme geçildi. Seçim hazırlıklarıına girilirken basın özgürlüğü açısından umutlu bir hava belirdi. Çok partili dönem’in 1946 ile 1960 yılları arasında, medyadaki önemli gazeteleri  Cumhuriyet, Hürriyet, Milliyet, Tercüman, Yeni İstanbul, Dünya, İstanbul Ekspres, Yeni Sabah, Zafer , Ulus gazeteleri ve Marko Paşa isimli dergidir.

 

Sabahattin Ali ve Aziz Nesin tarafından, 25 Kasım 1946 tarihinde yayımlanmaya başlanan  Marko Paşa, Türk basın tarihine en yüksek tirajlı yayınlardan biri olarak kaydedilen bir mizah dergisidir. Derginin siyasal düzlemlere uzanan eleştirel içeriği ve 60.000'lere ulaşan tirajı, siyasi iktidarlarn baskılarına neden oldu. Sürekli kapatılan dergi, birinci sayfasından “Ne gün fırsat bulursa o gün çıkar, çıktığı gün saat 8 ile 9 arası satılır, 9'da toplamaya başlarlar.” şeklindeki açıklama yazılarıyla dikkati çekmiştir.  Dergi daha sonra kapanmış ve kapandıkça isim değiştirerek tekrar çıkmaya devam etmiştir. Her yeni çıkışta aldığı isimler; sırasıyla Merhum Paşa, Malum Paşa, Yedi-Sekiz Hasan Paşa, Öküz Paşa, Bizim Paşa, Ali Baba ve Medet (yani hilfeee) gibi adlarla yayınına devam etmiştir.  Derginin Sabahattin Ali ve Aziz Nesin’den sonraki en önemli yazarı Rifat Ilgaz’dır.

 

14 Mayıs 1950 seçimlerini kazanan Demokrat Parti, basın özgürlüğünü sağlamayı da programına aldığı için basından geniş destek gördü. DP iktidarının ilk yılları basının mutlu dönemidir. Bu dönemde tutuklanan gazeteci yoktur. Basınla hükümet arasındaki “balayı” olarak nitelendirilen bu dönem, Kore Savaşı konjonktürü ve ekonomide artan bunalımların etkisiyle, kısa sürede sona erdi. 1954’ten sonra hoşgörüsüz ve sert bir tavra yönelen Demokrat Parti bir dizi yasa çıkardı:

Bu yıllarda gazetecilik yapan kişiler, Türk basının önemli isimleridir: Emil Galip Sandalcı, Abdi İpekçi, İlhan Selçuk, Çetin Emeç, Çetin Altan, Nezih Demirkent, Hasan Pulur, Nail Güreli, Orhan Koloğlu, Hıfzı Topuz, Metin Toker, Recep Bilginer, Mustafa Ekmekçi, Doğan Hızlan ve Orhan Erinç,

 

Bu sırada Halkçı gazetesinin, yaşı yetmişi aşan yazarı Hüseyin Cahit Yalçın’ın, tutuklanması büyük tepkilere neden oldu. Bütün gazetelerde ak saçlı Yalçın’ın sivil polislerin arasında cezaevine götürülürken çekilen fotoğrafı yayınlandı. Yurt içinde ve yurt dışında artan tepkiler üzerine Yalçın, Şişli Çocuk Hastanesi’ne gönderildi ve burada cezasını tamamladı.

 

Kıbrıs sorunu nedeniyle Türkiye ile Yunanistan arasında gerginliğin yaşandığı bir dönemde, öğleden sonraları çıkan İstanbul Ekspres gazetesi, büyük manşetlerle, 6 Eylül’de “Selanik’te Atatürk’ün evine saldırı olduğu haberini yayınladı. Taksim meydanında toplanan halk, galeyana geldi. Beyoğlu, Galata, Harbiye ve Şişli’de Rumlara ait ne kadar mağaza ve dükkân varsa hepsinin vitrinleri parçalandı, mallar sokaklara döküldü, yağmalandı. Ardından sıkı yönetim ilan edildi ve medyaya bir sürü yasaklar geldi. Bu yasaklardan sonra her gün sıkıyönetimden telefonla gazetelere yeni yeni yasaklar bildirildi. Sıkıyönetim Komutanlığınca, bu yasaklara uymadıkları gerekçesiyle Ulus ve Medeniyet gazeteleri süresiz, Hürriyet, Hergün, Tercüman, Milliyet ve Dünya gazeteleri ise 15 gün süreyle kapatıldı.

