Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün Kars’a gelişinde, karşılamada ilk kez söylenmiş, oyunu oynanmış bu şarkının. Atatürk için yazıldığı, bestelendiği, Atatürk’e armağan edildiği söylenir. Marş tarzı -yürüyüş adımlarına uyarak- söylenen şarkıyı her dinlediğimizde içimiz gururla dolar. Büyük önderimiz bir anda karşımızda canlanır, onu karşılamaya ayağa kalkarız, müziğin ritmiyle de yerimizde duramayız. Nedendir bilinmez aynı anda da gözlerimiz buğulanır, şehitlerimiz, gazilerimiz, bu vatan için can verenler canlanır gözümüzde…


“Hoş gelişler ola, Mustafa Kemal Paşa

Askerin, milletin, bayrağınla çok yaşa”

Gazi Eğitimdeyken okulda kurulan ekiplerden Kars ekibine katılarak bu oyunu oynamıştım. Oyunun bitişi çok etkilidir. Kısa adımlarla kayar gibi yürüyen kızlar önde, erkekler sert, dinç adımlarla biraz arkadan yürürler. Bir kol yana uzanırken, diğer kol kıvrıktır; kollar her iki yöne müziğin ritmiyle uzatılır, çekilir. Başlar diktir.

Şarkının tekrar (nakarat) bölümünde sözlere uygun hareketlerle, birlikte, sağa, sola, geriye, ileriye dönülür.

“Arş arş arş, ileri ileri, arş ileri, marş ileri

Dönmez geri, Türk’ün askeri”

Şarkının ikinci bölümünün sözleri dinleyenleri Kurtuluş savaşındaki cephelere, önceki cephelere götürür, Fransız’ın, İngiliz’in, Yunan’ın (Rum’un), İtalyan’ın, Rus’un, Bulgar’ın… yurdu işgal günlerini, bunların yaptıkları vahşeti yaşatır yeniden halkımıza:

“Cephede mitralyöz ( makineli tüfek-top) ayna gibi parlıyor

Cumhuriyet gençleri (Doğu’nun Türkleri- Azerî Türkleri) bayrak açmış bekliyor”

Bu tekrar bölümünün son söylenişinde, oynayanlar bir anda, koyunlarına sakladıkları Türk bayraklarını çıkarır, iki elleriyle bir ucundan tutarak bayrakları havaya kaldırırlar.


“Sağdan sola, soldan sağa

“Al da bayrağı düşman üstüne”

*

Değerli genç tiyatrocu Utku Erişik’in bu adla yazdığı ve tek kişilik sahne oyunu olarak oynadığı, “Hoş Gelişler Ola” oyununu basından , duyurulardan, yerel gazetelerdeki övgü yazılarından duymuştum. Yurdumuzda çeşitli kentlerimizde, Kıbrıs’ta, Avrupa’da sayısız kez sahnelenen bu oyunu izleyebilme fırsatım ise olmamıştı.

Utku Erişik’in 19 Mayıs’ta Frankfurt’a, bölgenin Atatürkçü Düşünce Derneği’nin davetlisi olarak geleceğini, 19 Mayıs’ta bayram akşamı bu oyunu gurbetçiler için oynayacağını duyunca, iki elim kanda da olsa bu oyunu izlemeliyim dedim, o akşam Frankfurt’a geldim.

Daha önce oyundan bazı bölümleri geçen yılki 29 Ekim kutlamalarında gören, izleyen oğlumun anlattıklarıyla da oyuna ilgim artmıştı.


“Beden diliyle, yüz mimikleriyle, etkileyici bir sesle, müzik, ışık ve yüzü aşkın resimle bütünleşen, ulusal duygulara, yüreklere seslenen bir oyun, görmelisin anne, “
diyordu…

Sırf bu oyunu izlemek için dört yüz kilometreye yakın yol gittim.

19 Mayıs Cumartesi akşamı bu oyunu gurbetçilerle birlikte izledim.

Oyun bana söylenenlerin çok çok ötesindeydi. Derler ya, “Nefesim kesildi, nutkum tutuldu…” Öyle oldu…

*

Sizlere oyundan, Utku Erişik’ ten söz etmeden önce o geceyi biraz anlatmalıyım.

Kent dışında bir salon tutmuş dernek. Ulaşımı zor bir yerde buluşmalarına, kent ulaşımında o gün çıkan olaylar nedeniyle tıkanıklıklar olmasına karşın salonu doldurmuştu vatandaşlarımız. Her yaştan gurbetçi oradaydı.

