Sosyal yaşamda, günlük yaşamda, bilgiağındaki sosyal paylaşım yerlerinde neredeyse hep kendi ülküdaşlarımızla, kendi düşünce yapımızdakilerle konuşup görüşüyoruz.

Küfür edilecekse ediyor, alay edilecekse alaycılara katılıyor biraz olsun rahatlıyoruz. Sonunda, bir şey yapamazlar, millet ayağa kalkınca görürler, öyle bir tokat yiyecekler ki … gibi sözlerle içimizdeki gerginliği boşaltıyor, sonra da rahat rahat işimize gücümüze koşuyoruz…

İşin doğrusu durum, pek de öyle bildiğimiz gibi değil. Karşımızda yüzyıllık, daha da gerilere gidersek bin yıllık emeller, özlemler, planlar var…

“Başta bir yöneten merkez olmalı. Yoksa bu kadar akıl, bu kadar fikir dünün yobazlarında ne gezer.” deniyor.

Her yönümüzle kuşatma altındayız. Koskoca bir ulusu tüketmek, yok etmek, tarihten silmek için ne yapılacaksa yapılıyor. Açıkça yapılıyor bütün yapılanlar yapılmasına da ne olduğunu anlayanımız pek az. Kapılmışız rüzgâra, kapılmışız oynanan oyunlara, sona doğru, ölüme doğru gittiğimizi ayırdedemeden  günlük hay huy arasında koşuşturup duruyoruz.

Cumhuriyet Bayramı’ndan bir gün önce bir yazı okudum. “ Yeni Akit” yazarının (Ali Karahasanoğlu)  yazısını bir rastlantı sonucu okurken tanıtılan diğer yazı buydu: “ Andımız ve Kurban” .

Yeni Akit yazarı açıkça büyük önder Mustafa Kemal Atatürk’ten aşağılayıcı bir dille söz ediyor  yazısında. Ne ilgisi varsa da hemencecik, her zaman yaptıkları gibi Atatürk’le İslam’ı  - İslam’a belki de en büyük hizmeti etmiş büyük  kişiliği- karşı karşıya getiriveriyorlar:

 

“Bir ölmüş “insan” kadar değeri yok mu, milyarların inandığı islam dininin?” diye yazılabilmiş, Fazıl Say davasını desteklemek adına…

Ulusun kurtarıcısına, Başkomutanına, devletinin kurucusuna denmiş bu söz.

Diğer yazı, “Andımız ve Kurban”. Mustafa Siel yazmış.

Okuduğum her satırında dehşete düştüğüm bir yazı. Dinci bir gazetede çıkmış.  “Haksöz .”  Yazanın adını sanını ilk kez duydum. Yazıya  “Andımız”la başlamış, Türk’e, Türklüğe edilmedik laf bırakılmamış. Üstelik bu sözleri ederken, yazan, hep islamı örnek almış.  Vatan millet sevgisine karşı çıkılıyor. Önce islam ve insanlık sevgisi(!) gelmeliymiş… Yazanın deyişine göre,  72 buçuk milletin yaşadığı bir memlekette Türklük ne demekmiş… “Türk olmayı zorunlu ve de doğruluk ve çalışkanlıkla ilişkili kılmanın mantığını kim nasıl izah edebilir? “ imiş…

“Yükselmek ileri gitmek”  de neymiş, diğer memleketlerden, milletlerden daha üstün olmak, ileri olmak  olmazmış, böyle istenemezmiş… İslam ve genel insanlık değerleriyle bağdaşamazmış böyle Türk Milleti’nin yükselmesi, ileri gitmesi (Bak bak, Irak’taki,  Arap şeyhliklerindeki Araplara yapıldığı  gibi Amerikan ve İngiliz çizmeleri bizi de çiğnese, kendine uşak etse, hele hele Türk kadınları ikinci sınıf vatandaş olsa, eve kapansa  rahat edecek bu kafa…)

Sonra pislikler arka arkaya ortaya dökülüyor:

“Ey büyük Atatürk!” denmesine de karşı bu zihniyet.  Neymiş, Atatürk bizler gibi ölümlü ve aciz bir faniymiş. “ 74 yıl önce ölüp toprağa gömülmüş ve kaybolup gitmiş… “ imiş… Akıl akıl sen nerdesin? Atatürk bunu zaten bir sözünde demişti: “Benim fani vücudum…”  diye.