 

1956 yılında basın özgürlüğünü kısıtlayan iki yasa daha çıkarıldı  ve gazeteler ekonomik baskı altına alınmaya çalışıldı. 1957’de gazete ve dergi kâğıtlarının dışarıdan ancak devlet tekelince alınması, 1958’de ise resmî ilan ve reklamların devlet tekelinden dağıtılmasına başlandı.  Bu uygulamaya dayanarak, ilan ve reklamlar dağıtılırken tiraj ve abone sayısı dikkate alınmaksızın, Demokrat Parti iktidarının organı gazeteler birinci, DP iktidarını destekleyenler ikinci, tarafsızlar üçüncü kategoriye alındı. Ulus, Dünya ve Yeni Gün gibi muhalefet gazetelerinin adları ilan listesinden çıkarıldı. Kağıt dağıtımında da aynı uygulama uygulandı. Bu dönemde iktidarın kolladığı gazeteler için “besleme basın” kavramı kullanılmaya başlandı. Besleme basının şimdiki ismi biliyrsunuz;  yandaş basın.

 

1954–1960 yılları, Türk basın tarihinde sonu gelmeyen davalarla dolu bir dönemdir. Yalnız dört yıllık süre içinde 1161 gazeteci hakkında kovuşturma yapılmıştır, bunlardan 238’inin mahkûmiyetine karar verilmiştir. Dikkat edin gazeteciler tutuklanıyor, yargılanıyor ve mahkum edilip cezalarını çekiyorlar.  Şimdikiler gibi, yargılanmadan yıllarca hapiste çürütülmüyorlar. 1959–1960 yıllarının gazetelerini, duruşma haberleri ve tutuklanan gazetecilerin resimleri kaplar.

 

Gazetelerin her gün tekzip yayınlamak zorunda bırakıldığı bu dönemde, yayın yasağı giderek artar. Savcılıklar her gün gazetelere yeni yayın yasakları gönderir. CHP’nin gittikçe şiddetlenen muhalefeti karşısında 27 Nisan 1960 tarihinde Tahkikat Komisyonu kurulur. Yasağa uymayan gazete ve dergilerin basımı ve dağıtımı önlenir. Yayın yasaklarına uymayan gazeteler kapatılır. Tabii bu arada öğrenci olayları başlar; Harbokulu öğrencileri yürür,  28 Nisan’da Siyasal Bilgiler Fakültesi kurşunlanmıştır.

 

DP, büyük kentlerde başlayan üniversite gençliğinin protestoları karşısında İstanbul ve Ankara’da sıkıyönetim ilan eder. Bu ortamda bazen, ancak gece yarısına doğru nöbetçi mahkemelerden elde edilen yasaklama kararlarıyla gazete manşetleri kazınır, sütunlar ertesi gün bembeyaz çıkardı. 27 Mayıs’a işte böyle bir havada gelindi.

 

27 Mayıs 1960 günü Milli Birlik Komitesi’nin silahlı kuvvetler adına yönetime el koymasıyla Türkiye’de yeni bir dönem açıldı. Basın  yani medya yasakları kaldırıldı. Yassıada duruşmaları, Adnan Menderes’in, Hasan Polatkan’ın ve Fatin Rüştü Zorlu’nun idamı derken 11 Şubat 1961’de Adalet Partisi kuruldu.  Sivil idareye geçildi ve 15 Ekim 1961’de seçim yapıldı. İlk defa CHP - AP koalisyonu kuruldu. 1964’de Demirel AP’nin genel başkanı oldu ve milletvekili olmadığı halde AP’sini birinci parti yaparak tek başına hükümeti kurdu. Ardından 1968 öğrenci olayları, sağ sol kavgası ve 12 Mart 1971’de askeri muhtıra ile AP hükümeti düşürüldü.