Dernek Başkanı Mahmut Telli, ulusumuzun bayramını kutladıktan sonra, konuklara, “Her zaman yaptığım gibi sizlere, Türk Kurtuluş Savaşı tarihinden önemli kesitleri -bunları gençlerimizin unutmaması için- yeniden hatırlatacağım, sizlerle kısa bir tarih gezintisine çıkacağız”. dedi. Önce:

“19 Mayıs Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı’nın 93’üncü Yılı kutlu olsun!” diye gelenleri selâmladı. Arkasından günümüze göndermelerle Kurtuluş Savaşı günlerimizi kısaca anlattı.

Mahmut Telli, İzmir’in işgalini anlatırken Ankara Marşı’nı örnek gösterdi:

“ Yunan’ın İzmir’e girmesi halka çok dokundu. Şöyle söyledik:

“Ankara’nın taşına bak, gözlerimin yaşına bak ! / Yunan bizi esir almış, şu Allah’ın işine bak!”

Cumhuriyet’in ilânını anlatırken verdiği örnek, ders vericiydi:

“Atatürk çürümüş saltanat dönemini yıktı. Taptaze bir Cumhuriyet kurdu. Dış düşmanları temizledi, iç düşmanlarla savaştı. İç düşmanların bir kısmı kaçtı, bir kısmı yerin dibine geçti. Gençlerin kulaklarına Cumhuriyet düşmanlığı fısıldandı. Şimdi o gençlerin torunları iktidarda!”

Şu sözleri de etkileyiciydi Başkan’ın:

“10’uncu yılda, Anayurdu demirağlarla ördük. 89’uncu yılda, yüzüncü yılda yurdumuz korkarım demir parmaklıklarla örülmüş olacak!”

En çok da şu sözleri sarsıcıydı:


“Türkiye saldırgan teröristlere karşı eli kolu bağlı tutulan bir ülke oldu. Pervasızca son vuruşlar yapılırken kanser tüm organlarını sarmış. Artık kemoterapi yapılsa bile eski günlere dönmesi imkânsız! Şeriata esir düşmüş bir Türkiye Cumhuriyeti var!

Bir zamanlar Yunan’a söylediğimiz marşın sözlerini şimdi şöyle söylüyoruz:

Ankara’nın taşına bak, gözlerimin yaşına bak! / Cumhuriyet esir düşmüş, şu Allah’ın işine bak!”

*

Sonra sıra, “Hoş Gelişler Ola” oyununa geldi.

Sahne önüne bir perde konmuştu, üstüne resimler yansıtılan. Arkadan kısık sesle türkülerimiz, marşlarımız, saz eserlerimiz çalınıyordu.

Utku Erişik! Size bu genç sanatçıyı nasıl anlatmalı? Oyunu nasıl tanımlamalı?

Utku Erişik, ufak tefek yapılı, zayıf, uzun siyah saçlı bir genç. Sahnede bu genç, bir büyüyor, bir büyüyor… artık gözünüzü ondan alamıyorsunuz. Sesindeki tonlama, yüz ifadesi, beden devinimleri sizi alıp kendine bağlıyor.

Gösterdiği resimler öyle seçilmiş ki, her biri izleyene yeni ufuklar açıyor. İzleyeni, dinleyeni bilgilendiriyor, düşündürüyor, sarsıyor!

Bu genç adam, yılların eski tiyatrocularını utandırmalı.

“Biz bunca yıl dünyanın eserleriyle, çeviri eserlerle, hava civa gülmecelerle uğraştık, meydanı boş bıraktık, başka kültürleri aktardık izleyiciye. Ulusa, tarihini, geçmişini, bilmesi gerekenleri, ulusal kimliğini öğretemedik, çoğu kez havanda su dövdük!”
demeliler!

Gazi Eğitimde (60’lı yılların sonu) biz gençlere zamanın ünlüleri gelip okul sahnesinde oyunlarını sahnelerlerdi. “Bir Delinin Hatıra Defteri” adlı tek kişilik oyunu (Genco Erkal) dün gibi hatırlıyorum. Bir Rus’un iç hallerini , bunalımlarını, o toplumun yapısını bize bir güzel belletirlerdi ama kendi tarihimizden, Atatürkümüz’den, Kurtuluş Savaşımız’dan tek söz edilmezdi. Yabancı hayranlığımızın geçmişi eskidir. Bunda herkesin suçu vardır. Şimdilerde yollara dökülen tiyatrocular bir aynaya baksalar…

Niye ulusal oyunlara fazla yer vermediler? Kral Lear’ı bıkmadan usanmadan yıllarca oynadınız, tamam oynayın dünyayı da anlatın ama neden Atatürk’ü de bıkmadan usanmadan anlatmadınız? Önünüzde engel mi vardı?


Niye böyle tek kişilik bizi bize anlatan oyunlar oynamadılar? Böyle bir oyunla, Kurtuluş Savaşımızı, yurdumuzun işgalindeki bilinmeyenleri, adsız kahramanları, hainleri, satılmışları, iç ve dış düşmanlarımızı bize bu oyundaki gibi göstermediler?

