SİYASAL GEREKÇELERİ VE ABD ÖRNEĞİ ÇERÇEVESİNDE "ULUSAL ANDIÇ" RAPORU

Rüşvetin belgesi olur da Türkiye Cumhuriyeti'ne ihanet belgesi olmaz mı? Elbette olur. İşte böyle tipik bir belgeden rastgele seçilmiş alıntılar:

    • Araştırmanız sırasında insan haklarının bozulması konusunda bilgi toplarken, askeri veya polis birliğinin hangi bölümünün bu işle ilgisi olduğunu sorunuz. Biz suçlu, suçun mahiyeti, hangi tarihte işlendiği, suçun nerede işlendiği ve kurbanın adı hakkında bilgi toplamağa çalışıyoruz.
    • Eğer doğrudan bir birliği tespit edemezseniz, birliğe işaret edebilecek başka bilgiler toplamağa çalışınız. Örneğin: Ne tip silahlar kullanıldı? Askeri birlik operasyonunu hangi şehirden yürüttü? Üssü neredeydi? Askerler hangi yoldan ilerlediler? Üniformaları nasıldı? Onların üniformalarının üzerindeki rütbeler ve araçlarının üzerindeki işaretler nelerdi?
    • Bilgilerinizi şu adrese gönderiniz: Officer for Turkey, Department of Democracy, Human Rights and Labor, United States Department of State, Washington, DC 20520.

 

Bu belgede, Türk vatandaşlarından Türk Silahlı Kuvvetler ve Polis Teşkilâtı mensupları hakkında -muhbirlik değil- resmen casusluk yapmaları istenilmektedir. Kim tarafından? Sözde dost ve müttefik ABD tarafından. Türk insanını ülkesi ve devleti aleyhine casusluğa azmettiren bu Türkçe belge, gizli yöntemlerle mi dağıtılmaktadır? Hayır!.. Tam aksine halka açık mekânlarda, izinli toplantılarda, tarikat ve cemaat mekânlarında, kamu kurum ve kuruluşlarında, legal dernek ve siyasal partilerde, kısaca hemen her yerde. Sorumluları hakkında MİT, Emniyet ya da Cumhuriyet Savcılıklarınca başlatılmış yada hâlâ sürdürülmekte olan -bilinen- resmi bir takibat sözkonusu mudur? Kesinlikle hayır!..

Bu belge, şu gerçeği ortaya koymuştur: Türkiye, çok acıdır ama bir casus cennetidir. ABD, Almanya, İngiltere, İran ve benzeri ülkelerin casusları, Türkiye sözkonusu olduğunda, almış oldukları eğitimlerindeki "gizlilik" gibi teknik düzeydeki temel hususları bir kenara bırakarak, pervasızca "icra-i faaliyet" gösterebilmektedirler. Anlaşılan, casus-etki ajanı bulmak için klasik yöntemlere, örneğin, Fulbright, Konrad Adenauer, Heinrich Böll, Georgetown, Hoover, Tubingen gibi vakıf, enstitü, üniversitelerde özel seçime ve eğitime gerek kalmamıştır. Çünkü, ülke yönetiminde mevcut yerli işbirlikçilerinin sağladıkları "dokunulmazlık" sayesinde casusluk mesleği, tekniğe ihtiyaç duyulmayacak yöntemlerle adeta arabeskleştirilerek dejenere edilmiştir, tabiri caizse ayağa düşürülmüştür. Nasıl mı? Gönüllü casus aday adaylarının irtibat kurabilecekleri adres ve telefonlar verilerek!..İşte, Washington'da telefonla ulaşabileceğiniz iyi derecede Türkçe bilen resmi görevlinin adı Mauerau Greenwood. Kendisiyle görüşmek, pardon Türk Silahlı Kuvvetlerini ve Türk Polisini şikâyet etmek için önce 600 Pennsylvannia Avenue. SE, 5. Washington DC 20003 adresindeki "Amnesty International USA" binasına giderek 5. kattaki odasında yüzyüze konuşabilirsiniz. İsterseniz, (202) 544.02.00 nolu telefondan dahili 222 numaralı telefonu isteyerek bizzat bir öngörüşme ile randevu da alabilirsiniz. Diyelim ki, Türkiye'desiniz. Ve yol paranız yok, ABD sefaretinden vize alabilmek için deklare edebileceğiniz bir mal beyanına da sahip değilsiniz. İşte bu durumda, çaresiz olduğunuzu hiç düşünmeyin, çünkü Greenwood ile öngörüşmeyi yaptıktan itibaren CIA'nın "müşfik kanatları" tarafından şefkatle (!) sarıldığınızı ve tüm kapıların -Delta ve TWA'ya ait uçak kapıları dahil- size açıldığını görürsünüz.

Gerçeği tam ifade etmek gerekirse, Greenwood amatör muhbirlerle-casus aday adayları ile ilgilenmektedir. PKK ve benzeri kürtcü örgüt militanlarının aynı prosedüre tabi olarak bu kapılardan geçebilmesi için Henri Barkey'den (1); Fethullahçıların ve diğer şeriatçı mürit militanların da Graham Fuller'den randevu ve onay alması gerekmektedir. Bu CIA görevlilerinden en çok meşgul edileni, hiç şüphesiz ki Graham Fuller'dir. Özellikle fethullahçılar, hocaefendilerini ziyaret etmek ve de mümkünse hocaefendilerinin soluk aldığı havayı soluklamak ve çevresinde küçük bir koloni oluşturabilmek için Graham Fuller'i öylesine yoğun biçimde aramışlardır ki, fazla mesaiden bunalan bu CIA görevlisi, geçtiğimiz ay içinde Pennsylvania'daki FBI mülkü çiftlikte ağırlanan hocaefendiyi (!) ziyaret etmiş ve giderek büyüyen başvuru sorununun çözümüne somut katkılarda ya da önerilerde bulunmasını istemiştir (2).

Her neyse, biz yine sözkonusu belgemize dönelim. Diyelim ki, ABD'ne gitmek için şartlarınız uygun değil. Üstelik ille de Türkiye Cumhuriyeti'ne ihanet etmek ya da en azından devletinizi gammazlamak istiyorsunuz. Belge, size bu olanağı da hazır altın tepsi içinde sunuyor. Hem de ingilizce bilmenize bile gerek yok. Türkçe ihbar mektubunuzun formu bile hazır:

 

MEKTUP ÖRNEĞİ

(BURAYA TARİH KOYUN)

 

Sayın Madeleine Albright

Dışişleri Bakanı

Amerika Birleşik Devletleri Dış İşleri Bakanlığı

Vaşington, DC 20520

Sayın Bakan Albright,

Dış Operasyonlara Ödenek Ayrılması hakkındaki kanunun 570 ci maddesi olan Leahy Kanunu ile ilgili olarak bir güvenlik birliği tarafından insan haklarına aykırı hareket edildiği dikkatimizi çekmiş bulunuyor. Bu kanıt konusunda size bilgi vermek istiyor ve burada adı geçen birliğe Leahy Kanununun uygulanıp uygulanmaması gerektiğine karar vermek amacıyla bir tahkikat başlatılmasına gereğini arz ediyoruz.

(BELİRLİ GÜVENLİK BİRLİĞİNİN İNSAN HAKLARINA AYKIRI DAVRANMASI HAKKINDA DETAYLI BİLGİYİ YAZIN)

 

Bu konuyu gözden geçireceğiniz için çok teşekkür ediyoruz.

(İMZALAYIN).

 

I. TÜRKİYE'DE İHANET KAVRAMININ KURUMSALLAŞMASI

Dört sayfalık bu ihanete azmettirici belgenin alenen dağıtıldığı ilk yer, İstanbul Barosu'nca düzenlenen uluslararası bir toplantı. Toplantının davetlilerine bakıldığında, hiçbirinin bu belgenin içeriğine ters düşmeyecek isimlerden oluştuğu görülüyor: Anne Burley (Amnesty International USA Avrupa Seksiyonu Başkanı), Yücel Sayman (yorumsuz), Akın Birdal (yorumsuz), Yılmaz Ensaroğlu (yorumsuz), P. Dankert (Avrupa Parlamentosu Türkiye Delegasyonu Başkanı), Derek Evans (A.I.-USA Avrupa Seksiyonu Sekreteri), Şanar Yurdatapan (yorumsuz), Helsinki Yurttaşlar Derneği, HADEP, İHD, Mazlum-Der gibi kuruluşların Güneydoğu şube yöneticileri, Almanya Dış İstihbarat Servisi BND'nin kontrolünde Türkiye'de etnik ve dinsel bölücülükle doğrudan ilgili espiyonaj ve provokasyon faaliyetlerini sürdüren, Türkiye'nin Güney Doğusunda "Kürdistan"ı ve de başkenti olarak da Diyarbakır'ı "de facto" pozisyonunda kabul ve ilân eden Konrad Adenauer Vakfı ile Heinrich Böll Vakfı temsilcileri-uzmanları ve daha pekçokları.

Yücel Sayman'ı Türk kamuoyu İstanbul Barosu Başkanı olarak tanır. Daha ötesi pek bilinmez. Örneğin, Türk Anayasası'nın ve Türk Cumhuriyeti'nin ruhunu oluşturan "Egemenlik Kayıtsız Şartsız Ulusundur" hükmünü erozyona uğratacak uluslararası toplantılar (3) düzenlediği; buralarda Hasip Kaplan'dan (yorumsuz) Lars Peter Schmidt gibi artık deşifre olmuş Alman istihbaratçılarına kadar pekçok ünlüyü (!) konuşturduğu -tabii ki bu toplantılara hasbelkader ççağrılan Prof.Dr. Mümtaz Soysal gibi Cumhuriyet aydınlarını tenzih ederiz-; F tipi cezaevleri konusunda hemen her kanalda konuşmalar yaparken, koğuş tipi cezaevlerinde örgütiçi infaz kapsamında -üstelik sorgulama ve infaz aşamaları kaydedilen- işkence ile öldürülen mahkûmların yaşama haklarına hiç ama hiç değinmediği; keza, bölücü ve şeriatçı teröristlerce şehit edilen güvenlik görevlilerinin ve geride bırakmış oldukları ailelerinin temel insan hakları ile hiç mi hiç ilgilenmediği; ulusal gurur ve onur, bağımsızlık, laik hukuk sistemi gibi kavramları yok ve gereksiz saydığı; örneğin, türbana destek verirken, türbana karşı hukuksal mücadele verdiği için vahşice öldürülen meslekdaşı Gümüşhane Barosu Başkanı'nı gözardı ettiği; keza Sivas Katliamına karşı suskun kaldığı ve bu yüzden şeriatçı basının ve de Baro içindeki yandaşlarının tam desteğini (4) aldığı gibi hususları bilenlerin sayısı oldukça azdır.

