Atatürkçü Düşünce Derneği Genel Başkanı sayınTansel Çölaşan,  Değerli dernek başkanları, değerli medya mensupları, değerli konuklar ve sevgili gençler.  İki hafta sonra 29 Ekim’de Cumhuriyetimizin 88. yıldönümünü kutlayacağız.  Cumhuriyet Bayramımız nedeniyle her yıl yaptığımız Cumhuriyet konferanslarımızın bu yılki konuk konuşmacısı, genel merkezi Ankara’da olan Atatürkçü Düşünce Derneği’mizin Genel Başkanı Sayın Tansel Çölaşan.  Sayın Çölaşan; Frankfurt’a hoş geldiniz.

Değerli konuklar; konferansa başlamadan önce size bu yılki Cumhuriyet balomuz hakkında bilgi vermek istiyorum:  Her sene bu otelde yaptığımız cumhuriyet balomuz bu yıl Hilton Otelde 29 Ekim Cumartesi akşamı saat 19:30 da kokteylle başlayacak ve saat 20:15 de yapacağimiz açış ve sunuş konuşmalarından sonra, Faruk Görsev orkestrasının yemek müziği eşliğinde yemek yiyeceğiz   ve dans edeceğiz.   Daha sonra Utku Erişik  ‘Hoş gelişler ola’ isimli tek kişilik oyundan 10 dakikalık bir gösteri yapacak ve onun ardından folklor öğretmeni Cemil Karaca Atatürkün oynadığı sarızeybek gösterisini yapacak.  Onun ardından da orkestra eşliğinde eğlenceler;  ve bol bol dans ederek Cumhuriyet Bayramımızı  88. yılını büyük bir coşkuyla kutlayacağız.  Hilton’un salonu Marriot’un salonundan küçük olduğundan bu yılki balomuza en fazla 230 kişi alabileceğiz.  Biletler büyükler için 75 Euro, öğrenciler için de 50 Eurodur.  Yerlerimiz oldukça kısıtlıdir.  Şu anda çok az yer kalmıştır.  Gelmek isteyenler bu konferansta vereceğimiz arada yönetim kurulu arkadaşlarımızdan biletlerini satınalabilirler.  Bu önemli duyuruyu yaptıktan sonra şimdi konferansımızın açış konuşmasına geçeyim.

Değerli konuklar, sevgili gençler,

Her yıl sizlere hatırlattığım Kurtuluş Savaşımızı gençlerimizin unutmaması için şimdi size, çok kısa olarak anlatayım:

Birinci Dünya Savaşı sonunda, 30 Ekim 1918’de imzalanan Mondros Anlaşmasıyla ordumuz dağıtılmış; silahlarımız alınmış, topraklarımız işgal edilmiş ve düşmanlarımız tarafından paylaşılmaya başlanmış; ülkemiz harabolmuş, halkmız yorgun ve perişan...

Bu durumda, yurt severler, bir takım kurtuluş yolları aramaya başladılar.  İşte tam bu sırada Mustafa Kemal Samsun’a çıkıp, ya istiklal ya ölüm parolasıyla, ülkeyi düşmandan kurtarmak için çalışmalara başladı.  Gerisini biliyorsunuz: Amasaya genelgesi, Sivas Kongresi, Erzurum kongresi, Birinci ve İkinci İnönü zaferleri, Sakarya zaferi, Başkomutanlık Meydan Muharebesi ve sonuçta Anadolunun düşmandan kurtarılması...  Kurtuluş Savaşımız inanılmaz bir zaferdir.

Anadoluyu düşmandan temizleyen Mustafa Kemal, çürümüş saltanat düzenini yıktı ve yerine 88 yıl önce 29 Ekim 1923 tarihinde taptaze bir Türkiye Cumhuriyeti kurdu.  15 yıl gibi kısa bir zaman diliminde ilke ve devrimleriyle ülkemizi çağdaşlaştırdı ve aydınlattı.  Ülkemizi aydınlatan  Atatürk, laik demokratik sosyal hukuk devleti kurdu ve Cumhuriyetimizi ulusal devlet anlayışı ile donattı.  Cumhuriyet’imizin onuncu yılında anayurdumuzu demir ağlarla ördük dört baştan, ama şimdi 88inici yıldayız ve 100üncü yıla doğru gidiyoruz. Bu gidişle 100üncü yılda korkarım demir parmaklıklarla örülecek anayurdumuz  dört baştan...

Nasıl mı? Bakın anlatayım:

10 Kasım 1938’de Atatürk’ün aramızdan ayrılmasından sonra İsmet İnönü Cumhurbaşkanı oldu  1946’da çok partili rejime geçildi ve 1946 yılında yapılan çok partili seçimi CHP kazandı.  Kazandı ama o 1946 seçiminin dürüst olmadığı, şaibeli olduğu kabul edilmektedir.  Bu gerçeği görmemiz lazm.