Büyük Atatürk , fikirdir, düşüncedir, vatanı kurtaran, Cumhuriyeti kuran, milletimizi esirlikten, yokoluştan, düşman çizmesinden kurtaran  önderdir…  Büyük Atatürk, yol göstericidir, çağdaşlıktır… Kendini bilmektir. Ulusunu bilmek, tanımak, sevmektir. Kendine güvenmek, geçmişiyle övünmek, çalışmak, ileri gitmektir!

Bu kafa hem de yazım yanlışlarıyla yazmış bu sayıklamalarını. “De da” ne zaman ektir, bitişik yazılır, ne zaman ayrıdır, “dahi, bile” anlamındadır, bilmiyor, öğrenememiş.

“Ey bu günümüzü sağlayan ulu Atatürk” seslenişi de fena koymuş ona. Faciaya bakın diyor, bu sözü yazdıktan sonra. Böyle kafaların ortak  bir noktaları var, hiç değişmiyor. Bizim Atatürk sevgimiz karşısına hemen Atatürk bir İlah mı ( çok tanrıcılıkta tanrı)? Rab mı (Tanrı)? deyiveriyorlar. Bu günümüzü nasıl sağlarmış, Rab mıymış?

Ah akıl nereye kaçtın?

Bunlara tarihimiz  de öğretilmemiş besbelli. Bir yerlerde kafaları yıkanmış, içleri kinle nefretle doldurulmuş. Vatan millet kavramları zihinlerinden silinmiş.

Bu yüzden olmalı İngilizceyi pek bir seviyorlar. Amerika’ya bayılıyorlar. Amerikan , İngiliz sanal kahramanlarına pek bir hayranlar…

Lütfediyor, “Atatürk’ün hadi iyi bir komutan ve lider olduğunu kabul edelim,” diyor, sonra ekliyor: “Lakin sonuçta bir insan değil mi?” Atatürk için, Atatürk’ün adını anmadan, “ Gerçekleştirdikleri doğru ve büyük şeyler olsa bile tek başına mı yaptı bunları?” diyor.

Bundan sonraki cümlesi inanılmaz gülünç: “Bir He-men ya da Süpermen mi idi yoksa? ”

Sözü kendi yazımıyla olduğu gibi aldım. Yayılmacı ülkelerin önde geleninin, bir numaralı kan emici ülkenin sanal kahramanlarını da maşallah iyi biliyor, Türk ulusunun büyük önderini, Türk’ün atasını bu abuk sabuk çizgi roman kişileriyle kıyaslıyor. 

Acıyalım mı, üzülelim mi, bu nasıl bir anlayıştır, bu nasıl bir kafa yapısıdır, bu neyin nesidir,  insan ne edeceğini, ne düşüneceğini şaşırıyor…

Buraya kadar denilenler yine iyi. Asıl bundan sonrası inanılmaz.

Andımız’daki “Varlığım Türk varlığın armağan olsun!” sözüne saldırılıyor:

“Bu nasıl bir mantıktır? Beni bu millet mi yarattı ki varlığımı ona armağan edeyim?”

İşte şimdi belli oldu mu bu kafadan olanlar, bu çizgide yetiştirilenler neden askerlik yapmak istemez? Neden askerden kaçar? Neden paralı askerlik hoşlarına gider? Neden askerlik toptan kalksa rahat edecekler?

“İnsanın yurdunu ve milletini hak ve adalet ölçüleri içinde sevmesi elbette mümkündür ve gerekli de olabilir.” deniyor yazıda. Yurdunu milletini sevmek olası imiş, muhtemelmiş, bu gerekli de olabilirmiş. Bir şartı var: “ Önce vatan ve millet değil, önce hak ve adalet olmalıdır.”