Yücel Sayman'ın tüm bu faaliyetlerine rağmen İstanbul Barosu'na ikinci kez seçilmesi, Türkiye'de gerçek insan haklarının, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmezliğinin de üstünde olduğu gerçeğini, istismar-ihmal ve suistimal boyutuyla ortaya koyan en tipik örneklerden biridir. Türkiye, bu haliyle -pardon vurdumduymazlığıyla- dünyanın özgürlükleri en sınırsız ülkesidir. Türkiye, Cumhuriyeti özgürlükler adına yıkmaya çalışanların, savunmaya çalışanlardan daha özgür ve güçlü olduğu garip bir ülkedir. Dünyanın hiçbir demokratik ülkesi, ABD ve AB ülkeleri dahil, kamu güvenliği gerekçesiyle kayıtlara geçmiş, sürekli izlemede tutulan bireylerine sınırsız özgürlük tanımazlar. IRA taraftarı olduğundan kuşku duyulan birinin sözde özgür ve özerk BBC'den konuşma yapması mümkün değildir, hatta dolaylı haber olarak bile verilmesi olanaksızdır. ABD'nde "sol" damgası vurulan aydınların maruz kaldıkları baskılar (taciz ölçüsünde izleme, kamu görevi ve askerlik yaptırmamak, pasaport sınırlamaları vd.) artık hiç kimsenin meçhulü değildir. Keza, kamu düzeninin korunması, Almanya'da Anayasa dokunulmazlığı ölçüsündedir; rejim karşıtlarının tipik ve bilinen bir örnek olarak Bader Meinhoff çetesi üyelerinde olduğu gibi yaşama hakları bile sözkonusu edilemez ve kimse de Alman Devleti'ni imaen bile olsa suçlayamaz.

A.B.D. Dışişleri Bakanı Madeleine Albright, A.B.D. çıkarları açısından risk ifade eden ülkelere ve de kişilere, bu yılın başında son derecede net bir gönderme yapmıştır: "ABD'nin belleği sonsuzdur!". Yüzde yüz doğrudur ve haklıdır. Büyük devletlerin belleğinin dostu ve düşmanları için sonsuz olması gerekmektedir. Ya Türkiye'nin?!. Türk Devletinin bir süredir yönetildiği çapsız yöneticiler ve etki ajanları sayesinde belleği güdükleştirilmiştir, hatta sıfırlandırılmıştır. Daha dün Yaşar Kemal'in Türkiye'ye, Türk Devletine, Türk Silahlı Kuvvetleri'ne hakaretler yağdıran söylemlerini, bugün unuttuk, unutturulduk. Yarın da Şevki Yılmaz'ı, Yaşar Kaya'yı, Mehmet Sabri Erbakan'ı, Metin Kaplan'ı, Hasan Mezarcı'yı, Taner Akçam'ı, Halil Berktay'ı, Cengiz Çandar'ı, Nazlı Ilıcak'ı, Mehmet Eymür'ü, Merve Kavakçı'yı, belki de Abdullah Öcalan'ı ve de onbinlerce şehidimizin acısını unutacağız, unutturulacağız. Türkiye, işte bu olgu nedeniyle uyanamamakta, derlenip toparlanma fırsatı bulamamaktadır. Politika, Basın ve daha pekçok alanda Türk Devletinin belleğini yokeden etki ajanları bizi yönetmeye, ülkenin gündemini belirlemeye, kamuoyu oluşturmaya devam etmektedirler. Bunca Devlet, Türklük ve Cumhuriyet düşmanı şeriatçı ve ayrılıkçı-etnik ırkçının yanısıra, bu statükonun devamından yana olan dış ülkelerin de lojistik desteği eklendiğinde, bu kara yazgının biz örgütsüz-dağınık Cumhuriyet aydınları tarafından değiştirilmesi hayli zor görünmektedir.

Ya Atatürk?!. Atatürk döneminde Türk Devleti'nin belleği sonsuzdur. Adı farklı olsa da ihanet sahiplerinin adlarından oluşan ilk andıcı hazırlama ve gereğini yerine getirme onuru Atatürk'e aittir (5). O'nun "150'likler Listesi" olarak anılan bu ilk memosunda isimleri yazılı 150 vatan haini, Türk vatandaşlığından çıkarılarak sınırdışı edilmiştir. Atatürk, bu bellekle uyumlu "misilleme politikaları" üreterek uygulamaya sokmuştur: Etabli sorunu, Musul sorunu, sefaretlerin Ankara'ya nakli sorunu, Osmanlı dış borçlarının ödenmesi sorunu, yabancılara ait okullarda tarih ve Türkçe derslerinin Türk öğretmenleri tarafından Türkçe okutulmaları sorunu, Pozantı-Nusaybin demiryolu hattının devletleştirilmesi sorunu, Uluslararası Boğazlar Komisyonu sorunu, Türkiye dışında yaşayan Türklerin insan hakları sorunları, Hatay sorunu ve daha pekçok sorunda, Atatürk Türkiye'si, İngiltere, Fransa, Yunanistan gibi devletlere istediğini yaptıracak, sorunların çözümünü dikte ettiği biçimde sonuçlandırılacak misilleme politikalarını hayata geçirmiştir. Bu dönemin çok iyi bilinmesi, günümüz yöneticilerinin güdük ve kısır ve de teslimiyetçi politikalarının daha iyi teşhirine imkân verecektir.

Türkiye'de çok ayrıntıya ve örneklendirmeye gitmeye gerek yok, tüm dış odakların akredite ettikleri, hatta Türkiye Cumhuriyeti'nin kurumlarından bile üstün tuttukları ve güvenilir buldukları, sözde insan hakları savunucularının toplandıkları dernekler ikiye ayrılır: Azınlık ırkçısı sosyalistlerin derneği, azınlık ırkçısı şeriatçıların derneği. Peki sorarsınız, hiç mi Cumhuriyet aydınlarının, gerçek insan hakları savunucusu entellektüellerin kurdukları kuruluş yok?!. İsterseniz kurmayı deneyin, tabii Valilikten ve dış faaliyet izni için Bakanlar Kurulu'ndan onay alabilirseniz. Kurdunuz diyelim, dış basını bıraktık, önce Türk Basındaki etki ajanlarının barikatını aşıp da sesinizi duyurma şansınız var mı? Kesinlikle yok!.. Sözde insan hakları savunucu örgüt temsilcileri, konuk devlet adamları, diplomatları Türkiye'ye geldiklerinde İHD, Mazlum-Der ve Fener Patrikhanesi'nden sonra sizi de ziyaret ederek dinlerler mi? Asla!.. Yurtdışındaki insan hakları ihlallerini saptamak ve müdahalede bulunmak için maddi güç bulabilir misiniz? Tabii ki hayır!.. Yanıtları belli bu soruları arttırmak mümkün. Neden hesap sorma, devletin kendi kendini savunma mekanizmasını harekete geçiremiyoruz?!. Ve hangi nedenle ve ne süreyle, gerçek çapını ve kapasitesini bildiğimiz malûm politikacılara, gazetecilere, sözde sanatçılara, şeriatçı ve bölücü medya kuruluşlara, vakıflara, derneklere, tekke ve zaviyelere, örgütlere, espiyonaj ve provokasyon amaçlı dış vakıf temsilciliklerine, casus diplomatlara ve sahtekâr-ikiyüzlü insan hakları sömürücülerine -sözde demokrasi adına- tahammül etmek zorundayız? Daha hangi süreyle altımızın oyulduğunu, bağımsızlık ve özgürlüğümüzün altımızdan kayıp gidişini sessiz-sonuçsuz çığlıklar atan seyirciler gibi izlemek durumunda kalacağız?!.

 

II. A.B.D. DERİN DEVLET YAPILANMASI VE ANDIÇ TRAFİĞİ

ABD, sonsuz belleğe, derin devlet kavramı ile bütünleşen ve birbirleri ile uyumlu çalışan kurumları sayesinde sahip bulunuyor. ABD'nin iç ve dış tehdit odaklarının -tabiri caizse- çetelesini tutan, izleyen, raporlaştıran ve sonra da gereklerini yerine getiren kurumlar ağının zirvesinde Ulusal Güvenlik Konseyi (NSC) yeralıyor. ABD Başkanı, bu Konseyin de Başkanlığını yürütüyor. Altında ise Başkan Yardımcısı, Dışişleri Bakanı ve Savunma Bakanı bulunuyor. İstihbarat konularında CIA Başkanı, askeri konularda da Genel Kurmay Başkanı, bu Konseyin "dışarıdan" ancak "sürekli-değişmez" danışmanı statüsünde görev yapıyor (6). Ayrıca, derin devletin zirvesinde, NSC gibi yürütme yetkisi olmayan, ancak NSC'nin yol haritasını saptayan, bir başka ifadeyle A.B.D. ulusal güvenliğinin ilkelerini ve stratejisini belirleyen Amerikan Ulusal Güvenlik Komisyonu da son iki yıldır ülkenin geleceğinde önemli rol oynuyor (7). Pentagon, CIA, FBI, DIA, NSA, SDDS, CFR gibi doğrudan iç ve dış güvenlikten sorumlu kurumlar da, belirlenmiş sınırlar içinde ve rekabet etmeksizin yasal fonksiyonlarını yerine getiriyorlar (8). Tüm bu kurumlar, derin devletin gücünü temsil ediyorlar.

Ya işin mutfak kısmı?!. Dış Temsilciliklerden gelen raporlar, Amnesty International USA ve benzeri sözde NGO'lara gelen ihbar metinleri, her türlü istihbari bilgiler, bölgelere ve konularına göre tasnif edildikten sonra, ilgili alt kurumlara değerlendirme için gönderiliyor. Örneğin, Türkiye sözkonusu olduğunda, özellikle Amerikan Üniversitesi ve Georgetown Universitesinin yanısıra, yarı müstakil olarak da Birleşik Devletler Barış Enstitüsü (USIP) -ki burada Andıç kurbanı (!) diye takdim edilen Cengiz Çandar'ın yanısıra Mark Grossman, Morton Abramowitz gibi Türkiye'de bilinen isimlerin görev yaptığı önesürülüyor- ile Edgar Hoover Enstitüsü, Stratejik Araştırmalar Enstitüsü (CSIS), Küresel Barış Merkezi, Kürt Enstitüsü gibi alt kurumlar devreye sokuluyor. Bu alt kurumların toplantılarında ise Türklerden özellikle fethullahçı-nurcu kesim adına Dr. Hakan Yavuz, Prof.Dr. Şerif Mardin, kürtlerle ilgili Prof.Dr. Doğu Ergil, nakşilerle ilgili Merve Kavakçı, Elisabeth Özdalga, joker olarak da Cengiz Çandar, en sık rağbet ile davet edilen edilen isimler olarak dikkat çekiyor. Bu alt kurumlarda etkili olan ABD'li istihbaratçılar arasında ise Dr. Chomsky, Henri Barkey, Paul Henze, Graham Fuller, Dr. Michael Gunter, Richard W. Murphy, Francis J. Ricciardone gibi isimler başı çekiyor. Değerlendirilen tüm kişiler ve kurumlar, ülke (ABD) çıkarları açısından dost-düşman sınıflanmasına sokulduktan sonra, önerilerle birlikte bir rapor halinde bir üst makama gönderiliyor. Bir başka ifadeyle, Türkiye'de kullanılacak etki ajanlarının belirlenmesi, lojistik destek sağlanması, bu memorandumların gereğini yerine getirmekle yükümlü sözkonusu alt kurumlar tarafından gerçekleştiriliyor. Özetle söylemek gerekirse, her gün yüzlerce bilgilendirme-değerlendirme raporunun ve de memorandumun (andıç) döndüğü bir trafik sözkonusu (9). Ve A.B.D. tarihinde hiç kimse çıkıp da, birinci derecede gizliliğe sahip bu andıçları deşifre etmiyor, hele hele hazırlayan kurumları ve yetkililerini mahkemeye verecek bir sapkınlığa tevessül etmiyor. En basitinden, çok sıkı bir istihbarat araştırmasından sonra akredite edilmiş yabancı basın mensuplarının, doğal olarak en çok ilişkide bulunacakları Dışişleri Bakanlığı binasının ilk iki katından yukarıya çıkmalarına izin verilmediğini kimse sorgulayamıyor. Ya bizde?!. Nedense, ikiyüzmilyonu aşkın ABD vatandaşı arasından, Nazlı Ilıcak, Cengiz Çandar, Gülay Göktürk, Recai Kutan, Deniz Baykal, Mehmet Barlas, Mesut Yılmaz, Fehmi Koru ve benzerleri gibi bir tek bile demokrat (!) çıkmıyor. Tabii bu nasıl demokratlıksa!..

