İzmir Dokuz Eylül Üniversitesi öğretim üyesi sayın Prof. Dr. Ergün Aybars, değerli  konuklar ve sevgili gençler, hepinizi saygı ile selamlıyorum.   Bugünkü konferansımız, Başbakanımızın gündeme getirdiği bir konu ile de ilgili bir konferans.  İstiklal mahkemelerinden Dersim’e isyanlar, ayaklanmalar; isyanların bastırılması ve yargılamalar.  Konuşmacımız da Dokuz Eylül Üniversitesi Türkiye Cumhuriyeti İnkilap Tarihi Profösörü, Kemalist tarihin son kalesi Dr. Ergün Aybars.   Sayın Aybars konferansına başlamadan önce ben size biraz milli mücadeleden, biraz milii mücadeleye hainlikleri ve gafletleri nedeniyle karşı çıkanlardan, biraz da Başbakanın çarpıtarak gündeme getirdiği tarihle yüzleşmeden söz etmek istiyorum.

Değerli konuklar,

     Gençlerimize uzun zamandır Milli Mücadele gerektiği gibi anlatılmadı.  Liselerde tarih okunur ve kurtuluş savaşına sıra geldiği zaman okul tatile girer.  Üniversitelerde son sınıfta bir Cumhuriyet Tarihi dersi olur ama son sene ve son sömestır olduğu içüğin üstünkörü okunur ve sınıf geçilir. Kimse Kurtuluş savaşını doğru dürüst öğrenemeden eğitim hayatını bitirir.   Bu yüzden şimdiki bir çok orta yaşlı, Milli Mücadeleyi malesef bilmiyor.  Oysa Cumhuriyetimiz o Milli Mücadelenin kaçınılmaz bir sonucudur.  Yeni devletin kuruluş felsefesini o mücadele belirlemiştir.  Anadolunun aydınlanması ve yurttaşlık bilinci o mücadeleyle başlamıştır.  O dönem bilinmeden bugünü okuyamayız, yarını göremeyiz.  Milli Mücadele Emperyalizme karşı verilmiş ve kazanılmış ilk kurtuluş savaşıdır.  Bunun bir ilk olduğu gençlerimize anlatılmadığı için, gençlerimiz başkalarının kurtuluş mücadelelerine imrendiler ve kendi tarihlerine, kendi kahramanlıklarına yabancılaştılar.

Bildiğiniz gibi Birinci Dünya Savaşı 1914’te başladı ve 1918’de sona erdi. Osmanlı İimparatorluğu savaşa Almanya ve Avusturya Macaristan’la birlikte girdi.  Bunun üzerine İngiltere Savaş Bakanı Lord Kitchener bir açıklama yaparak, ‘Türkiye’yi yok edinceye kadar savaşacağız’ dedi.  Türkiye önemliydi çünkü İngiltere’nin egemenliği altında 300 milyon müslüman vardı.  O yüzden Osmanlı İmparatorluğunu hızla dize getirerek Müslümanların bağımsızlık heveslerini bastırmak İngiltere açısından şarttı. 

     Emperyalistler arasında Osmanlı İmparatorluğunun paylaşılması 6 gizli anlaşmayla karara bağlandı.  Birinci Dünya Savaşı’nda 4 yıl boyunca zavallı Anadolu, beş cepheye durup dinlenmeden kan ve can pompaladı.  O kadar ki 4 yıl süren savaşın sonuna doğru, yaşı kaç olursa olsun, kilosu 45’i geçen herkes cepheye götürüldü.  

     Bilindiği gibi, savaşı Almanya’yla birlikte kaybettik. 30 Ekim 1918’de Mondros’ta anlaşma imzalandı ve İttihat ve Terakkinin başlıca yöneticileri, başta Enver, Talat ve Cemal paşalar olmak üzere, hepsi yurt dışına kaçtılar.  Mondros anlaşmasının ilk adımında ordumuz dağıtıldı, silahları ellerinden alındı.  İngilizler, Fransızlar,  italyanlar, Yunanlılar Anadoluyu paylaştı.  İngilizler,  asker ve sivil birçok yöneticiyi Ermeni kıyımı yaptıkları veya İngiliz esirlerine kötü davrandıkları gerekçesiyle tutukladı ve Malta’ya sürdü.

