Sayın Prof. Dr. Orhan Güvenen, değerli konuklar, sevgili gençler,

Bugün Türkiye’de herkesin kafası bozuk, aydınlar ve Atatürkçüler çıldırmak üzere.  Biliyorsunuz Cumhuriyet Bayramı bir bahane bulunarak kutlanmadı, 19 Mayıs iptal ediliyor,  23 Nisan’a kutlu doğum haftası denk getiriliyor ve 23 Nisan devre dışı bırakılmaya çalışılıyor, 30 Ağustoslarda yandaş medyada plevne müdafası anlatılıyor; zafer bayramından hiç söz edilmiyor.  Televizyonlarda Atatürk aleyhine ısmarlama diziler yayına girdi girecek.  Şimdi de Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi okul hitaplarından çıkartılacak. Geçen gün Levent Kıcanın bir yazısını okuyordum. Kırca, delirmek üzereyim diyordu.  ‚Yazıyoruz, yazıyoruz sonra dönüp aynı şeyi tekrar yazıyoruz’ diyordu.  Delirmek işten değil diyordu.  Atatürkçü yazarların bir kısmının görüşüne göre Türkiye, Cemaat Cumhuriyeti oldu.  Cemaat Cumhuriyetinde neler olduğunu yazan yazarlar var.  Örneğin yazar Mustafa Peköz Cemaat Cumhuriyetinde neler oluyor başlıklı yazısında bakın neler söylüyor:

’Türkiyede bir rejim değişikliğinin yaşandığını artık herkes kabul ediyor.  Halen adı resmileştirilmemiş bir cemaat rejimi oluşmuş durumda.  Son hamlelerin yapılması bekleniyor.  Bunlardan birincisi anayasa, ikincisi de ordudur. Peki, Cemaat Cumhuriyetinde neler oluyor?  Bunları alt alta sıralamaya kalkarsak sayfalar dolusu yazı ortaya çıkar.  Ancak bunları bir kaç alt başlık altında toplamakta yarar var’ diyerek  bakın neler yazıyor…

1.     Cemaatin devleti, ülkeyi çok ciddi bir ekonomik krize sürüklüyor.

2.     Cemaatin iktidarı ülkeyi, kirli para cenneti haline getirdi.

3.     Cemaatin rejiminde ekonomik ve sosyal adaletsizlik en üst düzeye çıktı.

4.     Cemaatin sisteminde toplumsal yozlaşma ve çürüme en üst boyuttadır.

5.     Adalet mülkün temeli olmaktan çıktı ve cemaatin temeli haline geldi.

6.     Dördüncü kuvvet denilen medyayı koşulsuz teslim aldı.

7.     Bütün demokratik kitle ördütleri cemaatin hedef tahtasındadırlar.

8.     Cemaat iktidarını sağlamlaştırmak için, istihbarat kurumlarını kullanıyor.

9.     Cemaatin silahlı güçleri ele geçirme stratejisi devam ediyor.

Diyor ve bütün bunlara rağmen cemaatin rejimi sanıldığı kadar güçlü değildir diyerek yazıdını sonuçlandırıyor.

Değerli konuklar ve sevgili gençler,

bugünkü konumuz aslında bu söylediklerim değil ama ülkemizde olanlar bana bunları söyletti.  Öyleki bu konuşmayı geçen hafta yazmıştım ama bu hafta, sık sık değişen gündem yine değişti. Türkiyede ortalık toz duman.  Milli İstihbarat Teşkilatı çatırdıyor.  Neredeyse Milli İstihbarat Teşkilatımız, Milli İhanet Teşkilatına dönüşüyor.  Yarın yeni bir gündemle hafta başlıyor.

Yarınki gündemi düşüneceğimize, şimdi esas konumuza geçelim.  Bu günkü konumuz. Dünya dinamikleri, Türkiye stratejileri ve karar sistemleri.  Konuşmacımız da Paris Üniversitesi ve Ankara Bilkent Üniversitesi  öğretim üyesi sayın Prof. Dr. Orhan Güvenen.  Sayın Güvenen 23 Şubat 2002’de, yani on yıl önce konuğumuz olmuş ve bize Türkiye’nin orta ve uzun dönem hedefleri konulu bir konferans vermişti.  Sayın Prof. Dr. Güvenen’e Frankfurt’a  tekrar hoşgeldiniz diyorum.

