Değerli konuşmacımız sayın Uğur Dündar; CDU Hessen milletvekili sayın   İsmail Tipi, Değerli dernek başkanları, değerli medya mensupları;Değerli konuklar, değerli Atatürkçüler ve sevgili gençler.
Cumhuriyet Bayramı’mızın 89 unucu yıldönümü nedeniyle düzenlediğimiz konferansımıza hoş geldiniz.  Hepinizi sevgi ve saygı ile selamlalıyorum. 

Bugün 28 Ekim 2012, yarın Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunun 89 uncu yıldönümü.  Yarın, Cumhuriyet Bayramımız yurt dışında, birlik ve beraberlik içerisinde, büyük bir coşku ile kutlanacaktır. Yurdumuzdaki durumu biliyorsunuz. Ankara valisi kutlama yasağı getirdi.  Getirdi ama en büyük bayramımız olan Cumhuriyet bayramımız her şeye rağmen elbette kutlanacaktır. Valiye rağmen kutlanacaktır. Hepimizin Cumhuriyet Bayramınız kutlu olsun arkadaşlar! 

Vali dedim de aklıma şair baba Eşref geldi.  Osmanlı döneminde padişahların tahta çıkma merasimlerine cülus denilirdi.  İkinci Abdülhamidin padişah oluşunun yıl dönümünde yani cülus töreninde halk hükümet konağının avlusunda toplanmış. İnzibat kuvvetlerinin ihtarlarına rağmen tören alanına biraz daha sokulmuş.  Halkın bu izdihamını pencereden gören vali, ’Bu eşşek millet’  diye söylenmeye başlamış.  Valinin bu sözlerini de şair baba Eşref duymuş ve bakın ne söylemiş:

Millete erbabı mansıptan biri eşşek demiş

Reddedilmez böyle bir söz  amma ki pek can sıkar

Olsa da millet eşek; eşşek diyen bilmez mi ki;

Sadrı azamlarla valiler de milletten çıkar

Değerli konuklar:  

Bugünkü konumuz Cumhuriyet’in 89’uncu yılında Türk medyası.  Konuşmacımız da Türk medyasının en değerli isimlerinden Sayın Uğur Dündar.  Uğur bey Frankfurt’umuza hoş geldiniz. 

Cumhuriyet bayramları dolayısıyla tertiplediğimiz bu konferanslarımızın açış konuşmasına bugün ben yine Ulusal Kurtuluş Savaşı’mızdan söz ederek başlayacağım; zira Ulusal Kurtuluş Savaşı’mız bugüne kadar gençlerimize gerektiği gibi anlatılmadı.  Hatta kurtuluş Savaşı’mız ve Cumhuriyet, bugünlerde unutturulmaya çalışılıyor. Şimdiki orta yaşlı arkadaşlarımız da Ulusal Kurtuluş Savaşı’mızı iyi bilmiyor.  Bilmeyenlerin sayısı da her geçen gün artıyor.  O görkemli olay, her geçen gün biraz daha unutulmaya terkediliyor.  Yurt dışında yaşayan bizlerin bu konudaki bilgileri daha da az.  Oysa Cumhuriyet’imiz, Ulusal Kurtuluş Savaşı’mızın ürünü ve kaçınılmaz sonucudur.  Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesini o savaş belirlemiştir.  Anadolu’nun aydınlanması, birliğin sağlanması ve yurttaşlık bilinci o büyük mücadeleyle başlamıştır.  O dönemi bilmeden bugünü okuyamayız, yarını hiç göremeyiz.

 O Kurtuluş Savaşı’mızın, o Milli Mücadele’mizin, emperyalizme karşı verilmiş ve kazanılmış ilk kurtuluş savaşı olduğu, gençlerimize anlatılmadığı için, bugün gençlerimiz başkalarının kurtuluş mücadelesine imreniyor.  Bugünkü gençlerimiz kendi tarihlerine, kendi kahramanlıklarına yabancılaşıyorlar...