Eskilerden, Nezihe Araz’ın yazdığı, Devlet tiyatrolarınca sahnelenen tek kişilik oyunlardan “Kuvay-ı Millîye Kadınları” adlı oyunu anımsıyorum yalnızca. Daha böyle başka oyunlar da vardır ama bu işi devletimiz ve özel tiyatrolar meslek amaçları yapmadılar, bunu işleri kabul etmediler desek yalan olmaz…

Günümüzde ise bir öğretmen çocuğu, akranlarının yaptığı gibi, Yılmaz Erdoğan oyunları gibi oyunlarla, belden aşağı esprilerle, erkek kadın ilişkilerini anlatan, beyni uyuşturan oyunlarla gülmece oynamak, küpünü doldurmak yerine zoru seçiyor, tek başına ortaya çıkıyor, binbir engele, zorluğa karşın, vatanına, ulusuna karşı kendine düşen aydınlatma görevini yapıyor…

“Hoş Gelişler Ola” oyununu izleyip de vatan hainliğine devam edecek tek kişi bulunabileceğini sanmam!

Bu oyunu izleyip de hâlâ uyanmayan olabileceğini de düşünemem!

*

Oyun iki bölümdü. Bir buçuk saatlik ilk bölüm. Aradan sonra bir saate yakın süren ikinci bölüm.

“Ateşi ve ihaneti gördük” diye başlıyor oyun. İlk bölümde anlatılanların, gösterilenlerin bu söz anafikri sayılabilir…

Ateşi ve ihaneti görmeyenler, göremeyenler, bilmeyenler, öğrenmeyenler bu oyunu izlemeli!

Ateşi ve ihaneti görmeli!

Eskiden bu güne göndermeler var oyunda. Benzetmeler var. Bizlerden saklanan, bize öğretilmeyen, anlatılmayan kahramanlar var. İsmini çoğumuzun ilk kez duyduğu, bize bu yurdu, bu Cumhuriyeti bağışlayan, bu uğurda canlarını veren gerçek kahramanlar… Kadın analarımız tanıtılıyor ayrıca. Dinlerken, izlerken kendi bencilliğimizden, vefasızlığımızdan, bilgisizliğimizden utanıyoruz…

Önümüzde bir yol açıyor oyun.

Bizi uyandırıyor, sarsıyor bu oyun!

En güzeli de ne biliyor musunuz? Her şeyi ile bizim bu oyun. Oyunun yazarı bizim. Oyunun konusu bizden…

İzlerken bize sorulan sorularla oyuna katıldığımız, kendi geçmişimizi öğrendiğimiz, geleceğimizi görebildiğimiz, ateşi ve ihaneti gören bir ulusun, günümüzdeki ateşi ve ihaneti de görmesini sağlayan bir oyun!

Bu iktidar zamanında Hilmi Özkök dönemine kadar Genelkurmay’ın simgesi olan, sonra Özkök döneminde simge olmaktan çıkarılan, Genelkurmay ambleminden kaldırılan, “Atatürk Kocatepe’de” resmiyle bitti ilk bölüm.

İkinci bölümde, “ Allah bir daha memlekete o günleri göstermesin!” diyenlerin öyküleri vardı. İlk Meclis ile bugünkü Meclis vardı. 9 Eylül’de İzmir vardı. İngiliz savaş gemilerinin korumasında gelen, yıllar sonra yine İngiliz savaş gemilerinin korumasında giden Yunan vardı.

Şu sözü doğru değil mi Utku Erişik’in:


“Türkiye’de Can Dündar gibi olanlar oldukça, bizim gibiler de olacaktır!”

Sonra ne diyor:

“Karamsarlık yok, umutsuzluk yok! Mustafa Kemal demeye devam edeceğiz!

Mustafa Kemal’i bıkmadan anlatacağız!

Onu İzmir’e gelişindeki gibi selâmlayalım:


Hoş gelişler ola, Mustafa Kemal Paşa!”

Oyunun sonunda herkes ayakta. Yanımdaki kadınların yüzlerine bakıyorum. Gözler ağlamaktan kıpkırmızı. Erkekler bakışlarını kaçırıyor. Herkes alt üst olmuş, sarsılmış! Herkes darmadağın!

“Hoş gelişler ola, Mustafa Kemal Paşa!

Askerin, milletin, bayrağınla çok yaşa!”

Sen de çok yaşa Utku Erişik!

Sizin gibi gençlerimiz sağolsun!

Atatürk’ün Cumhuriyeti emanet ettiği gençlik sağolsun!
Çok yaşasın!

Feza Tiryaki, 20 Mayıs 2012
İLK KURŞUN



Joomla templates by a4joomla