Değerli konuklar,

Doksanlı yılların başına kadar, hepimizin bildiği gibi iki kutuplu bir dünya sistemi hüküm sürmekteydi ve Türkiye bu sistemde Batı Bloğunu tercih etmişti. 1990’lardan sonra, Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla Amerika Birleşik Devletleri’nin tek süper güç olduğu düşünülmeye başlandı. Ama özellikle 11 Eylül 2001’den sonra bunun doğru olmadığı anlaşıldı. 11 Eylül olayları dünyada çok boyutlu bir sistemin şekillenmekte olduğunu ve yeni güç dengelerinin kurulmakta olduğunu ortaya çıkarmıştır.

Bu dönemde ABD ve AB dışında, Çin, Hindistan ve Rusya gibi teknoloji ve insan kaynağı olarak benzer donanımlara sahip güçlerin ortaya çıktığını gördük. Ayrıca Brezilya, Türkiye, Meksika gibi bir takım bölgesel güçler de uluslararası alanda kendilerini hissettirmeye başladılar.  Bu çok kutupluluk uluslararası ilişkileri çok bilinmeyenli denklem haline getirmiş ve uluslararası alandaki oyuncuları çok boyutlu politikalar geliştirmeye zorlamıştır.

Küresel ekonomi açısından son dönemde, önemli bir nokta, ön plana çıkmaktadır: O da şudur:  Dünyadaki iktisadi pasta hızla Doğu’ya doğru kaymaktadır. Dünya ekonomisinin geleceği ile ilgili analizlerden, 21. yüzyılın önemli finans, mal ve bilgi akışı ABD-Avrupa-Asya üçgeni üzerinde yoğunlaşacağı anlaşılılıyor.

Türkiye çok güçlü geçmişi ve devlet geleneği olan birkaç ülkeden birisidir.  Bu itibarla kendi bulunduğu coğrafya içerisinde hem jeostratejik, hem de medeniyet perspektifi bakımından çok önemli bir konumdadır.  Balkanlar, Kafkaslar ve Ortadoğu bölgeleri ile  coğrafi, ekonomik ve kültürel bağlara sahiptir. Türkiye, Asya, Afrika ve Avrupa kıtaları ile doğrudan ve özgün ilişkiler ağına sahip belki de tek ülke konumundadır.  Bu çerçevede Türkiye, kendi gücünün sınırlarını da çok iyi belirlemeli ve elindeki ımkanları en iyi verimli şekilde kullanmalıdır.

. Önümüzdeki yıllarda  büyük güçler için  yeni çatışma alanı Afrika ve onun el değmemiş doğal kaynakları olacaktır.  Türkiyemiz ise bu gelişmeler çerçevesinde önümüzdeki yıllarda, uluslarası politika dinamiklerini şekillendirecek ve Türk dış politika sürecini etkileyecek, iki önemli stratejik görüşün kesiştiği coğrafyada yer almaya devam edecektirdır.  Her ikisi de Batının projeleri olan bir iki ayrı görüşün varlığı bile Batının kendi içindeki ayrılığı gösteriyor.  Bu projelerin ilki  Geniş Avrupa Siyaseti yani AB’nin genişlemesi diğeri de Büyük Ortadoğu Projesi yani BOP’tur.  Türkiyaden beklenen de  Geniş Avrupa Projesinde yani AB’de köprü olmak ve BOP’ta da model olmak rolüdür.  Bu projelerin ilkinde, Türkiye’nin Batı çıkarlarının korunmasında coğrafi bir stratejik köprü olması; ikincisinde de ABD’nin küresel hakimiyetini sürdürme amacı için model olmasıdır.   Türkiye’nin Balkanlara coğrafi yakınlığı ve Orta Asya ülkeleriyle kültürel akrabalık ilişkileri vardır.  NATO üyesi de olan Türkiye, AB ve İsrail ile yürüttüğü yakın ilişkilerin yanısıra, bölgedeki büyük askeri güç olması dolayısıyle, önemli bir stratejik ortak konumundadır. Önemli olan Türkiye’nin kendisine biçilen rollerin avantajlarını kullanabilmesi ve bu rollerden uzun vadede bir yarar sağlanamayacağını bilmesidir.  O nedenle Türkiye milli hedefleri doğrultusunda, kendı dış politikasına uygun stratejiler üzerinden hareket etmelidir..