 

III. ETKİ AJANI BORSASINDA SERBEST PİYASA EKONOMİSİ KOŞULLARI VE PAZARLAMA YÖNTEMLERİ

Türkiye'de devlete ihanet etmenin dayanılmaz hafifliği içinde, en küçük çıkar karşılığı kendisini -tüm birikimleri ve deneyimleri ile- isteyene kiralamaya hazır nice aydın bulunmakta. Bunlardan yurtdışında bulunan Mehmet Eymür gibi kimileri, kurduğu internet sitesinde, eskiden çalıştığı kurumun ve de devletin gizli bilgi ve belgelerini fabrikasyon mamule dönüştürerek pazarlama yapmakta ve de Henri Barkey sayesinde amacına ulaşmakta. Kimileri, ABD'nden yazı yazdığı gazete sorumlusunu tehdit edebilecek pervasızlık göstermekte. Sözde insan hakları kuruluşlarında görev alarak kendini CIA, BND, MI6'ya pazarlama çalışanların haddi hesabı ise belli değil. Ülkemizde resmen bir etki ajanı-casus borsası oluşmuş durumda. Eskiden, Yunanistan'a ve de Almanya'ya kaçan aşırı sol örgütlerin militanları kendilerini bu devletlerin servislerine pazarlarlardı. Sonra onları, Almanya'ya kaçan ülkücülerden bir grup (bu grup daha sonra menzilci oldu) ile hemen hemen tüm şeriatçı yapılanmalar izledi. Şimdi ise, moda, milliyetçi-muhafazakâr kesimle ikinci cumhuriyetçilerin bu borsada yeralması. Yurtdışındaki Türkiye ve Türk düşmanlığına, etnik ve dinsel bölücülüğe, ekonomik sömürüye, her alandaki çifte standarda, hatta ve hatta tipik bir örnek olmak üzere Alman ırkçıları tarafından Solingen'de diri diri yakılan vatandaşlarımıza ses çıkarmayanlar, şimdilerde daha da pervasızlaşarak gerçek içyüzlerini hem de kıvırmaksızın teşhire başladılar.

Türkiye'deki etki ajanı borsasının en iddialı pazarlamacıları, siyasal islâmcılar; en iddialı cemaati ise, hiç şüphesiz fethullahçılar (10). Fethullah Gülen, Türkiye'den kaçmadan -pardon şeker, tansiyon, anjin, mantar ve de prostata yakalanmadan- önce, Lynne Emily Webb adında bir A.B.D.'li kadın yazarın ABD ile ilişkisini sorgulayan sorusuna şu cevabı veriyordu: "... Asya'daki bazı okullarda, Amerikalı öğretmenlerin çalışması buna delil olabilir mi? Amerikalı, Alman, İngiliz, kısaca her milletten öğretmen veya başka tür görevli dünyanın her tarafında, Türkiye'deki çeşitli okullarda, hattâ bazı hassas Türk resmi dairelerinde çalışmıyor mu? Meselâ, istihbarat teşkilâtımız olan MİT'in CIA ve MOSSAD'la şu veya bu şekilde münasebeti olduğu ve bazı konularda işbirliği yaptıkları bir vakıa değil mi? Aynı şekilde, Türk ordusu NATO içinde Amerika ordusu ile yakın işbirliği içinde değil mi?" (11). Görüldüğü gibi, dış odaklarla ilişkiye girmek, kendisine kıtmir (köpek) diyecek kadar mütevazi (!) bir ilkokul mezununda, MİT ve Türk Silahlı Kuvvetleri ile bir ve eş düzeyde tutacak, kıyaslayacak megolomaniyi yaratabiliyor. Müritlerinin kimi çıkarlarından, kimi düşük IQ'sundan, kimi küçük yaştan itibaren risalei nur eğitimiyle akıl ve mantık yürütme yetisi güdük bırakıldığından ve de tüm inançları-fikirleri bir tek şeyh üzerine bina edildiğinden, tartışılması mümkün olmayan kavramları bile değişen durumlara kolayca ve de ahlaksızca adapte ettirebiliyorlar. Örneğin: Vatan kavramı gibi...

Daha düne kadar ABD ve Avrupa'dan bahsederken, "Şeytan Amerika", "Gavur-Şer Cephesi", "Batı Kulübü", "Zalim ve Kefere Avrupa", "Tek Dişi Kalmış Canavar" tanımlamalarını kullanan şeriatçılar, şimdilerde, ABD'ne ve AB ülkelerine övgüler düzüyorlar, merhametlerine sığınıyorlar, mahkemelerine gidiyorlar; bir yandan öz vatanlarını pazarlarken, diğer yandan öz devletlerini acımasızca şikâyet ile ihbar ediyorlar, tazminat davaları açıyorlar. Düne kadar "ittihadı islâm"danbaşka hiçbir amaç teleffuz etmeyenler, bugünlerde AB'ye girilmesi doğrultusunda yoğun propaganda sürdürüyorlar. Ne değişti?!. Fikirlerin değişebileceğini varsayalım. Ya vatan, bayrak, bağımsızlık, özgürlük gibi kavramlar?!. Bunların değişmesi mümkün mü?!. Cumhuriyet aydınları için asla ama Cumhuriyet düşmanları-etki ajanları için binlerce kez evet!..

Zaman gazetesinden hiç yorumsuz bir alıntı:

 

"Bu ülke her geçen gün daha fazla yaşanmaz hale geliyor. Bu sınırlardan çıkıp bir yerlere gitmek isteyenlerin sayısı her geçen gün artıyor. Bu ülkeyi yaşanmaz kılanlar ise zaten bunu arzu ediyor olmalılar ki 'yanlışlıklar komedyası' sürdürülüyor, devam ediyor.

'PKK ile mücadele'de yapılan yanlışlar nasıl Kürtlerin önemli bölümünü PKK'ya doğru itti ise 'irtica ile mücadele'de yapılan kasıtlı yanlışlar halkın önemli bölümünün 'vatan-millet-Sakarya' kavramlarında önemli ölçüde aşınmaya, değişikliğe yol açıyor....

Çevreme bakıyorum da ne kadar çok insan Yeşil Kart başvurusunu sabırsızlıkla bekliyor. ABD bu yıl 1011 Türk'e kura ile yeşil kart verecek. Her yıl Türkiye'den Yeşil Kart başvurularına katılım çığ gibi büyüyor. (Bu arada Yeşil Kart kurasına katılmak isteyenler için başvurular 3 Ekim-1 Kasım tarihleri arasında yapılıyor.).

... Psikolojik savaşı liseli-üniversiteli kızların başörtüleri üzerinden yapıyorlar. Çocukların karşısına eli silahlı polisleri çıkarıyorlar, çatılara keskin nişancılar yerleştirerek topluma korku veriyorlar. Böyle muameleye tabi tutulan, İslâmın emri ile derin devletin kanunsuz emirleri arasında tercihe zorlanan insanların ne yapmaları beklenir, vatan-millet-devlet hakkında ne düşünürler ki?... Bunların yaşanmaya başladığı bir toplumda yaşamak istememek, vatanı terk etmek normal olmalı.

Vatan sevgisi mi dediniz?

Almanya'ya göç bize 'Doğduğun yer mi yoksa doyduğun yer mi vatandır?' sorusunu doğru cevaplandırmamızı sağlamıştı. AMERİKA İSE VATANI, 'DAYAK YEMEDİĞİN YERDİR' DİYE TANIMLAMAMIZA YARIYOR! Galiba bu tanım daha fazla efradını cami, ağyarını mani!..

Evet evet, galiba ben de böyle düşünmeye başladım. 'Beni Türkiye'de bilmem kim sömüreceğine Brüksel sömürsün. Hiç değilse Brüksel dövmüyor, sadece sömürüyor!" (12).

Görüldüğü gibi, nakşibendilerin ve şafiilerin öndegelenlerinden kimileri çıkıp, "zekât ve fitrelerinizle A.B.D.'ne talebe gönderin, okutun, dinini-diyanetini orada öğrensin" kampanyaları açarken, esas maşa fethullahçıların bu ihanet yarışında geride kalmayacakları zaten beklenmekteydi. Ama bu kadar da değil, fethullahçıların bunca yıldır sızdıkları, üst yönetimini adeta ele geçirdikleri, mitinglerde şeriatçılara hoşgörüyle yaklaşıp memurlara ya da öğrencilere kıyasıya copla girişen kimi polislerden şikâyet etmeleri bir başka çelişkiyi demogoji biçiminde ortaya koymuyor mu? Farklı din renk ve ırktan oldukları için ölesiye dövülenler, gözü iyi görmeyen tek tanık ifadesiyle idam edilenler, keza klu-klux-klan örgütünce ateşe verilen zenciler, dikenlitellerle çevrili toplama merkezlerinde yaşamak zorunda bırakılan kızılderililer, hukukdışı bir yargılama sürecinden sonra hapiste işlemediği bir suçtan dolayı sırf Türk olduğu için yatmak zorunda bırakılan Fügen Gülertekin gibileri nerede yaşamakta? Uzayda mı, yoksa ABD'de mi?!. "Beni Türkiye'de bilmem kim sömüreceğine Brüksel sömürsün" diyebilmek hangi ulusal gururun, hangi milliyetçi-mukaddesatçılığın, hangi sağcılığın, hangi istiklâl duygusunun tezahürü?!. Bu gibilerin boyunlarına şu yafta asılmış sanki, yeni vatanlarının diliyle; "for rent or for sale"...

Türkiye Cumhuriyeti düşmanlarının kendilerini yabancı servislere pazarlama faaliyetleri, doğrudan-aracısız yöntemlerle ve alenen gerçekleştiriliyor. Görüyorsunuz, izliyorsunuz ama hiçbir şey yapamıyorsunuz... Çünkü devleti maalesef sizler yönetmiyorsunuz...

 

IV. İŞBİRLİKÇİLERİN KESİNTİSİZ ETKİNLİKLERİ

Eğer duyarlı ve tepkili bir Cumhuriyet aydını iseniz ve de bildiklerinizi konferanslar yolu ile halkınıza duyurmak istiyorsanız, önce devlete ve rejime bağlı olması gereken Türk polisinin engellemelerini aşmak zorundasınız. Kimi sizden nüfus kâğıdı fotokopisi, kimi ikâmetgah ilmuhaberi, kimi de kamu görevlisi olduğunuzu bilse de sabıkasızlık belgesi ister. Bir başka ifadeyle, pavyon sanatçılarına uygulanan prosedürü aynen size de uygulamaya çalışırlar, sırf izni yokuşa sürmek ve sizi aşağılamak için. Sonra konuşmanızı kaydederler ve yeri geldikçe de tacizden kaçınmazlar. Ya bunca bölücü-şeriatçı toplantı-konferans-panel-sempozyum için?!. Duymazsınız bile. Ya Atatürk'ün Cumhuriyet Savcıları ?(13). Ya devletin valisi mi, cemaatin valisi mi belli olmayanlar?!. Bunlar bizim değişmez yazgımız mı diye sorar, bizi yöneten etki ajanlarına sadece lânetler yağdırırsınız, hepsi o kadar. Elinizden başka şey gelmez, gelemez, getirtmezler...

