CHP Genel Başkan Yardımcısı Sayın Gülsün Bilgehan, değerli dernek başkanları değerli medya mensupları, değerli konuklar ve sevgili gençler; hepinizi saygı ile selamlıyorum; hepiniz bugünkü konferansımıza hoş geldiniz.

Bugün çok değerli bir konuğumuz var.  Türkiye Cumhuriyeti ikinci Cumhurbaşkanı merhum İsmet İnönü’nün torunu, gazeteci yazar merhum Metin Toker ve iki yıl önce Cumhuriyet konferansı konuşmacımız olan, Sayın Özden Tokerin kızı; Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkan Yardımcısı Sayın Gülsün Bilgehan.  Frankfurt’umuza hoş geldiniz.

Değerli konuklar,

Biz bu toplantıyı 8 Mart Dünya kadınlar günü nedeniyle  6 Mart Pazar günü yapacaktık fakat 6 Mart, değerli konuşmacımız Sayın Bilgehan’ın takvimine uymadı.  O nedenle  Sayın Bilgehan’a uygun olan bugünü seçtik.

Gelelim bugünkü konumuza  ve onun uzantısı olan 2023’e doğru Türkiye’de kadının ne olacağına.   Bu yıl 8 Mart’ta resmi olarak dünya kadınlar gününün 29 uncu yılını kutlayacağız.

Kadınların erkeklerle eşit haklara sahip olmak için verdiği savaşın temsili başlangıcı, 8 Mart 1857 yılında Amerika’nın New York kentinde başladı.  Konfeksiyon ve tekstil fabrikalarında çalışan 40 bin işçinin insanlık dışı çalışma koşullarına ve düşük ücrete karşı başlattığı grev, polisin saldırısıyla kanlı bitti.  Saldırı sırasında çıkan yangında, çoğu kadın 129 işçi can verdi. Cenaze törenine de 100 bini aşkın kişi katıldı.  

 

53 yıl sonra, 1910 yılında Danimarka’nın Kopenhag kentinde toplanan  2. Enternasyonele bağlı kadınlar toplantısında, Almanya SPD önderlerinden Clara Zetkin, bu yangında yaşamını yitiren 129 kadın işçi anısına, 8 Mart gününün Dünya Kadınlar Günü olarak kutlanmasını önerdi.  Kadın hakları hareketini, özellikle oy hakkını onurlandırmayı amaçlayan Kadınlar Günü önerisi, oy birliği ile kabul edildi.  

 

1975 yılında, Dünya Kadınlar Yılı’nı ilan eden Birleşmiş Milletler Örgütü, 16 Aralık 1977 tarihinde 8 Mart’ın tüm kadınlar için Dünya Kadınlar Günü olarak kutlanmasını kararlaştırdı.  Kadınlara eşit hakların verilmesinin dünya barışını güçlendireceği kabul edildi.

 

Aradan yıllar geçtı...  Peki ne oldu?  Kadın yine baskı altında, yine iş hayatında yerini istediği gibi alabilmiş değil, sözlü ve fiziksel şiddet görmekte ve hala siyasette kendini tam anlamıyla temsil edememekte...  Araştırmalar, cinsiyet ayrımcılığı ve şiddetin tüm dünyada hızla sürdüğünü gösteriyor.  Türkiye’de ise kadınların büyük bir kısmı, şiddetle daha evliliklerin ilk yıllarında tanışıyor. 

 

Kadın Sosyal Hayatını Araştırma ve İnceleme Derneği’nin dünyada ve Türkiye’de çeşitli araştırmalara dayanarak açıkladığı verilere göre, kadınların en büyük sorunu dayak.  Türkiye’de evliliklerinin ilk 3 yılında üniversiteli kadınların %73’ü,  gecekondu ve kırsal kesimde yaşayan kadınların ise %90’ı  şiddete maruz kalıyor.  Erkeklerin de %45’i, kadının kendisine itaat etmemesi durumunda dövme ve tecavüzü hak görüyor.

 

Diğer ülkelerin durumu da Türkiye’den pek farklı değil. Amerika’da her 15 saniyede bir kadın dayak yiyor.  Uluslararası Af Örgütü’nün hazırladığı raporda, dünyada her üç kadından birisinin dövüldüğü, seks yapmaya zorlandığı veya taciz ve şiddetin bir başka şeklini yaşamak zorunda bırakıldığı belirtilmektedir.  Bu şiddeti yaratanların da genellikle kadının yakınındaki erkekler ya da aile bireyleri olduğu belirtilmektedir.

 

Çağımız demokrasi anlayışında, cinslerin eşit siyasal katılımı ve temel insan haklarına saygı çok önemlidir.  Ama gerek ulusal, gerek uluslararası siyasal işlemlerin çoğunda cinsiyetçi –ayırımcı uygulamalar, ne yazık ki hala sürüp gitmektedir.

 

Türkiye’ye dönelim.  Bu yıl Türk kadınlarının seçme ve seçilme haklarına kavuşmalarının 77’inci yılı.  Türk kadını 77 yıl önce 5 Aralık 1934’te siyasal haklarına kavuşmuştu.  Atatürk, tüm bireylerin katılımını sağlayan demokratik rejime inandığı için bunun ilk adımını atmiş ve Türk kadınlarının siyasal haklarının tanınması için çaba harcamıştı.   