Ulusal Kurtuluş Savaşı’mızın gurur ve ibret verici gerçekleri, insanların hayal dünyasını aşan, şaşırtıcı bir yakın zaman destanıdır...

 Çok kısa olarak özetleyecek olursak durumu şöyle anlatabiliriz:

 Birinci Dünya savaşı sonunda 30 Ekim 1918 de imzalanan Mondros Mütarekesiyle yani Mondros Ateşkes Anlaşmasıyla ordumuz dağıtılmış, silahlarımız elimizden alınmış, topraklarımız işgal edilmiş ve düşmanlar tarafından paylaşılmaya başlanmış, ülkemiz harabolmuş, halkımız yorgun ve perişan...

Ülkeyi bu duruma sokanların bir kısmı, başta Enver Paşa, Talat Paşa ve Cemal Paşa olmak üzere yurt dışına kaçmışlar, Padişah ve Halife olan Vahidettin kendini ve tahtını kurtarmanın derdine düşmüş, Damat Ferit Paşa’nın Başbakanlığındaki İstanbul hükümeti ise güçsüz, onursuz ve korkak.

 Gizli anlaşmalara uygun olarak İtalyanlar Güneybatı Anadoluyu, Fransızlar Ermenilerle birlikte Çukurovayı, İngilizler Musul ve Güneydoğu anadoluyu işgal etmişler.  Çanakkale, Mudanya, Samsun ve Merzifon’a İngiliz birlikleri, Zonguldak ve Doğu Trakya’ya Fransız birlikleri, Konya’ya da İtalyan birlikleri yerleşmiş...  Ermenilerin yakıp yıktığı Kuzeydoğu Anadolu yeniden Ermenilere açılıyor, Doğu Karadenizde Pontus devletini kurmak için, silahlanmış Rum çeteleri faaliyete geçiyor...Ve İstanbul ortaklaşa işgal ediliyor.

 Bu arada türlü türlü ayrılıkçı dernekler kurulmuş.  Bazı aydınlar birdenbire Kürt, Çerkez ya da Arap olduklarını hatırlamışlar.  Bazı ümitsız aydınlar da İngiliz, Fransız veya Amerikan mandasını ya da korumasını arayan akımlar arasında bocalamakta. Ülke tam anlamıyla bir çöküş ve çözülüş dönemine girmiş durumda...

Yurtseverler, içine düştüğümüz bu durumdan kurtulmak için birtakım kurtuluş yolları aramaya başladılar.  Yurdumuzun çeşitli bölge ve şehirlerinde Müdafa-i Hukuk Cemiyetleri ve işgalcilere karşı direniş örgütleri kurulmaya başladı.  Bu örgütler ulus devlet anlayışının çekirdek kadrosu olan Kuvay-ı Milliye örgütleriydi.  

İşte tam bu sırada Mustafa Kemal Samsun’a çıkıp, ülkeyi düşmandan kurtarmak için çalışmalarına başladı.  O sırada ülkedeki asker sayısı kağıt üzerinde 35–40 bin kadardı.  Oysa ülkedeki silahlı işgalcilerin sayısı 400 bine yaklaşıyordu.  Ayrıca onbinlerce de silahlı, silahsız hain mevcuttu. 

 Gerisini biliyorsunuz.  Önce, vatanın bütünlüğü ve milletin bağımsızlığı tehlikededir. Milletin bağımsızlığını yine milletin azmi ve kararı kurtaracaktır denilen Amasya genelgesi.  Ardından Sivas Kongresi, Erzurum Kongresi, Birinci, İkinci İnönü Zaferleri, Sakarya Zaferi, Başkumandan Meydan Muharebesi ve Anadolunun düşmandan temizlenmesi. 

 Emperyalizme karşı ulusun özgürlük ve bağımsızlık savaşı olan bu Ulusal Kurtuluş Savaşı’mız aslında insanlığın onur ve gurur savaşıdır.