İşte bu ay içinde yani Kasım 2000 içinde yapılacak işbirlikçi etkinliklerinden sadece biri: "Düşünce Özgürlüğü İçin 2. İstanbul Buluşması". Şahsıma e-posta yoluyla gönderilen davetiyenin, aynı zamanda Türkiye İnsan Hakları Vakfı, Alternatif Toplum Merkezi, Disk, Greenpeace, İnsan Hakları Derneği, Mazlum-Der, ÖDP, KESK, İstanbul Barosu, KOMKAR, Düşünce Suçuna Karşı Girişim, MÜSİAD, İnsan Yerleşimleri Derneği, Sivil Anayasa Girişimi, Liberal Demokrat Partisi gibi tüzel kişiliğe sahip dernek, sendika ve siyasal partilerin yanısıra, Avrupa İslam Toplumu Milli Görüş Teşkilâtı'nın Genel Başkanı ve Necmeddin Erbakan'ın yeğeni Mehmet Sabri Erbakan'a (14), Korkut Özal'a, Hasan Celal Güzel'e, Mehmet Doğan'a ve daha pekçoklarına gönderildiğini görebilirsiniz. Programı hiç yorumsuz bilgilerinize sunuyorum:

 

"DÜŞÜNCE ÖZGÜRLÜĞÜ İÇİN 2. İSTANBUL BULUŞMASI PROGRAM TASLAĞI:

Düşünce Suçuna Karşı Girişim, İnsan Hakları Derneği, MAZLUM-DER.

20 Kasım Pazartesi 10:00-13:00 ve 15:00-18:00 D.Ö. ve Uluslararası İnsan Hakları Konsepti.

Şu ana kadar kesinleşen konuşmacılar:

Şanar Yurdatapan (Düşünce Suçu'na Karşı Girişim Sözcüsü),

Hüsnü Ündül (İHD Gen. Bşk.),

Yılmaz Ensaroğlu (MAZLUM-DER Gen. Bşk.),

Prof. Gencay Gürsoy (İHV Yön.Kur. Üyesi),

Prof. Hüseyin Hatemi (İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi),

Hasan Celal Güzel (M. Eğitim ve Devlet eski Bakanı, YDP kurucusu),

Murat Bozlak (HADEP eski Genel Başkanı).

21 Kasım Salı İstanbul: 10:00-13:00: Düşünce Özgürlüğü, Kültür, Sanat, Edebiyat ve Medya.

Şu ana kadar kesinleşen konuşmacılar:

Cengiz Bektaş (Türkiye Yazarlar Sendikası Başkanı),

Dr. Nazif Öztürk (Yazarlar Birliği Başkanı),

Ahmet Hakan (Kanal-7 Haber Md.),

Varlık Özmenek (Gazeteci, Yeni Gündem yazarı),

Lale Mansur (Oyuncu).

15:00-18:00: D.Ö. ve Uluslar arası Hukuk Normları.

Şu ana kadar kesinleşen konuşmacılar:

Yücel Sayman (İstanbul Barosu Başkanı),

Av. Osman Ergin (İstanbul Barosu Başkan Yrd.),

Prof. Mustafa Erdoğan (Anayasa Hukuku Profesörü),

Av. Ergin Cinmen (Yurttaş Girişimi).

Önemli: Bugün Voltaire'in 306 Doğum Gününü kutlayacak ve onuruna 306 mumlu bir pasta üfleyeceğiz.

21 Kasım Salı Ankara: İnsan Hakları kuruluşları temsilcileri konuklardan oluşan bir heyet Ankara ve Çankırı'ya giderek, hapisanedeki tanınmış düşünce suçlularıyla kapatılma tehdidi altındaki partilerin genel merkezlerine ve hapse girmek tehdidi altındaki parti liderlerine dayanışma ziyaretlerinde bulunacak.

Katılımı kesinleşmiş yabancı konuklar:

Jean Daniel Kahn: Uluslar arası Af Örgütü Türkiye Raportörü,

Jonathan Sugden: İnsan Hakları İzleme Örgütü (Human Rights Watch) Avrupa Koordinatörü,

Hugh Poulton: 19. Madde (Article 19) Türkiye Raportörü,

Eugene Schoulgin: PEN Hapisteki Yazarlar Komitesi (PEN WIPC) Başkanı,

Claudia Roth: Alman Parlamentosu İnsan Hakları Komisyonu Başkanı,

Angelika Graf: Alman Parlamentosu İnsan Hakları Komisyonu üyesi,

Monica Brudlewski: Alman Parlamentosu İnsan Hakları Komitesi üyesi,

Baroness Udin: Birleşik Krallık Parlamentosu Lordlar Kamarası üyesi,

Lord Paten: Birleşik Krallık Parlamentosu Lordlar Kamarası üyesi,

Tilman Zülch: Baskı Altındaki Halklar Uluslararası Cemiyeti (GfbV) Genel Başkanı,

Wolfgang Jungheim: Uluslararası Katolik Barış Hareketi (Pax Christi) temsilcisi,

Erkin Alptekin: BM'de Temsil Edilmeyen Milletler Cemiyeti (UNPO) Gen.Sekr.,

Prof. Fadila Memişoviç: BM Kadınlara Yönelik Şiddet Komisyonu Üyesi ve GfbV Bosna Sek. Başkanı,

Lucina Kathmann: Meksika (Sen Miguel) PEN Temsilcisi,

Georgios Nakratzas: Azınlık Hakları Savunucusu, Yazar, Yayıncı,

Mehmet Doğan: IGMG Menschenrechtsbeauftragter.

Konuşmalar simultane olarak Türkçe ve ingilizceye çevrilecek, bu iki dilde kulaklıklarla izlenebilecektir. Yaklaşık 10 dakikalık ilk konuşmalar sırasında, eğer konuşmacı kabul ederse kendisine -yazılı olarak- soru da yöneltilebilecektir. Buluşma toplantıları boyunca komisyon çalışmaları ve bir sonuç bildirisi hazırlanması sözkonusu değildir. Tüm konuşmalar sonradan basılacak ve yayınlanacaktır.

Yer: ERESİN OTELİ, Millet Cad. Topkapı-İSTANBUL".

Davetiyedeki bilgiler bu kadar. Katılımcılar ve konuşmacılar hakkında yorum yapmaya hiç gerek yok. Kimlerin kimlerle "dans ettiği" ortada. Katılımcıların ağırlanacağı ve toplantının yapılacağı Topkapı Eresin Oteli, beş yıldızlı bir otel. Türkiye'de Mazlum-Der'in normalde kolay kolay altından kalkamayacağı bir fatura sözkonusu. Sponsoru davetiyede belirtilmemişse de Alman katılımcıların çoğunlukta oldukları dikkate alındığında -geçmiş deneyimlere dayanarak- "Konrad Adenauer Vakfı" ya da "Heinrich Böll Vakfı" olma olasılığı son derecede büyük. Ancak katılımcılar arasında yokluğu dikkat çeken isimler de var. Örneğin, Bayan Mitterand, Yaşar Kaya, Murat Karayılan, Kızıl Danny, Estella Schmid, Andrew Penney, Metin Kaplan, Eric Lubbock, Kendal Nezan, Fethullah Gülen, Van der Meer, Lasse Budtz, Andonis Naksakis, Mehmet Eymür, Ramon Montavani, Jirinovski, Milosoviç, Saddam, Hamaney ve daha pekçokları da davet edilmiş olsa, toplantının tam amacına ulaşması daha bir sözkonusu. Daha önceden yani toplantı öncesinde yurtdışı delegasyonların vahiy gelmişçesine hazır bir sonuç bildirisi ile gelmeleri tepkiye neden olduğundan bu defa bir sonuç bildirisine gerek duyulmayarak lütfedilmiş.  Bu toplantının bir başka acı tarafı, Dışişleri Bakanlığı tarafından Türkiye'ye girmesi yasaklanan sicilli Türk düşmanları arasında yer alan -bu arada yabancı katılımcıların hangissi Türk düşmanı değil ki?- Jonathan Sugden'in davet edilmesi ve onun da kabul etmesi ile listeye dahil edilmesi. Nerede Türk Devleti'nin iradesi ve yaptırım gücü, nerede Türk Devletinin kararlarına saygı, diyorsunuz ister istemez. Yabancı katılımcılar arasında yer alan Erkin Alptekin, CIA bağlantılı bir kuruluşta çalışan deneyimli (!) bir Doğu Türkistan kökenli uzman. Mehmet Doğan ise, Federal Alman Anayasası'nı Koruma Örgütü (BfV) korumasında, Alman Devletinin tam destek ve güdümünde "Alman İslâmı" modelinin yaratılmasına hizmet eden, Türk ve Türkiye düşmanı, bu ülkedeki en büyük ve tehlikeli şeriatçı örgüt olan, aynı zamanda F.P. uzantısı kabul edilen "İslam Toplumu Milli Görüş Teşkilâtı"nın insan hakları uzman-temsilcisi (15).

 

V. T.S.K. "ANDIÇ"LARI VE TEPKİLERİN ÇERÇEVESİ

Toplumsal belleği dumura uğratılmış Türkiye'de, bir tek T.S.K. kendini korumaya çalışarak, mensuplarına ulusalcı duyarlılıkla bazı bilgi ve değerlendirme notlarının servisini yapabiliyor. Tıpkı, tüm büyük devletlerin yetkili kurumları gibi. T.S.K.'nin "Andıç"ları, gerçekte tekemmül ettirilmemiş bir karargâh çalışmasının metin haline dönüştürülmüş şeklidir; değerlendirme sonunda kabul edilir veya reddedilir. Uygulamadan çok, bilgilendirmeye dönüktür. Öneriler, ileride saptanacak bir stratejinin öncül fikir jimnastiği çerçevesinde ele alınır. Hepsi bu kadar. Eleştirilmesi gereken asıl nokta, "Andıç"ların sadece Türk Silahlı Kuvvetleri personeline dönük olmasıdır, tüm kamu görevlilerine değil. Tabii bunu gerçekleştirmek, yürütmenin görevidir ve eleştirilmeyi asıl hak eden de kendi personelini iç ve dış tehditlere karşı güncel bilgi sunamayan Başbakan ve Bakanlar Kurulu'dur.