Andımız’daki sevgi “pragmatik (yararcı) bir sevgi “ imiş. Bu ne İslam’a, ne insanlık kriterlerine uyarmış. “… pragmatik bir sevgidir ki, bu ne İslâm’a, ne de genel insanlık kriterlerine uymaz.” ( Ne, ne de diye yazılancümleler olumsuz eylemle bitirilmez. Ne burada olumsuzluk anlamını zaten verir.)

Bu anlayışın yurdu, milleti yok demek ki, olsa da önce millet gelmezmiş…

Milleti yok ki o millet için can versin… Milleti için canını ortaya koysun… Atalarımız da böyle düşünmüş olsalardı şimdi bizim ne vatanımız olacaktı, ne bir milletimiz, ne devletimiz, ne dilimiz, ne de böyle özgürce yaşadığımız, ezanları camilerimizden okunan bir dinimiz…

O zaman belki analarımız belli olacaktı ama babalarımızı bilmeyecektik…

Burada  bu yazanın kafası karışmış ama ne karışmış:

“Şimdi bu mantığa göre Almanya, ya da Yunanistan’da yaşayan Türkler, varlıklarını o Alman ya da Yunan varlığına mı armağan edecekler?” diye sözüne devam etmiş. En millîyetçi milletlerden biri Yunan’dır. Biri de Alman. Bu milletler zaten kendi milletleri, vatanları için, ülkelerinin çıkarları için  varlıklarını feda etmişlerdir tarihlerine bakarsak.  Hem de vatanlarını savunmak yerine başka vatanları işgal ederek… Şimdi oralarda yaşayan Türklerle bunun ne ilgisi var? Bizim andımızla başka ulus devletlerin tutumunun, anlayışının birbiriyle ne ilgisi var?

Bundan sonra yazılan söz bu kafaların gerçeğini bize açık seçik gösteriyor:

“Bu millet ya da onun liderinin ( kendi milletine, bu millet, Atatürk’e, onun lideri diyor ) üzerimde ki ( “ki” bitişik yazılmalıydı.) hakkı ana babamdan daha mı fazla ki onlara şükredeyim?”

Kendini Türk Milleti’ne ait hissetmeyen anlayış. Milleti yok. Anası babası var. Bu vatanı, bu ülkeyi düşmanlardan kurtaran, bağımsızlığını sağlayan, bu uğurda şehit olan, gazi olan milletine, milletinin liderine bir minnet borcu yok. Çünkü vatansız ve milletsiz…

Buraya kadar  anladık sanıyorum. Nasıl bir kafa yapısıyla karşı karşıyayız. Devamı daha da iç acıtıcı …

“Ne mutlu Türküm diyene!” sözüne takmış. Bu söze kimlerin taktığını, bu sözü kimlerin nasıl eleştirdiğini çok iyi biliyoruz.

“Türk olmak neyse nede ( burada “de” ayrı yazılacaktı ), türküm (Türküm olmalıydı) demek ne demek? Irken- aslen Türk olan( Irken diye bir söz yok) birisinin bundan gurur ya da aşağılık duygusuna kapılmadan türküm  (Türküm yazılacak.) demesi gayet tabidir ( doğrusu tabiî), lakin Türk olmayan birisinin türküm ( Türküm) demesi öncelikle aslını inkar (inkâr)etmek değil midir?”

Alın size bölücülerin diliyle bizi millet yapan, bizi birleştiren,bizim mayamız, tutkalımız olan bu büyük sözün  anlatılması… Dini kullanan  bu dinciler de bölücülerle aynı noktada birleşmişler. Milletimizin bütünlüğünü istemiyorlar. Türk Milleti’ne, Türk Milleti denmesini, ulusumuzun adını söylememizi, Türk Milleti’nde birleşmemizi  emellerine aykırı buluyorlar. İstiyorlar ki bölük pörçük olalım, ülke bütünlüğümüz dağılsın, parçalara, şehir devletçiklerine ayrılalım, Türkiye Cumhuriyeti  yıkılsın, yeniden 94 yıl öncesine dönülsün…  Cumhuriyet kazanımları elimizden geri alınsın, bağımsız devletimiz sona erdirilsin…