 Bunları yazmak ya da söylemek kolay fakat bu savaşları kazanmak, hem de elde avuçta hiç bir şey yokken, galip devletlere, Yunan ordusuna, Ermenilere, Pontus çetelerine, Çerkez Ethem’lere ve daha birçok haine karşı savaşmak adeta imkansızdı.  

Bu arada medyada öyle basın mensubu hainler vardı ki… Bu hainlerden dolayı  Mondros mütarekesi’ndeki basına da mütareke basını denilmektedir.  Bu terimi bugünlerde sık sık duymaktayız.  Nedir bu mütareke basını? Kimdir tarihe hain olarak geçen Ali Kemaller? 

İşgal altındaki İstanbulda basının bir bölümü işgalcilere ve büyük devletlere şakşakcılık yapıyordu; onları yağlayıp ballıyordu.  Milli Mücadele tarihimizde bu bir yüz karası olaydır.  Mütareke basını dediğimiz bu basın, sürekli olarak zayıf olduğumuzu, Batılı büyük devletlere direnme gücümüzün olmadığını, onlara karşı gelip bağımsızlık istemenin çılgınlık olduğunu; bu nedenle boyun eğmemiz gerektiğini telkin ederek her türlü direnişi kırmaya ve yok etmeye çalışmıştır.

İçişleri Bakanlığı da yapmış olan yazar Ali Kemal, Milli Mücadele’ye olan düşmanlığından dolayı Türk tarihinde ’Mütareke Basını’ deyiminin sembolü olmuş bir kişidir.  1922’de yakalanıp trenle Ankara’ya götürülürken İzmit’te halk tarafından linç edilerek öldürülmüştür.   Ali Kemal 1920’de ’Padişaha sadakatle bağlı Anadolu halkı, Mustafa Kemal denilen şakiye haddini bildirecektir’ diye yazılar yazmıştır.(Şaki eşkiyanın tekilidir.) Son dönem Osmanlı aydınlarının kişiliksizliğinin, teslimiyetçiliğinin ve Batı karşısında duyduğu aşağılık duygusunun mükemmel bir örneği olan Ali Kemal Londra Konferansı öncesi de ne yazdı biliyor musunuz:  Avrupa ile başa çıkmayı yüzyıllardan beri Asyanın hangi kavmi başarabildi ki biz başarabilelim

Mütareke basınından bir başka hain de  Refik Halit Karay’dır, Refik Halit Karay, Ulusal Kurtuluş Savaşı’nın başlamasını alaya aldı ve, ‘Hülyanın, blöfün sırası mı? Hangi teşkilat, hangi kuvvet, hangi kahraman?  Kuzum Mustafa sen deli misin?’ diyerek Mustafa Kemal’le alay etti.  Ama Mustafa Kemal ve ona inanmış Türk ulusu yılmadı.  Onun önderliğinde, dünya tarihinde eşine ender rastlanan bir destan yazdı ve  bir inanılmazı başardı.  Bir başka basın mensubu ve İngilz hayranı Refii Cevat Ulunay’dır.  Ya istiklal ya ölüm diye yola çıkan vatanseverlere Ulunay, bir gün şöyle bağırır:  İstiklal diye bağıranlar kötü niyetlidir.   Türkiyenin istiklale değil, İngilizlerin himayesinde yaşamaya ve bu yolla gelişmeye ihtiyacı vardır.  İngiltere elinden tutmasa, Türkler yürümeyi bile beceremezler.  Ayrıca Alemdar gazetesinde yazdığı bir yazıda, ’Azimli bir hükümet, Kuvayı Milliye adı altına sığınan bu haydutların kafasına neden bir yumruk indirmiyor?  Mustafa Kemal isyancıdır; cezası ağır olmalıdır. gibi yazılar yazmaktaydı.