Türkiye'nin yönetiminde mevcut etki ajanlarının aidiyet duydukları-kullanıldıkları yabancı ülke, güçleri ve kapasiteleri hakkında kaç kişi tam bir bilgi sahibidir? Kimler, yukarıda verilen bilgi ve belgelere ulaşma şansına ve de olanağına sahiptir? İşte, birbirinden ayrı bazı sorular: Örneğin, Cengiz Çandar'ın geçmişi kadar mevcut girift ilişkileri hakkında kim ne bilmektedir? Sabah ve Doğan Gruplarının kendi medya kuruluşlarında etki ajanı konumundaki gazetecilere köşe vermelerinin sebebi nedir? Altan Kardeşler, Gülay Göktürk, Cüneyt Ülsever, Fehmi Koru, Mehmet Barlas, Mehmet Ali Birant, Nazlı Ilıcak, Abdurrahman Dilipak, Tamer Akçam, Nuh Gönültaş, Etyen Mahçupyan, Kürşat Bumin gibi yazarların stratejik buluşma ve kesişme noktaları nelerdir? İnsan Hakları Derneği ile Mazlum-Der'in ideolojik ayrılığa karşın biraraya gelmelerine neden olan çıkar birlikteliği nelerden ibarettir? Türkiye'de konu devlet ve rejim düşmanlığı olduğunda en aşırı sağla en aşırı sol nasıl biraraya gelmektedirler? Kürtçüsü, Çerkezcisi, Pontusçusu, kısaca tüm bölücülerle şeriatçıları ittifaka yönlendiren dış odaklar hangileridir? Türkiye'de espiyonaj faaliyeti yürüten ve de provokasyon yapan dış ülkelere ait vakıf ve benzeri temsilciliklerin sayısı, yürüttükleri projeler, operasyonel olanakları ve tesir gücüne ilişkin veriler toplanmış mıdır, bunları hangi kurum izlemekte ve gereğini yerine getirmektedir?!. Keza, Başbakan ya da kimi Bakanlar, politikacılar, bürokratlar, Fethullah Gülen'e niye ve hangi nedenle pervasızca destek vermektedirler? Hizbullah'a niçin bunca yıldır önlem alınmamıştır? Sayıca binlerle ifade olunan şeriatçı vakıflara, derneklere; yine binlerle ifade olunan eğitim kuruluşlarına, öğrenci yurtlarına, gizli Kur'an Kurslarına, devlet arazisine hem de kaçak olarak içinde onbini aşkın müridi barındıracak külliye inşa edenlere, alenen tabela asmış yüzlerce tekke ve zaviyeye, yasaları hiçe sayan yeşil sermayeye, yeşil medyaya, her türlü bölücü örgüte ve yayınlarına gözyumanlar kimlerdir? Milli Eğitim Bakanlığı görevine ve de Müsteşarlık görevine, TRT Genel Müdürlük görevine, Diyanet Başkanlığı görevine, Kültür Bakanlığı görevine, İçişleri Bakanlığı görevine, Emniyet Genel Müdürlüğü görevine, Dışişleri Bakanlığı görevine ve daha nice stratejik-kritik nokta görevlerine neden Atatürk ilke ve devrimlerine ödün vermeyecek, korkutulamayacak, satın alınamayacak ödünsüz Cumhuriyet aydınları getirilmez?!. Aynı şekilde, Türkiye'yi yurtdışına jurnalleyen, iftira atan, her türlü dış odaklı tertiplerin içinde yer alan, ABD'nin, İngiltere'nin, Almanya'nın ve diğer hedef ülkelerin istihbarat servislerince hazırlanan memorandumlara malzeme sağlayan Türk vatandaşları (milletvekilleri, eski milletvekilleri, gazeteciler, sanatçılar, yerel yöneticiler, yerel politikacılar, bilim adamları, hukukçular, sivil toplum örgütleri, terör örgütleri, tarikat ve cemaatler ile mensupları) izlenmekte midir? Genç ve demokrat imajı ile önplana çıkarılan Turizm Bakanı Erkan Mumcu'nun siyasal islamcı bir dergide yazı yazı yazdığını ve yazı kurulunda yer aldığını kaç kişi bilmektedir, bilenler hangi cesaretle ve hesapla kendisini önce milletvekili ardından da Bakan yapmışlardır? Haklarında ne gibi işlem yürütülmektedir? Siyasetçi-Mafya-Tarikat-Dış İstihbarat Servisleri dörtgeninde yer alıp da yargıya sevkedilenlerin oranı, sevkedilmeyenlere göre kaçta kaçtır? Yurtdışında devlet düşmanlığı yapanlardan suçu kanıtlananlara dış temsilciliklerimizde hâlâ pasaport temdit hizmeti verilmekte midir? Türkiye'ye giriş yapan bu gibilerin kaçta kaçı gözaltına alınıp hakkında yasal ve idari işlem yapılmıştır? Dahası, ABD ve AB ülkelerinin yasal mevzuatında, devlet aleyhine çalıştığı saptanan vatandaşlarına uygulanan yaptırımlar ve de bunlara karşı alınan önlemler -ileride kullanılmak üzere- tek tek saptanmış mıdır; meselâ, İngiltere IRA, İspanya ETA militanları ya da sempatizanları için hangi prosedürü uygulamaktadır? Bu soruların ve daha bunlar gibi binlercesinin cevabını bulmak her Türk vatandaşının temel hakkı ise, bu bilgilendirme hizmetini vatandaşına sunmak da Türk Devletinin temel görevidir; aynı zamanda Devletin zararlı unsurlara karşı kendini savunma mekanizmasını çalışır durumda tutmasının da vazgeçilmez gereğidir. Ama nerede?!.

İşte bu soruların cevaplarını bilmek için, devletin vatandaşlarını, ama öncelikle kamu görevlilerini bilgilendirmesi kaçınılmazdır. Sefalet derecesinde gelire mahkûm edilmiş kamu görevlilerinin tüm basın ve yayın organlarını, interneti takip etmeleri sözkonusu olmadığına göre, konuyla ilgili en güncel gelişmeleri (haber-alıntı-belge ve bilgi) derli-toplu verecek bir "Andıç"ın haftalık ya da aylık olarak yayını ile bu periyodiğin resmi kanallardan servisi acil bir gerekliliktir (16). Türk Silahlı Kuvvetleri'nin "Andıç"ları, sınırlı da olsa, bu yükümlülüğü -kendi personeli ile sınırlı olarak- yerine getirmeyi amaçlamaktadır. Dikkat edilecek olursa, "Andıç" konusunu TBMM ve de kamuoyunun gündemine taşıyanlar, asla rastgele insanlar değillerdir: Ya ikinci cumhuriyetçiler ve eski komünistler, ya kürtçüler ve de şeriatçılardır. Salt demokratik gerekçelerle "Andıç"lara karşı çıkanların sayısı, devleti ülkesi ve milletiyle parçalamaya azmetmiş olanların yanında yok denecek kadar azdır (17).

ABD'nin devlet memorandumları (andıçları), sadece kamu görevlilerini değil, sade vatandaşlarını bilgilendirmeye de yönelik olduğu için bu ülke dünya jandarmalığına soyunmuştur. Örneğin, kendi vatandaşlarına turist olarak çok zorunlu olmadıkça gitmelerinin sakıncalı olduğu ülkeler listesini yayınlamakta ve bu listeyi dünyanın tüm haber ajanslarına geçmektedir (son bir aydır bu listeye Türkiye de dahil edilmiştir). Türkiye'de kamu görevlilerine yönelik bir "Andıç" yayınlanmadığı için, konuyla ilgili tipik bir örnek olmak üzere, dünyanın en büyük kitle imha silahlarının üreticisi ve satıcısı konumunda bulunan ABD, kendi Devlet Başkanı'nı bile yargılarken, Türkiye'de Necmeddin Erbakan ya da Tayyip Erdoğan, Akın Birdal, Leyla Zana gibi malûm isimlere "seçilmişlere dokunamazsınız" gerekçesiyle müdahale hakkını-ukalalığını düzeysiz bir çifte standartla hem de konsolos seviyesinde gösterebilmektedir. Keza, ABD'nin İnsan Haklarından sorumlu Dışişleri Bakan Yardımcısı Harold Hangju Koh, Diyarbakır'da diplomatik teamülleri altüst eden bir gösteri ile Türk Devleti'nden hesap sorarken, bir süre sonra Birleşmiş Milletler'in Cenevre'deki İşkence Komisyonu'nda, kendi ülkesinde işkencenin varlığını ve de insan hakları ihlalleri olduğunu itiraf edebilmektedir. İşte, ABD'nin Türkiye'ye yönelik en son çifte standardı-saygısızlığı, doğrudan T.S.K. "Andıç"ları ile ilgilidir. ABD Hükûmeti'nin yarı-resmi sözcüsü konumunda yayın yapan Los Angeles Times, kendi devletinin andıçlarını yok sayarak, 6.11.2000 tarihli nüshasında konuyla ilgili bir haber yayınlamıştır. Haberde, "Genel Kurmay Başkanlığı'nda Türkiye'de üst düzey bir generalin, politikacı, gazeteci ve insan hakları savunucularına karşı yıpratma kampanyası yürütülmesi talimatı verdiğinin ortaya çıkması, Türk Sillâhlı Kuvvetleri'nin rolüyle ilgili tartışmayı artırırken, ülkenin sallantıda olan demokrasisini de daha da zedeledi" denilirken, Nazlı Illıcak ile yapılan bir telefon ropörtajına da yer verilmiştir (18). L.A. Times'daki bu haber, fethullahçıların, "andıçları Amerikan dostu-laikçi düşmanı bir subay sızdırdı" ya da "MGK 6. kattan ABD Büyükelçiliği'ne güvenilir bir cemaat muhibbi tarafından sızdırıldı"yolundaki haberlerini dikkate aldırmaktadır.

Kısaca, siyasal belleksiz ve de doğal olarak ulusal onurdan yoksun kimi yöneticiler, bunun gibi binlerce mütecavizlik örneğinin üstüne -tabiri caizse- soğuk su içmektedirler. Aynı zamanda, ulusal düzeyde bir Andıç yayınının yokluğu nedeniyle toplumsal belleğin kasden yokedilmiş olması, kamuoyunun hükûmet üzerindeki olası baskı ve tepkilerini de önlemektedir, bu da etki ajanı konumundaki politikacıların işlerine gelmektedir. Ve mevcut statüko çerçevesinde bu kişiliksiz ve onursuz teslimiyetçi politikadan cesaret alan ABD ve AB'nin, ulusal bütünlüğümüze ve onurumuza yönelik tacizleri, giderek artan ölçülerde sözkonusu olmaya devam etmektedir, edecektir de.

                                I.            ÇÖZÜM ÖNERİLERİ

Önce, devletin değişen dünyanın değişen koşullara göre yeniden yapılandırılması gerekmektedir. Konumuz kapsamında, İngiltere'nin MI5, ABD'nin FBI, Almanya'nın BfV'si gibi Türkiye'de de anayasal-kamu düzenini tehdit eden örgütsel ve de bireysel suçlarla mücadele edip, kontr-espiyonaj ve ajitasyon faaliyetleri konusunda işlev kazandırılan, MİT ve Emniyet arasında bir istihbarat kurumunun kurulması kaçınılmaz hale gelmiştir. "Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nı Koruma Örgütü" gibi isim, örneğin Almanya için hiçbir devleti rahatsız etmiyorsa, Türkiye için de etmemesi gerekir. "Etki Ajanları-Nüfuz Casusları ve Fethullahçılar Raporu" başlıklı makalede (bkz. dipnot 1) sıralanan somut çözüm önerilerinin yanısıra, konuyla ilgili diğer önerileri saptamak ve uygulanabilirliği oranında hayata geçirmek, Türkiye için eski bir deyimle "hayat-memat meselesi" olmuştur:

1.       Önce, etki ajanı statüsünde yer alan politikacıların, mutlaka ve mutlaka politika sahnesinden silinmeleri gerekmektedir. Bu kategorideki politikacıların yasadışı iç ve dış bağlantıları belgelendirilmeli ve kamuoyunda kuralına göre teşhir edilerek politik yaşamları sıfırlanmalıdır. Hiçbir demokratik Batı ülkesinde, ülke bütünlüğü ve devlet aleyhine çalışan ve dış bağlantıları nedeniyle "etki ajanı" konumundaki politikacılara hayat hakkı tanınmamaktadır. Türk Devletinin de bu iradeyi ortaya koyacak gücü hala vardır ve olmalıdır da.

