Mart ayını Amerika’da geçirdim. Ekonomik kriz Amerika’yı öylesine vurmuş ki sormayın.  İşini kaybeden kaybedene.  Ama size ekonomik krizden söz etmek istemiyorum.  Anadilin öneminden, getirilerinden ve götürülerinden sözetmek istiyorum..

Amerika’ya önceki yıl gittiğimizde Alman ve Yunanlı karışımı bir aileyle tanışmştık.  Bizi evlerine davet eden bu çift tam anlamıyla Alman ve Yunan kültürüne örnek bir biçimde bizi ağırladı.  Sofrada Alman şarabı, Alman maden suları ve Alman ve Yunan yemekleri ile doğrusu bize tam bir Balkan ve Alman gecesi yaşatmışlardı. Dört ve altı  yaşlarındaki çocukları da Almanca ve Rumca konuşuyorlardı.  Amerika’da hiç alışık olmadığım bu manzara karşısında, Amerika’ya nereden ve ne zaman geldiklerlini öğrenmek istedim.  Amerika’ya sekiz yıl önce geldiklerini öğrendim; geldikleri ülke de ne Almanya ne de Yunanistan’dı.  Amerika’ya Güney Afrika’dan gelmişler.

Güney Afrika’ya ne zaman gittiklerini öğrenince şaşkınlığım bir kat daha arttı. Alman asıllı olan erkeğin ailesi 1760 yılında Güney Afrikaya gitmiş.  Rum asıllı olanın ailesi de 1800 lü yılların başında Zambiya’ya gitmiş.  Her iki aile de geçen 200-250 yıl zarfında anadillerini  muhafaza etmişler.  Sadece anadil mi? Örf, adet ve kültürlerini de muhafaza etmişler.  Bunu nasıl elde ettiklerini sorduğumda her ikisinden de aldığım cevap aynı idi.  Her ikisi de misyoner ailelerden gelmekte idiler.  Afrika’nın güneyinde yaşıyorlar ama misyoner oldukları için malikaneleri ve hizmetkarları ile harika bir yaşam tarzları varmış. Arkalarında da kilise olduğundan dillerini, dinlerini, örf, adet ve kültürlerini kaybetmeden 250 yıl yaşamışlar.

Bizler Almanya’ya geleli daha elli yıl bile dolmadan Alman otoritelerinin bizlere, dilimizi unutturmaya çalışıtıklarını görüyoruz.  Ana dilimizi unutmamız için her çareye başvuruyorlar.  Onlar da biliyor ki bir milletin dilini unuttururlarsa o milletin  ne kültürü, ne örfü, ne de adetleri kalır.  Hatta dinlerini bile unutabilirler.

Şimdi gelelim anlatmak istediklerimin ikinci kısmına.  Bu yıl Mart ayındaki ziyaretimizde biz de o aileyi oğlumuzun evinde konuk ettik.  Bir de gördük ki çocukları ne Almanca ne de Rumca konuşuyor.  Her iki dili de tamamen olmasa bile kısmen unutmuşlar ve yalnız İngilizce konuşuyorlar. Hayret ettim ve nasıl böyle olduklarını sordum.  Çocuklarını kindergartene ve ilkokula gönderdiklerini; orada çocukların İngilizce öğrendklerini ama anadillerini unuttuklarını belirttiler.  Test etmek için çocuklarla Almanca konmuşmak istediğimde, çocuklar bana Almanca konuşmak istemediklerini belirttiler ve İngiizce konuştular.  Anne ve babalarının söylediklerine göre üç ayda çocuklar İngilizceyi öğrenmiş ve anadıllerini unutmuş ve hala unutmak için çırpınıyorlarmış.  

Şimdi Alman asıllı dostum çocuklarına Almanca’yı unutturmamnın telaşı içinde.   Protestan kilisesinde akşamları Almanca okuma kursları veriliyormuş.  Alman dostum çocuklarını oraya göndereceğini söylüyor ve ekliyor, ‘Eğer bu çocuklar Almanca’yı unuturlarsa ben kendimi öldürüm’ diyor.

Ne dersiniz bizim burada yaşadıklarımızı bu Alman asıllı aile Amerika’da yaşamıyor mu?  Aslında söylenecek çok şey var. Bir tarafta çocukların dünyası; bir tarafta velilerin dünyası.  Amerika’daki bu Alman asıllı aileyle bizim,  Almaya’daki Türk aileler arasında o kadar çok benzerlikler var ki...   O aile orada çocuklarına Alman kimliğini ve benliğini unutturmamak için uğraş veriyor, bizler de burada çocuklarımızın Türk benliğini, Türk kültürünü, Türk örf ve adetlerini unutturmamak için canla başla çalışarak uğraş veriyoruz.

Mahmut Telli

Hessen Eyaleti Atatürkçü Düşünce Derneği Başkanı

Joomla templates by a4joomla