Böyle düşünenler şimdi hala var.   Bundan birkaç yıl önce Fatih Altaylı’nın Teke tek programında bir genç kız ne demişti hatırlayın:  Ben Atatürk’ü sevmiyorum.  Ben İngilizleri seviyorum.  Ne dersiniz böyle örümcek kafalı kıza… 

Değerli konuklar, sevgili Gençler, 

Ulusal Kurtuluşa hainlikleri nedeniyle karşı çıkanların büyük bir bölümü Cumhuriyeti benimsedi.  Atatürk’e saygı ve minnet duydu.  Yurt dışına kaçan hainlerin bir bölümü Cumhuriyete karşı cepheler kurdular. Gazeteler çıkardılar; yalan ve iftira dolu kitaplar yayımladılar.  Ülkede kalan hainler ise susup yeraltına çekildiler.  Fırsat kolladılar. Cumhuriyeti yıkabilmenin ön şartının Atatürk sevgisini, saygısını ve  Ulusal Kurtuluşu küçültmek, olduğunu düşündüler.  Bu amaçla Atatürk karşıtı, baştan sona yalan, iftira, saptırma ve çarpıtma dolu yayınlar, kitaplar yayımladılar. Gençlerin kulaklarına bu yalanları fısıldadılar ve bu saptırma ve çarpıtmaları gerçekmiş gibi benimsetmeye çabaladılar.  Bu çabalar Cumhuriyet kurulduktan sonra da devam etti.  Atatürk karşıtlığı, Cumhuriyet karşıtlığı, başka bir medya olan cami cemaatlerinde de yıllarca devam etti.  O tip cemaatler günümüzde de çok aktif ve çok etkili…

Çok güçlü bir şair olan Necip Fazıl Kısakürek de Büyük Doğu ve Ağaç dergilerinde çıkan yazılarıyla İsmet İnönü’ye ve Cumhuriyet Halk Partisi’ne şiddetli muhalefet yaptı. 

İşte bu zihniyetin ve yalan propogandalarının sonucunda, 1946 da bir Demokrat Parti doğdu. Bu parti 1950 seçimlerinde oyların %52.7sini alarak iktidar oldu. Ve Atatürk ilke ve devrimlerini sulandırmaya başladı.

Az önce ince ruhlu taşlama şairi Eşreften söz etmiştim.  Şimdi de asi ruhlu taşlama şairi Neyzen Tevfikten söz edeyim.  1879 da doğan ve 28 Ocak 1953 te ölen Neyzen, Demokrat Parti zamanında Atatürk ilke ve devrimlerinin sulandırılmasını ve yobazlığın giderek arttığını görünce bakın ne demiş:

Hayliden hayli kalınlaştı yobazlık yeniden

Softalık zorlu anırtı ile aldı yürüdü…

Kara bir kinle taasup pusudan çıktı yine

Yurdu şahane cehalet yeni baştan bürüdü…

 

Acaba Neyzen bugün yaşasaydı ve dindar ve kindar gençlik isteyen bugünküleri görseydi acaba ne derdi…  Yoksa bugünkü bir çok medya mensubu gibi susar mıydı…