 

12 Mart 1971’de komutanların muhtırasıyla Adalet Partisi’nin iktidardan uzaklaştırılmasına yol açan bunalımla Türkiye sıkıntılı bir ortamda girdi. Yeni hükümeti kurmakla görevlendirilen Nihat Erim’in güvenoyu almasının üzerinden üç hafta bile geçmeden 11 ilde sıkıyönetim ilan edildi. Cumhuriyet ve Akşam gazeteleri 10 gün süreyle kapatıldı. Ardından da Ant dergisi ile Bugün ve Yeni Sabah gazeteleri süresiz olarak kapatıldı.

 

1972 itibariyle sıkıyönetimin değişen sürelerde gözaltına aldığı gazeteciler şunlardı: “Altan Öymen, Oktay Kurtböke, Uluç Gürkan, İlhami Soysal, Ali Sirmen, Turhan Selçuk, Yaşar Kemal,  Doğan Avcıoğlu, Uğur Mumcu, İlhan Selçuk, Çetin Altan.”  Cezaevlerindeki gazeteci ve yazarlar için 13 yıla varan oranlarda hapis cezası istendi. Askeri rejim, 14 Ekim 1973’te yapılan seçimlerle sona erdi.

 

14 Ekim 1973’te yapılan genel seçimlerle Türkiye’de siyasal ortam normale döndü. Önce genel af çıkartıldı. Bu dönemde sık sık hükümet değişiklikleri yaşandı. Bu dönemdeki terör olaylarının korkunç bir bilançosu vardır. Bu bilançodan gazeteciler de yani medya da paylarını almışlardır. Birçok gazetecinin saldırıya uğradığı dönemin en önemli cinayeti Abdi İpekçi’nin öldürülmesidir. Abdi İpekçi 1 Şubat 1979 tarinde öldürüldü. İki gün önce İpekçi cinayetinin 34’üncü yıldönümü idi.  Ancak İpekçi cinayeti de dâhil olmak üzere bu cinayetlerin çoğunun üzerindeki karanlık perde hala aralanamadı.

 

14 Ekim 1973’de yapılan seçimlerle, tekrar koalisyon hükümetleri, Milliyetçi Cephe hükümetleri, siyasetteki istikrarsızlık, terör, dış baskılar, ekonomik gerileme, 70 sente muhtaç olduğumuy yıllar, hergün ortalama 20 öğrencinin oldürülmesi ve sonuçta 12 Eylül 1980 darbesi… 

 

12 Eylül’e işte böylesine huzursuz, güvensiz ve kanlı bir havayla gelindi. 12 Eylül 1980 sabahı Kuvvet Komutanları tarafından ülkenin yönetimine el konuldu.  Daha sonra yayınlanan bildirilerde parlamento ve hükümetin dağıtıldğı, tüm yurtta sıkıyönetimin ilan edildiği, parlamento üyelerinin dokunulmazlıklarının kaldırıldığı açıklandı.

 

Gazeteler sıkıyönetimin denetiminden geçirilmeye başlandı. Milli Güvenlik Konseyi Başkanı Kenan Evren ve Konsey üyeleri de basını yakından denetliyorlardı. İlk olarak Demokrat, Aydınlık ve Hergün gazeteleri kapatıldı.  

 

12 Eylül 1980 ile 12 Mart 1984 tarihleri arasında, çok sayıda gazetenin yayını değişik sürelerle durduruldu ve çok sayıda gazeteci hakkında davalar açıldı, tutuklama kararları verildi. Bu dönem içinde gazeteci, yazar, çevirmen ve sanatçılara verilen mahkûmiyet kararlarının toplamı da 316 yıl, 4 ay 20 gün hapistir. 12 Eylül 1980’de kurulan askeri yönetim, 1983 seçimlerinin ardından kurulan sivil yönetimle son buldu. 7 Aralık 1983’te Turgut Özal Başbakan oldu.

.