     Bu sıralarda, gerici Hürriyet ve İtilaf Partisinin yurt dışına sürülmüş veya kaçmış olan üst yönetim kadrosu, kin ve iktidar özlemiyle tutuşmuş bir halde İstanbula döndüler.  Bu kadro, milli duygudan yoksun ümmetçilerden, istiklal fikri olmayan çeyrek aydınlardan, işbirlikçilerden, din sömürücüleri ve yobazlardan oluşuyordu.  Vahidettin, Damat Ferit ve bunların çevresi genel olarak bu karışık partiye dayanırlar.  Bu parti yöneticileri, İngilizlere yaranabilmek için, İttihatçıların Ermeni kıyımını yaptığını kabul eder.  Bu parti yüz yıllar boyunca, her yeni, ileri, aydınlık, çağdaş harekete karşı duran tutucu gerici anlayışın 20’inci yüzyıldaki uzantısıdır.  Daha sonraki tutucu, gerici, karşıdevrimci anlayışın da ana kaynağıdır.

     Bu arada bu gelişmeler olurken türlü ayrılıkçı dernekler kuruldu.  Bazı aydınlar birdenbire Kürt, Çerkez  ya da Arap olduklarını hatırladılar.  Bazı ümitsiz aydınlar da İngiliz, Fransız veya Amerikan mandasını arayan akımlar arasında bocalamaya başladılar.  Açıkçası tam bir çöküş ve çözülüş dönemine girildi.

     1918 yazında Sultan Reşat öldü ve yerine Vahdettin Sultan oldu.  Vahdettin İngilizlere, Osmanlı İmparatorluğu’nun 15 yıl müddetle İngiliz sömürgesi olabilmesi ümidiyle mektup yazdı.  Bu konuda her  yola başvurdu.  Düşünebiliyor musunuz, Vahdettin’in aklına, onurlu, başı dik, bağımsız bir Türkiye gelmemiş.  Halk da yıllardan beri cephede ölümle, cephe gerisinde de yoksullukla boğuşa boğuşa tükenmiş ve içine kapanmış...

     İşte Mustafa Kemal böyle bir zamanda, 19 Mayıs 1919’da Kurtuluş Savaşını göze almış ve başlatmıştır.  Mustafa Kemal Kurtuluş Savaşını başlattığı zaman, Hürriyet ve İtilafçılardan Filozof Rıza Tevfik, Cenap Şehabettin, Refii Cevat Ulunay, gibileri, ‘Türkiye’nin İstiklale değil; İngilizlerin himayesinde yaşamaya ihtiyacı vardır.  İngiltere elinden tutmasa Türkler yürümeyi bile beceremezler; İstiklal diye bağıranlar kötü niyetlidir’ gibi yazılar yazdılar, sözler sarfettiler.  Hatta  Refik Halit Karay alay bile etti, ‘Elde avuçta bir şey yokken, emperyalizme, galip devletlere Yunan ordusuna, Ermenilere, Pontus çetelerine karşı silahlı mücadeleye girmeyi çılgınlık sayanlar çoktu.  Ali Kemal, ‘Kuzum Mustafa sen delimisin?’ diye yazılar yazdı.  Değerli konuklar,

     Milli mücadele başlarken silahlandırılmış Türk Ordusunun sayısı 35-40 bin kişidir.  Oysa Türkiye’deki silahlı işgalcilerin sayısı 400,000 ve silahlı, silahsız hainlerinin sayısı da onbinlercedir.  İşte yoksul ve bitik Anadolu, Mustafa Kemalin başlattığı ve başardığı bu Milli Mücadeleyle 400,000 işgalciyi ve onbinlerce haini yenmeyi başarmıştır.  Bu bir mucizedir.  Milli Mücadele işte bu mucizenin, bu onurlu ve güzel çılgınlığın adıdır.