2.       Aynı işlem, medya kuruluşları için de sözkonusu edilmelidir. Örneğin, yayınlarında Türkiye'nin güneydoğusunu yok gösteren CNN'in yan kuruluşu CNN-Türk kanalı -tüm çalışanları ile- öncelikle büyüteç altına alınmalıdır. Türkiye'nin üniter devlet yapısına, Türk Silahlı Kuvvetleri'ne, laik hukuk sistemine, Atatürk ilke ve devrimlerine yönelik sürekli saldırılarla düşünce özgürlüğü sınırlarını kat ve kat aşan; mezhepçilik ve etnik bölücülük yapan; halkın dini inanç ve duygularını istismar ederek toplumsal bütünlüğümüze zarar veren gazeteci ve köşe yazarlarının önce Atatürk'ün yaptığı "150'likler Listesi" gibi bir listesi oluşturulmalıdır. Ve hiçbir surette bu kişilerin, sisteme ters düşmeyen büyük medya kuruluşlarında çalışmalarına, çok yönlü deşifre ile izin verilmemelidir. Türk Devleti'nin ekonomik desteğine muhtaç, laik hukuk sistemine akredite olmuş medya kuruluşlarının böyle bir ulusal gerekçeli makul bildirime itirazları elbette ki sözkonusu olamaz. Önemli olan, bu kategoride yer alan gazeteci ve köşe yazarlarının kamuoyunu oluşturma ve yönlendirme fonksiyonlarının sonlandırılmasıdır. Aynı duyarlılık, yerlerine görevlendirilecek adayların saptanmasında da sözkonusu olmalıdır. Benzer bir temizliği, Cumhuriyet gazetesi de kendi içinde sağlamalıdır. Etki ajanı konumundaki kişilerin gidebilecekleri adres olarak, Zaman, Yeni Şafak, Özgür Gündem, Halkın Kurtuluşu, Milli Gazete, Akit gibi gazetelerle, Aksiyon ve Cuma gibi dergiler her zaman için "açık kapı" konumundadır (19). Önemli olan, sureti hakdan görünerek devlet aleyhine kışkırtıcılık yapan bu tür kişilerin marjinal kabul edilen yayın organlarında marjinalleştirmek; bir başka ifadeyle onları demokratik biçimde etkisizleştirmektir.

3.       Türk Devleti, TSK, MİT, Emniyet, TRT gibi stratejik kurum ve kuruluşların elemanları başta olmak üzere tüm kamu görevlilerine "ULUSAL ANDIÇ" başlıklı bir gazete ya da dergi yayınlamak zorundadır. Her Türk vatandaşının ama özellikle devletten maaş alan kamu görevlilerinin, normalde ulaşamayacakları gerçekleri güvenilir bir kaynaktan öğrenmek hakkı bulunmaktadır. Siyasal polemiklere yolaçmamak için bu periyodik, ülke çıkarı ve güvenliği açısından tehdit oluşturan yazı ve haberleri yorumsuz olarak birarada sunmalıdır. Haftalık ya da aylık yayınlanacak bu periyodikte: A) Etki ajanı konumundaki politikacıların, mutlaka teşhir edilmesi gereken (şeriatçı ya da bölücü ya da kışkırtıcı ya da dış ülkelerin çıkarları doğrultusunda gerçekleştirdikleri her türlü ihbar, şikâyet, siyasal-ekonomik inisiyatif ve de taahhüt vd.) söylemleri. B) Etki ajanı konumundaki gazeteci ve yazarların kamuoyunu kasıtlı yönlendirme amaçlı her türlü makale ve haberleri. C) Sözde sivil toplum örgütü olarak ortaya çıkan, Türk Devletine, güvenlik kuvvetlerine, laik hukuk sistemine, devletin ülkesi ve ulusuyla bölünmezliğine her fırsatta saldıran, dış odaklar tarafından kullanılıp yönlendirilen tüm legal örgütlerin vatana ihanet içerikli tüm etkinlik (konferans, panel vb.) haberleri ve çeşitli dillerde yayınladıkları bildiriler ve periyodiklerin özetleri. D) Ulusal ve yerel medya kuruluşlarında sözkonusu kapsam dahilinde yayınlanan haberler ve programlar. E) Etki ajanı konumundaki kişilerin yönetiminde bölücü, şeriatçı ve benzeri doğrultuda yayın yapan televizyon kanalları ile radyo istasyonlarının saptanmış suç örnekleri. F) İnternette Türkiye aleyhtarı yayın yapan web sitelerinin ve tartışma listelerinin isim ve içerikleri ve de hack edilenlerin raporu. G) Fethullah Gülen, Mehmet Eymür, Murat Karayılan, Metin Kaplan gibi dış ülke desteği altında faaliyetlerini sürdürenlerin eylemleri, adresleri hakkında güncel bilgiler, "ULUSAL ANDIÇ"TA DERLİ-TOPLU AMA KESİNLİKLE -gereksiz polemiklere yolaçmamak için- YORUMSUZ YAYINLANMALIDIR.

4.       "ULUSAL ANDIÇ", TRT, BASIN-YAYIN GENEL MÜDÜRLÜĞÜ ya da ANADOLU AJANSI üzerinden yayınlanmalıdır. Ama, önce bu stratejik önemi ve değeri büyük olan, kamuoyunu bilgilendirme ve yönlendirmede başarısız olan kuruluşların, -başta TRT olmak üzere- işbaşındaki "renksiz-ruhsuz-kişiliksiz" görüntü veren yönetimleri değiştirilmelidir. Yerlerine şeriatçı ve bölücü odaklara karşı Cumhuriyet aydını sorumluluğu içinde hareket eden, Atatürk ilke ve devrimlerinden ödün vermeyen bürokratlar getirilmelidir. "ULUSAL ANDIÇ" yayınlamak için Devletin hiçbir engeli bulunmamaktadır, yeter ki siyasal irade ve kararlılık olsun. Şayet hükûmetin çekinceleri varsa, başlangıç için bu periyodiği yayınlama, öteden beri aynı işlevi zaten çok dar ve de kıt olanaklarla ama ödün vermeden yerine getirmeye çalışan "YENİ HAYAT" ya da "Gazete MÜDAFAA-İ HUKUK" desteklenerek de yapılabilir.

5.       Türk Devleti, yurt içinde ve yurt dışında Türkiye'nin yanlış imajla tanıtımına katkı sağlayan tüm dış odak bağlantılı örgütleri kapatmalıdır. Dernekler Yasası'na uymayan en az onlarca neden, eksiklik ve yasadışı faaliyet gerekçesiyle "İnsan Hakları Derneği", "MAZLUM-DER" gibi dernek ve vakıfların ve de misyoner kuruluşlarının "büyüteç altına alınması"nın zamanı gelmiştir, hatta geçmektedir. Yerlerine, Cumhuriyet aydınlarının girişimiyle açılacak benzer kuruluşların geçirilmesi gerekmektedir. Türkiye'yi "sömürge valisi" edasıyla denetlemeye, ayıplamaya ve hatta azarlamaya kalkışan ABD ve AB ülkelerinin temsilcilerine (parlamenterler, dernek üyeleri ve hatta sıradan muhabirler) hak ettikleri cevabı verecek bir kadro sürekli hazır tutulmalıdır. Bunun için ABD ve AB ülkelerinde kamu düzenini tehdit eden siyasal ve dinsel yapılanmalarla ilgili tüm hukuksal mevzuatın -örneğin Almanya'da ırkçı yapılanmalarla, ABD'de Komünist Partisi, İngiltere'de terörle ilgili- çevirisi; eksik ve fazlalıklarının saptanması; bu ülkelerdeki insan hakları ihlallerinin günü gününe kaydedilmesi; Dışişleri Bakanımızın yurtdışı gezi programlarına, mutlaka hedef ülkelerin yönetiminden hoşnut olmayan ve hatta silahlı mücadele veren örgütlerin uzantısı legal yapılanmaların yöneticileri ile görüşmelerin dahil edilmesi; Türk parlamenterlerinin de dış ülke ziyaretlerinde aynı şekilde rejim ve hükümet karşıtlarını ziyaret etmeleri; hapisane koşullarını yerinde incelemeleri; Türk vatandaşı mahkûmları birebir ziyaret etmeleri ve sorunlarını saptayarak ilgili hükûmet temsilcilerine hesap sormaları; tüm bunlar için, sözkonusu ülke temsilcilerinin yaptıkları gibi önceden izin yerine emrivaki yolunu tercih etmeleri kaçınılmaz bir zorunluluk haline gelmiştir. Bu ziyaretlerin yeri, süresi, randevuların alınması, rezervasyon işlemleri, heyet güvenliğinin sağlanması ve benzeri hususlar, TBMM ya da Cumhurbaşkanlığı bünyesinde, partilerin siyasal etkilerinden arındırılmış bir merkezden yürütülmelidir. Bu kapsamdaki faaliyetleri engelleyen ya da sınırlandıran ülkeler için de "mukabele-i bilmisil" doğrultusunda yaptırım stratejilerinin belirlenmesi ve yaşama geçirilmesi de kaçınılmazdır. Yaşadığımız olumsuz örnekler çerçevesinde, Dışişleri Bakanlığı bu stratejilerin belirlenmesinde asla "karar verici" pozisyonunda yer almamalı, sadece uygulayıcı olmalıdır.