Turgut Özal’ın Başbakanlık ve Cumhurbaşkanlığını kapsayan 10 yıllık döneme, ekonomide dışa açılma ve liberalleşme hareketleri ile Doğu ve Güneydoğu bölgelerindeki terör eylemleri damgasını vurdu.

 

Bu dönemde yüzlerce gazeteci hakkında dava açılmış, binlerce yıl hapis istenmiş, sayısız gazete ve dergi yasaklanmış, yüzlerce kitap toplatılmıştır. Türk basınında araştırmacı gazeteciliğin öncüsü Uğur Mumcu ile Hürriyet gazetesi yazarı Çetin Emeç, karanlık güçlerce öldürülmüşlerdir. 1984’ten sonra “devletin güvenliğini zedeleyici yayın yapanlarla” ilgili davalar Devlet Güvenlik Mahkemeleri’nde görülmeye başlanmıştır. 1992–1993 yıllarında öldürülen gazeteci sayısı 19’a ulaşmıştır.

 

31 Ocak 1990’da yani 23 yıl önce, Atatürkçü Düşünce Derneği Genel Başkanı Prof. Dr. Muammer Aksoy’u, karanlık güçler vahşi ve kanlı biçimde aramızdan ayırdılar.  Hürriyet gazetesi yazarı Çetin Emeç, 7 Mart 1990 sabahı Suadiye’de evinin önünde biri maskeli, silahlı iki kişinin açtığı yaylım ateşiyle, şoförüyle birlikte otomobilinin içinde öldürüldü.Araştırmacı gazeteciliğin en başarılı örneklerini vererek basında çığır açanCumhuriyet gazetesi yazarı Uğur Mumcu, 24 Ocak 1993 tarihinde, yani 20 yıl önce, evinin önünde arabasına konan bombanın patlaması sonucu yaşamını yitirdi. Atatürkçü gazeteci yazar, siyaset bilimci Prof. Dr. Ahmet Taner Kışlalı da 21 Ekim 1999’da evinin önünde arabasına konan bombanın patlamasıylai yine aynı yöntemle,  karanlık güçler tarafından yaşamını yitirdi.

 

Çetin Emeç, Uğur Mumcu ve Ahmet Taner Kışlalı suikastlarının üzerindeki karanlık perde de aralanamadı.   Aralamıyorlar.

 

Geçen hafta Uğur Mumcunun aramızdan ayrılışının 20inci yıldönümüydü, Muammer Aksoy’un da aramızdan ayrılışının 23üncü yıldönümü idi. Araştırmacı gazeteci Uğur Mumcu  bakın o yıllarda yani en az 20 – 25 yıl önce neler söylüyor ve bugünü nasıl anlatıyor:

 

’1983 rakamlarına göre, Diyanet İşleri Başkanlığında 46000 personel var.  Bu 46000 personelin 23000’i ilkokul mezunu.  Peki İlahiyat Fakültesi ne işe yarıyor?  İslam Enstitüleri ne işe yarıyor? İmam hatip okulları ne işe yarıyor?  İmam Hatip mezunları, imam hatip olmuyorlar.  Hukuk Fakültesine gidip yargıç oluyorlar; savcı oluyorlar.  Siyasal Bilgiler Fakültesine gidip kaymakam oluyorlar.  Siyasal Bilgiler Fakültesinin kaymakam yetiştiren bölümünün % 41’i İahiyat kökenli.  İmam Hatipten Hukuk Fakültesine gelen öğrencilere burs veriyorlar. Bu  mezunlar sınavsız savcı ve yargıç oluyorlar…  2000’li yıllarda yurdumuzda vali İlahiyat mezunu, Emniyet Müdürü İslam Enstitüsü mezunu ve kaymakam da İmam Hatip Mezunu olacak.’

 

Değerli konuklar,

 

Mumcu’ları, Aksoy’ları. Kışlalı’ları, Emeç’leri ve daha nice aydın medya mensuplarını katleden maşaları ve azmettiricileri  huzurunuzda lanetliyorum.


Mahmut Telli

Hessen Eyaleti Atatürkçü Düşünce Derneği Başkanı

Joomla templates by a4joomla