     Sonra ne mi oldu?   Sonra Vahdettin ve Damat Ferit’in çevresinde toplanarak, Milli Mücadele’yi söndürmek için çalışanlar, casusluk yapanlar, Kurtuluş Savaşı zaferinin sonunda Türkiye’den kaçtılar.  Türkiye bu hain ve gafillerden 150 tanesini vatandaşlıktan attı.  Aslında bu hain ve gafillerin sayısı 150’nin çok çok üstündeydi.  Sonunda bunların büyük bir bölümü Cumhuriyeti benimsedi.  Osmanlı Devleti’nin külünden yepyeni bir devlet çıkaran Atatürk’e saygı ve minnet duydu.  Yurt dışına kaçanların bir bölümü kinlerini, hainliklerini sürdürdülar.  Cumhuriyete karşı çeteler, cepheler kurdular, gazeteler çıkardılar, yalan ve iftira dolu kitaplar yayımladılar. Memlekette kalanlar susup yeraltına çekildiler.  Fırsat kolladılar. Cumhuriyet’i yıkabilmenin ön şartının Atatürk saygısını, sevgisini yok etmek, Milli Mücadeleyi küçültmek, önemsememek, benimsememek olduğunu düşündüler.

     Bu amaçla, Atatürk ve Milli Mücadele karşıtı, baştan sona yalanlarla, iftiralarla, saptırma ve çarpıtlamalarla dolu, cahilce, insafsızca yazılan kitaplar yayımladılar.  Genç insanların kulaklarına bu yalanları, bu iftiraları fısıldadılar; saptırma ve çarpıtmaları gerçekmiş gibi benimsetmeye çabaladılar.   Bu saptırmalarla ve çarpıtmalarla büyüyen gençlik bugün yönetime geldi, Cumhurbaşkanı oldu, Başbakan oldu, Milletvekili ve Bakan oldu.  Bunun en canlı örneğini son günlerde yaşamaktayız.

     16.08 2010 tarihinde, Başbakan Tayyip Erdoğan, vergi vermediler diye CHP ve onun başkanı İsmet İnönü, Dersim’de masum insanları bombalatarak katletmiştir gibi ağır bir açıklamada bulundu. İki hafta önce de, çarpıtma ve saptırmalarına devam ederek, Dersim katliamından dolayı CHP geçmişiyle yüzleşmeli ve Dersim’lilerden özür dilemelidir dedi.  Neresinden bakarsanız bakın bu durum, bir hükümet başkanı için iç açıcı bir durum değildir… Çünkü:

25 Aralık 1935‘te Tunceli Kanunu çıkarılır. Bu kanunla birlikte Dersim’in adı Tunceli olarak değiştirilir. Demenan aşireti ile bazı Nazımiye aşiretleri kendi bölgelerinde yapımı başlatılan karakollara ve askeri birliklere baskınlar düzenlemeye başlarlar. Çatışma 1936’da böyle başlar . Seyit Rıza, askeri vali Alpdoğan’dan Tunceli Kanunu’nun iptalini ve Dersim’in ulusal haklarının tanınmasını talep eder. Bu hakkın talebi bile başlı başına bir isyandı.

     Dersim’in bombalandığı ilk Dersim Harekâtı olan 1937 tarihinde Cumhurbaşkanı Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Gazi Mustafa Kemal, başbakan ise İsmet İnönü’dür.  Ancak Dersim ayaklanmasının tümüyle temizlenmesi ve suçluların idam edilmesi sırasında yani İkinci ve Üçüncü Dersim Harekâtında başbakan bugünkü sağ akımları getiren hükümetlerin Cumhurbaşkanı Celal Bayar’dır.  Görev süresi: 25 Ekim 1937 – 25 Ocak 1939dur. Yani bir anlamda AKP’nin de çıkış noktasındaki önemli bir isimdir Celal Bayar.  Mustafa Kemal Atatürk, çok hasta olduğu için, ikinci dersim harekâtını bizzat o yürütmüştür.