6.       Türkiye'yi Ermenilere, Kürtlere, şimdilerde Süryanilere, Pontus Rumlarına karşı soykırım yapmakla suçlayan ve de sonsuza kadar suçlayacak olan ülkelerle ilgili bilimsel projeler üretilerek yaşama geçirilmelidir: Örneğin, ABD için, Mai Lai Anma Komitesi (20), Leonard Peltier Dayanışma Komitesi (21), Hiroşima ve Nagazaki Kurbanlarını Anma-Nükleer Karşıtları Komitesi, Irk Ayrımcılığı ile Savaş Komitesi (Zenciler, Hispanikler, Kızılderililer vd.), Ulusların Egemenlik Haklarına Saygı Komitesi (ABD'nin ülke dışı askeri operasyonları ve darbe girişimleri) kurulabilir. Keza, Kuzey İrlanda Katolik Yurtseverlerle Dayanışma Komitesi, Bask Ulusal Kahramanları ile Dayanışma Komitesi, Korsika Özgürlük Hareketi ile Dayanışma Komitesi, Cezayir Soykırımını Anma Komitesi, Nazi Kurbanlarını Anma Komitesi, Solingen Komitesi, Girit Yurtsever Bağımsızlık Hareketi ile Dayanışma Komitesi, Yunanistan'daki Türk ve Makedon Soyluların Hak ve Hukukunu Savunma Komitesi vs. vs. NGO statüsünde tüzel kişilik verilerek faaliyete geçirilmelidir. Bu komitelerin ya da derneklerin raporları, farklı dillere çevrilerek basılıp dağıtılmalı; internette sürekli kalmaları sağlanmalıdır. Aynı şekilde, Milli Mücadele döneminde İstanbul'un resmen işgal edildiği 16 Mart 1920'de Şehzadebaşı Karakolu'nda İngiliz askerlerince uykuda öldürülen Türk askerleri için bir anıt yapılmalı; her yıl anma törenleri ile İngiliz vahşeti iç ve dış kamuoyuna duyurulmalıdır. Fransızların aynı dönemde Adana-Urfa arasındaki işgal bölgesinde gerçekleştirdikleri kitlesel cinayetlerle ilgili mekânlarda anıtlar açılmalı; yayınlar yapılmalı ve anma törenleri düzenlenmelidir. Yunanistan'ın başta Urla, Menemen olmak üzere işgal ettiği bölgelerde öldürdüğü onbinlerce sivilin anılarını yaşatacak anıtlar yine orijinal mekânlarında yapılmalıdır. Aynı anıtlar ve de etkinlikler, Pontus Rum çetecileri ile Taşnak ve Hınçak çetecilerinin soykırım gerçekleştirdikleri tüm mekânlar için de gerçekleştirilmelidir. Artık bundan böyle "İstanbul'un Düşman İşgalinden Kurtarılışının (...) Yıldönümü Törenleri" demek yerine, "İstanbul'un İngiliz, Fransız ve İtalyan İşgalinden Kurtarılışının (...) Yıldönümü Törenleri" demek daha net ve gerçekçi olacaktır. TBMM, tüm bu kitlesel cinayetlerle ilgili olarak, hedef ülkeleri protesto eden ve soykırımı tanıyan yasa tasarılarını kabul etmek, dış platformlara taşımak, hatta bu kitlesel cinayetlere maruz olanların torunlarının sözkonusu ülkelerden tazminat davası talebinde bulunmalarını -bilgi, belge ve hukuksal destek (yargı giderleri, avukat vb.) sağlayarak- teşvik etmek yükümlülüğündedir, mecburiyetindedir. Belli ki, Türkiye, düşmanlarını bilerek ama uluslararası ilişkilerde sürekli olan tek gerçeğin dostluk ya da düşmanlık değil, ulusal çıkarlar olduğunun bilinci içinde yaşamak zorundadır. Belleksiz, kişiliksiz, ulusal onurdan ve Türklük bilincinden, tarih bilgisinden yoksun, pasif ve korkak yöneticilerin elinde Türkiye, Hz. İsa örneğinde olduğu gibi her tokata diğer yanağını uzatmak konumunda bulunmaktadır. Bu kara yazgının değişmesi, değiştirilmesi gerekmektedir. Cumhuriyet'in gerçek vatanseverleri, en az hedef ülkeler kadar saldırgan, sorgulayan ve sürekli talep halinde olan bir ulusal dış politika özlemini yaşama geçirmek için, önce yönetici ve yönlendirici konumundaki etki ajanlarının etkisizleştirilmesi gereğini kamuoyuna duyurmalıdırlar.

7.       Türkiye, bünyesinde izin verdiği yabancı kolejler ve üniversitelerin sayısı nispetinde sözkonusu ülkelerde de karşılığını istemek zorundadır. Karşılığını almadan hiçbir şeyin verilmediği bir dünyada, Atatürk'ün uygulamalarına ters bir uygulama ile teslimiyetçi bir imaja sahip olunmuştur. Sadece eğitim kurumları için mi? Elbette ki hayır!.. Türkiye'de faaliyet gösteren ABD, Almanya, İngiltere ve Fransa vakıfları için de mütekabiliyet önlemleri alınmalıdır. Bu kuruluşların kapatılmaları sözkonusu değilse, çok sıkı kontrol altında tutulmaları ve de caydırıcı ölçütlerde izlenmeleri şarttır. En önemlisi de, Türkiye'de espiyonaj, ajitasyon faaliyetleri dahil her türlü etnik ve mezhepsel kışkırtıcılık içinde yer alan yabancı vakıf temsilciliklerinin karşılıkları mutlaka bu ülkelerde açılmalıdır. Örneğin, Almanya'da, Türk Devleti'nin himayesinde bir "Türkiye Araştırmaları Merkezi", Türkiye'de de bir "Almanya Araştırmaları Merkezi" süratle açılmalıdır. Adı her ne olursa olsun, "merkez", "enstitü", "vakıf temsilciliği" gibi akademik oluşumlar, Fransa, İngiltere ve özellikle de ABD'nde harekete geçirilmelidir. Bu görevler için Türkiye'ye bağlılığını fazlasıyla kanıtlamış Atilla Ongun, Tamer Bacınoğlu, Dr. Yağmur ve Dr. Buğra Atsız, Tuğrul Keskingören gibi konularının uzmanı Cumhuriyet aydınları mevcuttur. ABD'ndeki "Türk Araştırma Merkezi", CIA ve Fethullahçıların yönlendirdikleri akademisyenlerin yanısıra, yanlış seçim ve hatalı yönetim nedeniyle sadece para yutan, hantal, işlevsiz bir kuruma dönüşmüştür.

8.       Türkiye'de etki ajanlarına karşı halkını uyaran, bilinçlendirmeye çalışan Cumhuriyet'in gerçek vatanseverleri yok mu? Elbette var. Bir avuç ama yine de var. Bu az sayıdaki sorumlu Cumhuriyet aydınının bir kısmı artık yaşamıyor. Devlet sahip çıkmadığı için, bir zamanlar "sakıncalı piyade" olarak anılan Cumhuriyet'in ve Atatürk'ün en sadık sivil-askeri, kuvayı milliyecisi bir Uğur Mumcu, bir Ahmet Taner Kışlalı, bir Muammer Aksoy ve niceleri öldürüldüklerinden ötürü yok artık aramızda. Diğer taraftan, seriatci-bölücü kesimin ve de ünlü aile fotoğrafındaki banka hortumcularının boy hedefi haline gelen Vural Savaş, Nuh Mete Yüksel, Turgut Okyay gibi Cumhuriyet aydını hukukçuların korumalarına ait otomobilleri çekmeyi planlayan malûm makamlardaki kişiler, nedense Semra Özal, Abdülkadir Aksu, Mehmet Ağar, Necmeddin Erbakan, hatta ve hatta Murat Demirel gibi isimlere 5'er-6'şar otomobil ve onlarca resmi koruma tahsis ederken tasarruf endişesi taşımamaktadır. Başta Uğur Mumcu olmak üzere canına kastedilen Cumhuriyet aydınlarının canları, Türkiye'de etnik bölücülük sürecini hızlandıranların dul eşinden, nurcu bir Bakandan, Susurluk sanığından, TCK 312 mahkûmundan ya da Bakan eşlerinden daha mı az önemlidir? Türkiye'de mevcut sistem, halk deyimi ile devlet müsamahası altında "itlerin salınıp taşların bağlanması" özdeyişinde, Cumhuriyeti savunanların cezalandırıldığı bir konuma getirilmiştir. Örneğin, "Emniyet Teşkilâtında sadece 1 (bir) tane fethullahçı var, o da yargı kararıyla göreve döndü" diyecek kadar gerçekleri saptıran biri hâlâ Emniyet Genel Müdürlüğü makamında tutuluyorsa (22), "yargıda şeriatçı kadrolaşma yok" diyen biri tüm skandallarına rağmen hâlâ Adalet Bakanlığı görevindeyse, üniversitelerde bini aşkın akademisyenin atılmasında ve yerlerine şeriatçı kadrolaşmanın ikâmesinde önemli rol oynayan biri hâlâ Devlet protokolünde yer alıyorsa, faziletli belediyeler sırf tarikatçı olmadığı için binlerce çalışanını işten atabiliyorsa, 28 Şubat sonrasında Milli Eğitim Bakanlığı'ndaki fethullahçı kadrolaşma akılalmaz yöntemlerle bir kanser gibi Türkiye'nin geleceğine musallat olabiliyorsa, aydın kıyımı tüm kamu kurum ve kuruluşlarında hâlâ sürüyorsa ve Devlet tüm bu gelişmelere karşı seyirci kalmakta devam ediyorsa, bu sistemin sorgulanması ve yapılandırılması gerekmektedir. Örneğin, Prof.Dr. Nur Serter, Attila İlhan, Av. Hanifi Altaş, Prof.Dr. Alpaslan Işıklı, Prof.Dr. Çetin Yetkin, Gülseven Yaşer, Av.Emin Değer, Kemal Özden, Coşkun Kırca, Prof.Dr. Mümtaz Soysal, Prof.Dr. Erol Manisalı gibi Cumhuriyeti canları pahasına savunma konumundaki aydınlara henüz sağken resmi koruma tahsisi kaçınılmazdır. Aynı şekilde, görevden ayrılmaları durumunda bile rejim düşmanlarının tehdit ve saldırılarına maruz kalması kaçınılmaz görülen Prof.Dr. Kemal Alemdaroğlu, Prof.Dr. Yaşar Nuri Öztürk, Prof.Dr. Eralp Özgen, Prof.Dr. Türkan Saylan gibi aydınlara da korumanın devam ettirilmesi, Devletin olması gerekli sorumluluğu kapsamında değerlendirilmelidir. Cumhuriyeti savunanlara yaşam hakkı çok görülmemelidir. O tetikleri çektirenlerin de Devlet kadrolarından mutlaka tasfiyesi sağlanmalıdır. Kısaca, Türk Devletinin ülkesi ve ulusuyla bölünmezliği konusunda ödün vermeyen Türk Silâhlı Kuvvetleri mensupları, Güneydoğu'da sıcak çatışma bölgelerinde yaşamsal risk altındayken, Cumhuriyet aydınları da şehirlerde yaşamsal risk altındadır. Kışlada-karargâhta verilen mücadele ile üniversitelerde, basında, halk arasında verilen mücadele arasında belirgin koşul farklılıkları bulunmaktadır. MGK'nun bu farklılıkları dikkate almasının zamanı gelmiştir, hatta geçmektedir.