Her neyse 1950 seçimlerinde %52.7 oy alan DP, 1954 seçimlerinde de oylarını şimdikiler gibi arttırdı.  Bu kez %57.5 oy aldı.  1957 seçimlerinden sonra ekonomide olumsuzluklar belirdi; iktidar muhalefet ilişkileri gerginleşti.  DP içinde de çatlak sesler çıkmaya başladı bu sesler yeni bir partinin (Hürriyet Partisinin) kurulmasını sağladı. Seçimler bir yıl öne alındı ve 1957 de yapılan seçimlerde DP’nin oyları % 47.9 a düştü. Ardından ekonomi çok bozuldu.  İktidar ve muhalefet arasında gerginlik çok arttı. İktidar Vatan Cephesi kurdu.  1950 lerden sonra medyamıza radyo girdi.  Her akşam vatan cephesine katılanların hayali isimlerini saymaya başladılar.  Örneğin; Ahmet Çeklebi, Mehmet Çelebi, Abdurrahman Çelebi ve benzeri isimler radyoda sık sık tekrar edilmeye başladı.  Tahkikat komisyonları kuruldu.  Gazeteciler hapse atıldı. Muhalif gazeteler kapatıldı.  1959’da Uşak olayları oldu.  Bir iktidar uşağı, CHP Genel Başkanı İsmet İnönünün başını taşla yaraladı.  Arkadan Ankara’da, İstanbul’da, İzmir’de CHP liderine saldırılar oldu.  1960’da muhalefetle iktidar arasındaki kavga en yüksek haline ulaştı.  CHP liderinin yurt gezileri engellenmeye başladı.  Muhalif yazarlar tutuklandı; basına sansür geldi.  Geniş yetkilere sahip ‚Tahkikat komisyonu kuruldu.  İşte o zaman İnönü o ünlü sözünü söyledi: Sizi artık ben bile kurtaramam!  İnönü’ye 12 oturumluk TBMM’ye  katılmama cezası verildi.  Olaya tepki gösteren CHP grubu meclisten zorla çıkartıldı.  Mecliteki kargaşa sokağa döküldü.  28 ve 29 Nisan 1960’ta üniversite öğrencileri olaylı gösteriler yaptılar.  Olayların üzerine şiddetli gidildi.  Üniversite kurşunlandı.  555 K derken 21 Mayıs’ta Harbokulu öğrencileri Ankara’da sessiz yürüyüş yaptı  Kaos iyice arttı. Sokaklarda çatışmalar çıktı. Ve 27 Mayıs sabahı 1960 ihtilali oldu.    Açıkçası: 27 Mayıs ihtilali resmsn davet edildi.

Atatürk ilke ve devrimlerine karşı zihniyetlerle beslenmiş ve yetiştirilmiş bir yığın politikacı bugün hala Cumhuriyete karşı kinlerini sürdürmektedir.  Değerli konuşmacımız sayın Uğur Dündar, konuşmasında günümüzdeki medyayı anlatırken eminim son yıllarda olanları anlatacaktır 

Yalnız size şu kadarını söyleyeyim:

Kendisine inanmış Türk ordusuyla, Ulusal Kurtuluş Savaşını kazanan ve Anadoluyu düşmandan temizleyen Mustafa Kemal, çürümüş saltanat düzenini yıktı ve yerine 89 yıl önce, yani 29 Ekim 1923 te taptaze bir Türkiye Cumhuriyeti kurdu.  15 yıl gibi kısa bir zaman diliminde, ilke ve devrimleriyle ülkemizi çağdaşlaştırdı ve aydınlattı. Tam bağımsızlık sonrası yapılan toplumsal devrimler sonucunda, laik, demokratik, sosyal hukuk devleti doğdu.  Cumhuriyetimiz ulusal devlet anlayışı ile donatıldı...  Atatürk’ün gösterdiği hedef, çağdaş uygarlık düzeyi, eşitlik, özgürlük, ve aydınlık... Atatürk aydınlığını hiç bir güç karartamayacaktır. 

Şunu da ilave edeyim:

İstiklal savaşı dünyadaki en meşru, en haklı, en kutsal savaşlardan biridir.  Emperyalizmi ve yamaklarını dize getiren, bir enkazdan yepyeni bir devlet kurmayı başaran atalarımızla gurur duyalım.  Şehit ve gazi atalarınızın onurunu yalancılara ve yabancılara çiğnetmeyelım.

Bu vesileyle hepinizin en büyük  bayramını tekrar kutluyor, Atatürk’e ve şehit ve gazi atalarımıza minnet ve şükranlarımı sunuyorum. 

Teşekkür ederim


Mahmut Telli

Hessen Eyaleti Atatürkçü Düşünce Derneği Başkanı

Joomla templates by a4joomla