Bölücüler, bunu istiyorlar, bunu dış güçler istediği için, onların yayılmacı emelleri bunu gerektirdiği için istiyorlar.  Kurulmasına, kan dökerek, askerimizi, vatandaşımızı, polisimizi pusu kurup öldürerek, çığırtkanlık yaparak, bölge halkını korkutup sindirerek  yardım ettikleri bir kukla devleti kurmak için bunu diyorlar. Yayılmacılara hizmet etmek için bu sözleri söylüyorlar. Ne ilginçtir ki bu kafa, bunu, kandırıldığı, satın alındığı için; dinci tezgahlarda yetiştirilenler de, milletsiz olduğu, kendini Türk milletine ait hissetmediği için istiyor.

“Ne mutlu Türküm diyene!”

Bu sözün sonundaki diyene sözüyle ne anlatıldığını bile anlamamış. Anlamış da anlamak işine gelmemiş…

Burayı iyi okuyun:

“Türklük bir din ya da ideoloji değildir ki, Türk olmayanlar bu din ya da ideolojiye mensubiyetlerini ilan etsin, Türk olmakla kıvanç duysun?”

Türk, milletimizin adı. Türklük neden din olsun? Araplık din mi? Fransız olmak din mi? Yunanlılık din mi? Yunan, ülkesinde kalmış, yaşayan azınlık hakları olan Türklere bile Türk demiyor, bölücülük yaparlar diye. Müslüman azınlık adını vermişler onlara. Milletlerinin adı ise Yunan. Fransa’da yaşayan Ermeni bile ben Fransızım diyor. Amerika’da onlarca ırk bir millet olmuş:  “Amerikan”.  İngiliz’in adı İngiliz. Hepsi uluslarıyla gurur duyuyor, övünüyor, bir bizimki bundan rahatsız.  Herkes mensubiyetini ( Mensubiyet, ilgililik, ilgili, ilişkili olma durumu demek, burada köken anlamında kullanılmış olmalı.) ilan etsinmiş.

Yok devenin başı!

İnsan ulusuna bu kadar mı yabancı olur? Düşman olur? Kindar olur?

 

 

Böyle bir yazı yazabiliyorsa bazıları, böyle yazılar gazetelere basılabiliyorsa, böyle yazıları açıp okuyabilen,  okuduklarını sessizce kabul edenler, bu yazılanlar gibi düşünenler  varsa, üstelik bu anlayış iktidardaysa, Cumhuriyetin her yanını kuşatmış, esir almışsa…  durum sandığımızdan da ciddidir. Durumumuz içler acısıdır… Olan bitene şaşmak boşunadır…

Rüyamızda göremeyeceğimiz şeyleri görüyoruz. Rüyada görsek, çimdik at, gerçek olmadığını söyle diye bağıracağız…

Özal’la başladığı söylenen bu süreç, son on bir yılda iyice gelişti, doruklara çıktı.

Radyolarımızda, televizyonlarımızda devlet eliyle yerel dillerle, -ne ilgisi varsa-  Arapçayla 24 saat kesintisiz yayın başlatıldı.

Bize, “ Siz çok dillisiniz, mozaiksiniz, siz Türk, Kürt, Laz, Çerkez… bilmem nesiniz…” diyerek, Cumhuriyeti kuran iradeyi hiçe saydılar, ulusumuzun adını bir etnik grup adına çevirdiler…

Devletin radyo  ve televizyonunun görevleri içinde olan ulusal bayramlarımızı kutlamak, canlı yayınla bütün yurda yayınlamak, buna zorunlu olmak işine,  çıkarılan bir yeni yasayla son verildi.

İngilizce dili eğitim kurumlarımızı bir zehirli ot gibi sardı. İngilizce günlük yaşama, sokaklarımıza, ürünlerimize, evlerimize girdi… Çünkü bu dili egemen kılmak, sömürge olmanın olmazsa olmazı!

Arapça bütün okullara sokuldu, ilkokullardan başlayacak. Din kitabını ezberlemek ders adı oldu. Peygamberimizin hayatını öğretmek artık din dersinin konusu değil, başlı başına bir ders.