     Başbakan Celal Bayar, Dersim’deki isyancılara karşı saldırıyı onayladı ve İkinci Tunceli Harekâtı 2 Ocak - 7 Ağustos 1938 tarihlerinde başlatıldı. En büyük can kaybı 1938 yılının 22-28 Haziranı arasında, 19-24 Temmuz arasında ve 15 Ağustos’ta yaşandı. Yani en ağır olaylar Celal Bayar’ın Başbakan ve etkili olduğu dönemde yaşanmıştır. Ancak bugünkü iktidarın manevi kurucusu olarak tanımlayabileceğimiz Celal Bayar için hiçbir şey söylenmiyor. Saptırmayı ve çarpıtmayı görüyorsunuz.  Geçen gün Başbakan bütün olayı yine CHP’ye yükledi ve CHP’nin Dersim’lilerden özür dilemesini öne sürdü.  Hiç bir beyanatında da Celal Bayar’dan söz etmedi. 

     Vergi vermediler onun için bombalandılar demesi de bir devlet adamı için yakışıksız bir beyanattır. İngiliz ve Fransız arşivleri açıldı; oynanan oyunlar belirli ölçüde ortaya çıktı. Seyit Rıza’nın hami ülkelere yazdığı mektuplar yayınlandı ve gerçekler ortaya çıktı.

     İngiliz, Fransız ve Türk arşivleri tarafsız ve bilimsel olarak incelendiğinde Dersim Olayının nedenini anlamak mümkündür. Çünkü Dersim Olayı Şeyh Sait olayının başka bir sürümüdür. Bunun için önce Şeyh Sait isyanının iyi bilmek gerekiyor. Ancak Şeyh Sait din yaygarası ile ortaya çıktığı için zamanımızın dine dayalı politikacılarına, tenkit için pek uygun düşmüyor. Dersim olayı gibi, şimdi yaşadığımız Güney Doğu olayları gibi, Şeyh Sait olayı da bu coğrafyada gözü olan emperyalistlerin kışkırtması ile çıkmıştır.

      Diyelim ki yabancılar kışkırtmadı; isyancı Seyit Rıza’nın talimatıyla askeri birliklere saldırılarak çok sayıda insan öldürüldü ve vergi vermeyeceklerini, askerlik yapmayacaklarını ilan ettiler. Böyle bir hareketin tanımı her dilde isyandır. O zamanın yöneticileri, daha sonrakiler gibi, PKK’ya birkaç çapulcu, diyerek hafife almadılar ya da sınır kapılarında bu işbirlikçileri davul zurnayla karşılamadılar. Böylece neredeyse 40-50 bine yaklaşan insanın ölümüne neden olmadılar.    Kişi bilgisiz ve bilinçsiz olabilir. Ancak devlet adamları, tarihimizin geçmişindeki eylemler için bilgisiz ve bilinçsiz olamaz; çünkü bir devletin yıllarca birikmiş istihbaratı, arşivi; olayları günü gününe izleyen ilgili kurumları, gizli ve açık anlaşmalara ulaşma yetkisi, yetkili danışmanları vardır. Buna karşın bir devlet adamı çıkıp da doğru olmayan açıklamalarda bulunuyorsa, mutlaka kısa vadeli çıkarları vardır. Çünkü neresinden bakarsanız bakınız yabancıların kışkırtmasını görmezden gelerek devletimizin önde gelenlerinin suçlanması yenilir yutulur bir açıklama değildir…

     Birçok ülkeye ilham kaynağı olmuş; dünya emperyalizmine ilk başkaldırı olarak bilinen Kurtuluş Savaşını, Türkiye Cumhuriyeti devrimlerini ve onun ürünü olan Türkiye Cumhuriyetinin geçmişini kulaktan dolma bilgilerle yıpratmak sadece ülkemizi değil tüm bu coğrafyayı belirsizliğe sürükleyecek bir davranış olarak görünüyor.

     Bilgisizlerin, yıkıcıların, işbirlikçilerin, Cumhuriyet düşmanlarının, gündemi saptırmak isteyenlerin cirit attığı; konuşması gereken kesimlerin – özellikle üniversitelerin- konuşmadığı, bir durum yaşanıyor ülkemizde.  Atatürk’ün Dersim hançeriyle hançerlenmesine, göz yumamayız.  Bu Cumhuriyetin getirilerine ve değerlerine herkes sahip çıkmalıdır.


Mahmut Telli

Hessen Eyaleti Atatürkçü Düşünce Derneği Başkanı

Joomla templates by a4joomla