 

Türkiye’de kadın haklarının temelinde medeni kanun ve hukuk düzeni bulunmaktadır.  Başka bir deyişle Türk kadının siyasi haklarına kavuşması laik hukuk devriminin sonucudur.  O nedenle Türkiye’yi çağ dışına itmeye çalışacak tüm akımlar, Türk kadının Atatürk’le kazandığı haklarına karşı ciddi bir tehlike niteliği kazanacaktır.  Atatürk’ün Türk kadınlarına bırakmış olduğu bu değerli mirası çok iyi korumamız lazımdır.

 

Lazımdır ama Türk kadınlarının sorunları bugüne kadar, iktidar ve muhalefet partilerinin programları içinde gereği gibi yer almadı.  Kadınlara bir oy deposu olarak bakıldı. Aile ve toplum içinde kadın yetki ve statü açısından, erkeğe göre oldukça düşük bir durumdadır.  Kadının siyasetteki düşük katılım oranı, özel yaşamındaki karar mekanizmasına katılımının düşüklüğünün, bir uzantısıdır.  Ortadoğu ve Akdeniz kültürlerinde kadın – erkek ayırımı ve erkek üstünlüğü yalnız müslüman ülkelerde değil, bütün kültürel yörede çok eskilere dayanır.

 

Türkiye’de köktendinci İslam, gerici bir kadın hareketine destek vermektedir.  Köktendinciliğin ulusal ve uluslararası bağları, finans kaynakları vardır.  Bu akım, toplumun kültürel gelişimindeki gericilikten, toplumun yoksulluğundan yararlanmaktadır.

 

Köktendincilerin İslami öğretileri sonucunda, o islami öğreti yalanları ile kadınlar ve kızlar erkeklerin kölesi olmaya başladı.  Artık kadınlar o bildiğimiz kadınlar değil.  Yarısından fazlası erkeklerle tartışmayı bile saygısızlık sayıyor artık.  Kadınlarımızın üçte birinden fazlası, kendisi para kazansa bile parasını nasıl harcayacağına karar veremeyeceğine inanmış; ya da inanmak zorunda bırakılmış. Yarısından fazlası, erkek kadından sorumludur diyecek kadar kadınlığını unutmuş ya da unutturulmuş...  Yarıya yakını, erkek ne zaman isterse bana sahip olabilir, benim itiraz hakkım olamaz, diyecek konuma gelmiş ya da getirilmiş.

 

 Bugün Türkiye’de kadın olmanın ne kadar zor olduğunu erkekler bilemez.  Çünkü artık kadınlar konuşmuyor; konuşamıyor. Hatta konuşturulmuyor.  İslam dinini sömüren ve kullanan karanlık zihniyet kendi kadınlarını yetiştiriyor... Susan, itaat eden ve kaybolmuş kadınlar, kızlar.  Arada bir vizyon için, imaj için ortaya sürülen kadınlara bakmayın siz... Onlar da biliyor kullanıldıklarını ama artık düzen kurulmuş.

 

Atatürk 5 Aralık 1934’te Türk kadınına, dünyadaki bir çok ülkeden önce, hakettiği hakları verdiğinde umutlanmıştık.  Çünkü Atatürk Kurtuluş Savaşında bebeğinin kundağında mermi taşıyan anayı, ya da cephede erkeği ile birlikte düşmanla savaşan bacısını unutmadı; onlara ihanet etmedi.  Ama şimdi ihanet ediliyor. Türkiye nereye gidiyor diye soruyor herkes birbirine.

 

Türkiye hızla ve şevkle karanlığa gidiyor.  Çünkü yaratılmışların yarısı olan kadın yok oluyor.  Kadını yok olan bir ülkenin gideceği yol bellidir.   Karanlık ve onursuz bir gelecek.  Bu işi planlı yürütenler, islami motiflerle kadının ikinci sınıf konuma gelmesini, doğal karşılamamızı bekliyorlar.  Bu işe Kuranı Kerimi ortak koşmaları da çok acı.  Örneğin miras hukuku:  erkek çocuğa iki pay, kız çocuğa bir pay.  Ya da kadının erkeğe itaat etmesini empoze eden garip ayet ve sureler..  Burada da istismar var. Allah kendi yarattığı iki cinsten birinin aşağılanmasını ister mi?  Her iki cins de eşit miktarda yaratılmış.  O nedenle erkek eşittir kadın.  O nedenle Türk kadını Türk erkeğinin diğer yarısıdır diyenlerle,  biz tam olmak istiyoruz diyenlerle, Türk kadını ve erkeği daha aydınlık günlerde yaşayacaktır.

 

Ülkemizin üniter ulus ve laik devlet yapısına inanan ve sahip çıkan 550 milletvekilinin yarısı, çağdaş Türk kadını olduğu zaman ülkemiz kurtulacaktır... Aksi takdirde, adı yok olan kadının 2023’e doğru kendi de yok olacaktır.

 

Mahmut Telli

Hessen Eyaleti Atatürkçü Düşünce Derneği Başkanı

Joomla templates by a4joomla