Eski yazı (Arap harfleriyle yazılan) hortlatıldı. Arapça öğretilme , “Din kitabımızı”  ezberletme bahanesiyle  “eski yazı”  okullarda yeniden başlayacak. Sonra zamanı geldiğinde bu yazı başa getirilecek. Yazımız, Türkçe Abecemiz kaldırılacak. Yine bu dersler öne sürülerek okullarda örtünme başlatılacak.

Dinci anlayışda “Millî Görüş”,  bizim safça bir zamanlar inandığımız gibi, millî, millete ait, ulusal demek değil. Dine ait demek.

Özellikle bu görüşün mimarı Necmettin Erbakan cenaze töreninde yoksa neden Türk bayrağına sarılmak istemesin? Bayrağı yasaklasın, böyle vasiyet etsin?

Olaylı Konya mitinginde, ta yıllar önce,  İstiklal Marşı okunurken neden yerlere oturulsun? Bugünün bölücüleri gibi neden İstiklal Marşı onları da rahatsız etsin?

Böyle olmasa, bu anlayış millî olsa, Türkçeyle, millî dilimiz, devletimizin dili  Türkçeyle  ilgili neden gülünç yarışmalar yapılsın? Bir de üstelik bunu devlet eliyle sanki bir bayrammış gibi yapsınlar?  Amerikan, İngiliz hiç kendi dilini öğrenenler arasında  veya  şöyle böyle çat pat konuşan başka milletlerin çocukları arasında  dilinin (İngilizcenin) yarışmasını, yok, yanlış dedim, Yunanca spor yarışması demek olan adıyla, olimpiyatlarını yapar mı?

Dünyada bu yapılanın bir örneği var mı?

Son otuz kırk yıldır bu dinci kesimin  ticarete bir  ilgisi var, bir para düşkünlüğü, ticaretle zenginleşme, milleti kandırarak bu yolla halkın paralarına el koyma çabası var, insanın aklı almıyordu.  Bu paragözlülüğün, ticaret merakının  nedenini anlamakta zorlanıyorduk, sonra anlaşıldı neden böyleler:

Devleti ele geçirmek için.

Çeşitli vurgun davalarından, gazetelere düşen yardım amaçlı görünen büyük soygunlardan bunu çok  iyi biliyorsunuz…

Bu alışverişçi, çıkarcı görüş işi o kadar ileri götürüyor ki Tanrıyla bile alışverişe kalkılıyor.

 Sözünü ettiğim yazının sonu tam ibretlik:

“Varlığını bir lidere, vatana ya da millet uğrunda harcayan ve gerektiğinde feda – kurban edenin kazanacağı hiçbir şey yok, lakin kaybedeceği ebedi bir hayat var.  Varlığını Allah uğrunda harcayan ve gerektiğinde feda- kurban edenin ise, … kazanacağı ebedi bir hayat var. Böyle aşırı karlı (kârlı yazılmalıydı) bir alışveriş varken, niye kendimizi- hayat sermayemizi boşa harcayalım, hayatımızı ve kanımızı heder edelim ki?”

Alın size vatansız milletsiz olmanın gerekçeleri. Tanrı ile bile kârlı bir alışveriş peşindeler…

Vatan için ölmeyin, diyorlar.  Korunmayan, savunulmayan vatan olur mu? Dünyada böyle bir millet, böyle bir ülke var mı? Her ülke vatanını koruyor! Akıllarınca böyle diyerek vatanı önemsizleştiriyorlar.

Anladık mı şimdi vatan toprakları neden yabancıya serbestçe satılıyor? Neden karşılıklılık şartı kaldırıldı?

Neden ulusal bayramlarımız yasaklı?

Neden Atatürk ilkeleri eğitimin amaçlarından çıkarıldı?

Neden İstiklal Marşımız ders kitaplarının başından kaldırılacak?

Andımız neden hedefte?

Ben anladım, durumu en sonunda, biraz geç de olsa çözdüm.

Sizi bilemem…

31 Ekim 2012 /Feza Tiryaki

Joomla templates by a4joomla