Dış politika aynı zamanda bir ülkenin iç dinamiklerinin de bir sonucudur. Yine son yıllarda ve özellikle 2009’da iç siyaset sahnemizde dış ilişkilerimizi etkileyen değişiklikler oldu. Bunlardan birincisi Ahmet Davutoğlu faktörüdür. Dışişleri Bakanı Davutoğlu Türk dış politikasının yeniden ele alınması ve kavramsallaştırılması gerektiğine inanan bir akademisyendir.  Davutoğlu Türkiye’nin dünya sahnesinde bir rol oynaması zamanının geldiğini düşünüyor. Davutoğlu’nun, göreve gelir gelmez bu düşüncesini süratle gerçekleştirmeye koyulduğunu gördük. Dokuz yıldır iktidarda bulunan AKP, Türkiye’nin Avrupa ve Atlantik toplumu içindeki yerinin önemini reddetmiyor. Ama aynı zamanda gerek bölgemizde ve gerek dünyada İslam dayanışmasına da çok önem veriyor. Son yıllarda İsrail ile aramızda açılan mesafe, hükümetimizi oluşturan AKP’nin bu özelliğini kanıtlamaktadır. Bu partinin bölgemize ve Müslüman ülkelere ilgisi sadece İslam dayanışmasıyla sınırlı değildir.  Erdoğan hükümeti bölgemizde ve Rusya, Kafkasya ve Orta Asya’yı da kapsayan alanda, ticaret ve ekonomik işbirliği ile enerji alanında mevcut olanakların, bilincindedir.  AKP bu olanakların değerlendirilmesini hedeflemektedir. Bir başka faktör de, Ortadoğu’da Türkiye’nin kontrolü dışında meydana gelen gelişmelerdir.  Irak’ın ve Afganistan’ın işgali, İsrail ve Filistin arasındaki ihtilafın ulaştığı boyutlar ve İran’ın nükleer emellerini, bunlar arasında sayabiliriz. Türk diplomasisinin o bölgeye doğru yönelmesinde başka bir önemli nokta daha vardır. O da, Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne entegrasyon idealine Sarkozy ve Merkel gibi Avrupalı liderlerin verdiği cevaplar ve  bilhassa Kıbrıs sorunun çözümü konusunda Türkiye’ye verilen sözlerin tutulmamasıdır.  Bilindiği gibi Kıbrıslı Rumlar barış ve birleşme planını reddetti.   AB destekli Birleşmiş Milletler de, Kıbrıslı Rumların, Avrupa Birliğine alınarak bizim üyeliğimizi veto etmelerine yeşil ışık yaktı. Buna karşılık bu planı kabul eden Kıbrıslı Türkler de yalnızlaştırıldı.

 

Bir yandan Ortadoğu’da ve bölgemizdeki  gelişmeler, öte yandan AKP hükümetlerinin izlediği politikalar Türkiye’nin Ortadoğu ve İslam Dünyası’ndaki profilini yükseltmiştir.  Ama buna rağmen Türkiye’nin uzun vadeli ekonomik ve stratejik çıkarları, Türkiye ve Avrupa/Atlantik dünyasını,

daha uzun yıllar karşılıklı dayanışma içinde aynı ittifak çerçevesinde bir arada tutmaya devam edecektir. Bununla birlikte eğer Türkiye’nin Batı seçeneği şu veya bu sebeple kapanacak olursa, o zaman Türk diplomasisindeki bölgeselleşme kalıcı bir dönüşüm eğilimi içine girebilir.

 

 İç politika ve dış politika dinamikleri birbirini etkiler. Dış politikada radikalleşme, içerde radikalleşme riskini beraberinde getirir. Böyle bir gelişmenin ilk sonucunun Türkiye’de çağdaş demokrasi hedefine yönelik reform çabaları olacağına şüphe yoktur. Bu sonuçtan bölgedeki demokratik eğilimler de payını alır. Buna mukabil eğer Türkiye Avrupa Birliği’nden beklediği karşılığı görerek, katılım sürecine ve tam üyelik hedefine tekrar kilitlenebilirse, o zaman Türkiye’deki demokratik atılımlarla siyasi, sosyal ve ekonomik gelişmelerin yaratacağı dinamikler tüm Ortadoğu’da barışı, istikrarı, refahı ve demokratik atılımları tetikleyecektir.   2012 yılı sarkacın hangi tarafa doğru evrilme göstereceğinin muhtemelen ilk işaretlerini verecektir,

Diyor ve sözü bu konun uzamanı değerli konuşmacımız sayın Prof. Dr. Orhan Güvenen’e bırakıyorum.

Teşekkür ederim.


Mahmut Telli

Hessen Eyaleti Atatürkçü Düşünce Derneği Başkanı

Joomla templates by a4joomla