Ardından gelen 1950 seçimlerini Demokrat Parti kazandı.  14 Mayıs 1950 tarihinde yapılan bu seçimin sonucunda Celal Bayar Cumhurbaşkanı oldu ve Adnan Menderes de Başbakan oldu.   Oldu ama Demokrat Partinin hükümet olması ile birlikte Atatürk’ün aydınlattığı, çağdaşlaştırdığı ülkemizde bir yön değişikliği başladı. Demokrat Parti, hükümet oluşunun daha üçüncü haftasında, 6 Haziran 1950’de Atatürk’ün ilke ve devrimlerinin koruyucusu olan Türk Silahlı Kuvvetlerinin Genelkurmay Başkanını ve Kara, Hava ve Deniz kuvvetleri komutanlarını görevden aldı.  10 gün sonra da, 16 Haziran’da Arapça ezana konmuş olan yasağı kaldırarak, o güzelim Türkçe ezanın Arapça okunmasını sağladı.  Ezan hala anlamadığımız dil olan Arapça okunuyor.  Menderes 3 hafta sonra 5 Temmuz’da. dini programların radyoda yayın yasağını kaldırdı.  3 Aralıkta da Arap harfleriyle tedrisat yasağını kaldırdı.  Menderes 4 Kasım 1951 tarihinde ilkokullara, 13 Ağustos 1956’da da ortaokullara din dersi koydu.  19 Mayıs 1957 tarihinde Adnan Menderes 15000 yeni cami yapıldığını ve 86 büyük caminin de onarıldığını ilan etti.

 

1956’da Saidi Nursi’nin, Risale-i Nurlarını serbest bırakan Menderes, 9 Ekim 1958’de de Saidi Nursi’nin Risale-i Nur’larının basılması talimatını verdi. Menderes, şeriat özlemini dile getiren Saidi Nursi’nin, elini öperek dini siyasete alet etmenin öncülüğünü de yaptı.  Fetullah Gülen’in, Nur dergahından yetişmiş birisi olduğunu, yani Saidi Nursi’nin öğrencisi olduğunu umarım biliyorsunuzdur.

 

Demokrat Parti ve Menderes hükümetleriyle başlayan bu yön değişikliği, Atatürk devrimlerine karşı gelen, kısmi bir karşıdevrimdir ve geriye gidişin başlangıcıdır  Bu geriye gidiş 27 Mayıs 1960 tarihine kadar devam etti.  27 Mayıs 1960 ‘ta Atatürk ilke ve devrimlerinin koruyucusu olan Türk Silahlı Kuvvetleri idareyi ele aldı.  Türkiye Büyük Millet Meclisini  feshetti.  Yeni anyasa ve demokratik müesseselerin kurulması hazırlığına başlandı.  Bu anlattıklarımın tümünü ben yaşadım; hepsi de benim öğrencilik yıllarıma rastlar.

 27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül, 28 Şubat derken geldik bugünlere.  Bugün hala, 27 Mayıs askeri hükümetleri tarafından hazırlatılan Anayasaya ulaşmak için uğraş veriliyor.

Dikkat edilecek olursa 1950’de başlayan Menderes hükümetlerinin yaptıkları Atatürk devrimlerine karşı yapılan bir kısmi karşıdevrimin başlangıcıdır.  1950’de başlayan bu kısmi karşıdevrim dönemi 2002’ye kadar devam etti.   Dikkat ederseniz 27 Mayıs İhtilalinden sonra yapılan bütün seçimleri hep kısmi karşıdevrimci partiler kazanmıştır.  Bu kısmi karşıdevrimci partileri biliyorsunuz.  Demokrat parti, Adalet Partisi, ANAP, Refah Partisi, Milli Selamet Partisi, Saadet Partisi, Doğru Yol Partisi ve saire Açıkçası, 1950’den 2002 yılına kadar çoğunlukla, şeriata göz kırpan, onunla oynaşan partiler iktidar oldu hep ve bu partilerin hepsi de kısmen karşı devrim yaptılar. 

Şimdi de tam bir karşıdevrim yaşanmaktadır ülkemizde.  Şimdi şeriatın kendisi iktidardır.  Fazla zorlanmadan Anayasayı da istedikleri gibi değiştireceklerdir. 

Cumhuriyetin 88inci yılında ülkemiz; medya mensuplarının ve üst düzey Türk Silahlı Kuvvetleri mensuplarının tutuklandığı, asker düşmanlığının yapıldığı, askeri şehit edenin de terörist; askerin komutanının da terörist sayıldığı, teröristlere karşı başka ülkelerden icazet bekleyen, medyada hemen hergün şehit haberlerinin ve kadın cinayetleri haberlerinin görüldüğü, gazetecisinin devlet kurumlarını hedef yaparak sürekli eleştirdiği, aydınların ihaneti ile karşı karşıya kalan, saldırgan teröristlere karşı eli kolu bağlı tutulan,  adalet diyerek yandaşın korunup kollandığı, muhalefetin ortalıkta görünmediği, vatanın savunmasını ve birlik ve beraberliği bir avuç aydının yaptığı, yandaş olanların zenginleştiği, yeteneksiz ve birikimsiz kişilerin bürokraside görevlere getirildiği, ABD’nin ve AB’nin istemlerine göre ve kanun hükmünde kararnamelerle yönetilen ve hukukun üstünlüğünün yok olduğu bir ülke oldu ülkemiz...

Yargıtay onursal başkanı Vural Savaş, paşaların tutuklanmasıyla, ruh sağlığının bozulduğunu öne sürerek, köşe  yazarlığı yaptığı Sözcü gazetesinden 18 Şubat 2011’de pes ederek köşe yazarlığını bıraktı.  Vural Savaş, ARTIK ESKİYE DÖNÜŞE OLANAK YOK başlıklı yazısında,

‘Son 20 yılda önemli mevkilere gelen tüm siyasiler, başta Hilmi Özkök olmak üzere Genelkurmay Başkanlarımız, Anayasa mahkememizden kürsü hakim ve savcılarına kadar tüm hukukçularımız, bilinçsizlikleri ve dik duruş sergileyememeleri yüzünden, Cumhuriyetimiz korunamaz hale gelmiştir.  Bu yüzden pervasızca son vuruşlar yapılıyor.  Kanser tüm organlarımıza yayılmış... Artık ameliyat ve kemoterapiyle bile Türkiye Cumhuriyeti’nin eski sağlıklı günlerine olanak yok .  Ruh sağlığım tehlikeye girdi.  Düzmece belgelerle Balyoz davasının son duruşmasında 311 General ve 163 askerimizin tutuklanması ve karardan sonra sanıkların Harbiye Marşı’nı söylemeleri içimi kanattı...

Buraya bir parantez açalım:  Ben 24 ay yedek subaylık yaptım.  Bunun 6 ayı yedeksubay okulunda öğrenci olarak, 18 ayı da Ankara Kara Harbokulu’nda Asteğmen ve Teğmen olarak geçti.  18 ay boyunca hergün Harbokulu öğrencilerinin ‘Kanla irfanla kurduk biz bu Cumhuriyeti;  Cehennemler kudursa ölmez nigehbanıyız’ yani ölmez bekçileriyiz diye  söyledikleri Harbiye Marşını dinledim.  Tüylerim ürperirdi, gururlanırdım Harbiye öğrencilerinden, hergün o marşı dinlerken.  Şimdi tekrar Vural Savaş’ın söylediklerine dönelim.

‘Olanlar bitenler karşısında ruh sağlığımın giderek tehlikeye girdiğini görüyorum.  Genelkurmay Başkanı Işık Koşaner’in derhal istifa etmesi gerekirdi.  İstifayı bile beceremeyen insanlar, Türk ordusunun onurunu, Atatürk’ün hepimize emanet ettiği Cumhuriyetimizi ve ülke bütünlüğümüzü koruyamazlar.  Kalemimi kıracağım ve Sözcü’deki yazılarıma devam etmeyeceğim.  Çünkü yazarak hiç bir şeyin düzelmeyeceğini anladım.  İç düşmanlarımızın ve onları destekleyen emperyalist güçlerin, ‘Allah belasını versın’; Allah Türk millrtini korusun.  Son dileğim budur ‘ dedi ve 18 Şubatta pes ederek yazarlığı bıraktı.

Bildiğiniz gibi 30 Ağustos öncesi Işık Koşaner ve kuvvet komutanları görevlerinden istifa ettiler.  Bir tanesi hariç...

Cumhuriyetimizin 88inci yılında ülkemizin gündeminde hukuksuzluk var, Türk Silahlı Kuvvetleriyle savaşan bir hükümet var, Kanun hükmünde kararbamelerle yönetilen bir devlet ve ülkemizin üzerinde dolaşan kara bulutlar var.

En iyisi sözlerimi ben burada sonlandırayım ve mikrofonu değerli konuşmacımız Sayın Tansel Çölaşan’a devredeyim.

Teşekkür ederim. 

Mahmut Telli

Joomla templates by a4joomla