9.       Türkiye'deki şeriatçı ve bölücü yapılanmalardan Hizbullah, PKK, TİKKO gibi örgütler, amaçları doğrultusunda silahlı eylem yaparlarken, fethullahçılar ise devleti içte ele geçirmenin gereğini silâhsız yollardan yerine getirmektedirler. Bu açıdan takiyye denilen sahtekârlığın her türlüsüne başvuran fethullahçılarda, "hak", "etik", "kişilik hakları" gibi kavramların geçerli bir hükmü bulunmamaktadır. Şeriat devleti kurma yolunda her vasıtaya başvurmayı mübah gören bu yapılanmanın müritleri, her türlü ajitasyon ve provokasyon faaliyetinden geri durmamaktadırlar. Türkiye'nin en büyük sivil istihbarat örgütü oluşturma çabalarının sonucu olarak, hedef kişi ve şirketlere ait özel nitelikli bilgi ve belgeleri toplayan bu örgütün beyin takımını, Polis Akademisi'nden mezun istihbaratçıların oluşturduğu, uzunca bir süredir kaydedilmektedir. Emniyet Genel Müdürlüğü bünyesindeki fethullahçı unsurların bir tekine bile henüz dokunulamamıştır. Emniyet olanakları ile rakiplerini bertaraf etme amacı doğrultusunda fethullahçılar, fabrikasyon haberler üretmekten de geri durmamaktadırlar. Cemaatin medyasında bu tür haberlere sıkça rastlanılırken, arşivlerinde mevcut bilgi ve belgeler ışığında belirli politikacı ve gazetecilere -en azından cemaati eleştirmeme koşulu ile- şantaj yaptıkları kaydedilmektedir. Bugüne kadar cemaatin tehdit kabul ettiği siyasilere, gazetecilere, yazarlara, akademisyenlere, sivil toplum örgütlerinin yöneticilerine karşı büyük iftira kampanyaları yürüttükleri bilinmektedir. Ancak bu kampanya ilk defa, TSK içinde üst düzey bir korgeneralin önünü kesmek amacıyla başlatılmıştır. Ödün vermez bir Atatürkçü olarak tanınan ve cemaat tarafından katı laikçi-müslüman düşmanı olarak nitelendirilen bu Korgeneral ile birlikte, yine cemaat için potansiyel tehlike olarak nitelendirilen diğer iki General hakkında Nazlı Ilıcak üzerinden andıç konusu bahane edilerek suçduyurusunda bulunulmuştur. Devletin ilgili organlarının, gerek asker ve gerekse sivil kesim için devam edecek iftira kampanyalarını duyarlılıkla durdurması ve sorumlularını saptayarak gereğini yapması ve ilk adım olarak da, andıçları ABD Büyükelçiliğine sızdırdığı iddia edilen MGK'daki "6. kat köstebeği" haberinin tahkikinin sonuçlandırılması kaçınılmaz olmuştur.

VE SONUÇ:

 

Büyük Atatürk, 19 Mayıs 1919 gününü anlatırken, sanki bugünü yıllar öncesinden görmüş gibidir. Dün manda isteyenler, bugün de egemenliği Brüksel'e devretmek isteyenler. Adeta mahkûm edildiğimiz bu kısır döngü ne zaman kırılacak diye sorarsınız, Atatürk'ün "seçkin ihaneti"ni ve de vatanseverliğin gereklerini vurgulayan aşağıdaki değerlendirmesini okurken:

 

"... Kurtuluş yolu ararken, İngiltere, Fransa ve İtalya gibi devletleri gücendirmemek, temel ilke gibi görülmekteydi. Bu devletlerden yalnız biriyle bile başa çıkılamayacağı kuruntusu, hemen bütün kafalarda yer etmişti. Osmanlı Devleti'nin yanında, koskoca Almanya, Avusturya-Macaristan varken hepsini birden yenen, yerlere seren İtilâf kuvvetleri karşısında, yeniden onlarla düşmanlığa varabilecek durumlara girmekten daha büyük mantıksızlık ve akılsızlık olamazdı.

Bu anlayışta olan yalnız halk değildi. Özellikle seçkin denilen insanlar bile böyle düşünüyorlardı.

(...)

Birincisi: İngiltere'nin koruyuculuğunu istemek.

İkincisi: Amerika'nın güdümünü istemek.

Bu iki türlü karara varmış olanlar, Osmanlı Devleti'nin bir bütün olarak kalmasını düşünenlerdir. Osmanlı ülkesinin çeşitli devletler arasında paylaşılmasından ise, bu ülkeyi bütün olarak bir devletin kanadı altında bulundurmayı yeğleyenlerdir.

Üçüncü karar, bölgesel kurtuluş yolları ile ilgilidir.

Meselâ: Bazı bölgeler, kendilerinin Osmanlı Devleti'nden koparılacağı görüşünde, ondan ayrılmamak yollarına başvuruluyor. Bazı bölgeler de Osmanlı Devleti'nin ortadan kaldırılacağına, Osmanlı ülkesinin paylaşılacağına olup bitti gözüyle bakarak kendilerini kurtarmaya çalışıyorlar.

(...)

Bu kararların dayandığı bütün kanıtlar ve mantıklar çürüktü, temelsizdi. Gerçekte, içinde bulunduğumuz o günlerde, Osmanlı Devleti'nin temelleri çökmüş, ömrü tükenmişti. Osmanlı ülkesi bütün bütüne parçalanmıştı. Ortada bir avuç Türk'ün barındığı bir ata yurdu kalmıştı. Son olarak bunun da paylaşılmasını sağlamak için uğraşılmaktaydı. Osmanlı Devleti, onun bağımsızlığı, Padişah, Halife, hükûmet bunların hepsi kavramı kalmamış birtakım anlamsız sözlerdi.

Neyin ve kimin dokunulmazlığı için kimden ve ne gibi yardım istemek düşünülüyordu?

O halde sağlam ve gerçek karar ne olabilirdi?

Efendiler, bu durum karşısında bir tek karar vardı. O da ulus egemenliğine dayanan, kayıtsız şartsız, bağımsız yeni bir Türk Devleti kurmak.

İşte, daha İstanbul'dan çıkmadan önce düşündüğümüz ve Samsun'da Anadolu topraklarına ayak basar basmaz uygulamaya başladığımız karar, bu karar olmuştur.

Bu kararın dayandığı en sağlam düşünüş ve mantık şu idi: Temel ilke, Türk Ulusunun onurlu ve şerefli bir ulus olarak yaşamasıdır. Bu, ancak tam bağımsız olmakla sağlanabilir. Ne denli zengin ve müreffeh olursa olsun, bağımsızlıktan yoksun bir ulus, uygar insanlık karşısında uşak durumunda kalmaktan kendini kurtaramaz.

Yabancı bir devletin koruyuculuğunu istemek, insanlık niteliklerinden yoksunluğu, güçsüzlüğü ve beceriksizliği açığa vurmaktan başka bir şey değildir. Gerçekten bu aşağılık duruma düşmemiş olanların, isteyerek başlarına yabancı bir yönetici getirmeleri hiç düşünülemez.

Oysa, Türk'ün onuru ve yetenekleri çok yüksek ve büyüktür. Böyle bir ulus, esir yaşamaktansa yok olsun daha iyidir.

Öyleyse, YA İSTİKLÂL YA ÖLÜM"

 

DİPNOTLAR :

1.        

ABD Dışişleri Bakanlığı Politik Planlama Merkezi'nin Türkiye sorumlusu olan Henri Barkey, Türkiye'ye karşı uygulanan "Kontrol Edilebilir İstikrarsızlık Politikalarının" mimarlarından belki de en tehlikeli olanıdır. Başta ABD yanlısı ayrılıkçı Kürt örgüt ve temsilcileri olmak üzere, Süryani, Ermeni, Pontus ve benzeri etnik ayrılıkçıları koordine ile yönlendiren Barkey'in, Türkiye'nin Washington Büyükelçisi Baki İlgin ile yakınlığı, bu ülkede yaşayan Cumhuriyet aydını Türklerin haklı eleştirilerine neden olmaktadır. Bilgi için bkz. Dr. Necip Hablemitoğlu, "Etki Ajanları-Nüfuz Casusları ve Fethullahçılar Raporu", Yeni Hayat, 70, Ağustos 2000, s. 23 ve 29; 

2.       

FBI tarafından yaklaşık 10 yıl önce cemaate ait "Altın Nesil Vakfı"na tahsis edilen Pittsburg'daki çiftlikte, resmi korumaların yanısıra kalabalık bir hizmetli kadrosu ile birlikte yaşayan Fethullah Gülen, güvenlik gerekçesiyle, DGM'de görülen davasına sahte adres belirtmiştir. C/O2 JACOB DRIVE PERRINEVILLE, NEW JERSEY 03835 USA adresinde ikâmet eden kişi, cemaatin Amerika Kıta-Ülke İmamı görevini deruhte etmekte olan İsmail Yediler kod adlı İsmail Büyükçelebi'dir.  Cemaatin koordinasyon merkezi olarak bilinen bu adreste, cemaatin tüm halkla ilişkiler ve propaganda faaliyetleri yürütülmektedir. Aynı zamanda posta dağıtım merkezi işlevi de gören bu adreste, Kemal Özgür kod adlı bir fethullahçı yönetiminde bir internet servisinin de (Türkforumu) yakınlarda faaliyete geçirildiği bilinmektedir. Mahkemeye sahte adres vermek Fethullah Gülen'in ilk vukuatı değildir, daha önce de -kendisi ABD'de bulunduğu halde- ikâmet adresi olarak İzmir Kemeraltı'nda bir yer göstererek şahsım hakkında 5 ve 10 milyarlık iki tazminat davası açmıştır. Sözkonusu ikâmet (!) adresinde, cemaate ait Nil A.Ş.'ne ait bir kitabevi (871. Sokak, No.47, Konak) bulunduğu saptanmıştır. Fethullah Gülen'in Henri Barkey, Graham Fuller, Paul Henze gibi isimlerle, ABD'deki resmi ikâmetgahı olan Pittsburg'daki izci kampları arasında yer alan göl kıyısındaki tahsisli çiftliğinde kabul ettiği; ayrıca, Türkiye'den gelen ziyaretçilerini de bu çiftlikte ağırladığı; buna karşılık sık sık New York, New Jersey, Washington gibi yakın merkezlere seyahat ettiği; mesafenin uzak olması nedeniyle Haziran 1999'de Seattle'da gerçekleştirilen -genişletilmiş- bölge toplantısına gidemediği, ancak kendisini temsilen İsmail Büyükçelebi'yi gönderdiği kaydedilmektedir.

3.      Tipik iki örnek: "Kopenhag Kriterleri: Avrupa Konseyi ve Avrupa Birliği'nin Ortak Paydası mı?" (Heinrich Böll Vakfı-İstanbul Barosu, 24-25 Haziran 2000, Dorint Park Plaza Oteli, Taksim-İstanbul) ve "Türkiye ve AB Ulusal Egemenlik Haklarının Devri" (Konrad Adenauer Vakfı-İstanbul Barosu, 28 Ekim 2000, Armada Otel, Sultanahmet-İstanbul).

4.      İstanbul Barosu'nun 1998 yılı seçim sonuçlarını Akit gazetesi, "Baroda Laikçiler Hezimete Uğradı: İstanbul Barosu Başkanlığını Yücel Sayman tekrar kazanırken, azılı başörtüsü düşmanı Genç Çağdaşlar Grubu, yaygaralarına rağmen varlık gösteremedi" başlığı altında uzun bir haberle duyurmuştur. Aynı gazetenin 27.10.1998 tarihli nüshasında A. İhsan Karahasanoğlu'nun yazısının başlığı "Baro Seçimleri ve 'Emanet Oy'un Düşündürdükleri"dir. Şeriatçı basın, Sayman'a emanet oyların gitmesini sağlamak için 'türbanla yemin edilebilir' sözünü kendi yandaşlarına güvence olarak yayınlamışlardır. Keza, Alman vakıfları lehine tavır sergilediği bilinen ANAP İstanbul Milletvekili Bülent Akarcalı bile, 8.6.1999 tarihli Milliyet gazetesine demeç vererek şu cümlelerle İstanbul Barosu yönetimini kamuoyuna şikâyet etmiştir: "Avrupadan alınan parayla İstanbul'da düzenlenen toplantıya, Türkiye'yi sürekli olarak dışarıda işkenceci olarak gösterme çabasında olan yabancılar, Türkiye'den ise bölücülük konusunda neredeyse özel yetiştirilmiş kişiler katıldı. Toplantıdan haberim olunca kendilerine yazdım. 'Bu toplantı düzmece bir toplantı, yalnızca Türkiye'yi itham için düzenlenmiş bir toplantı' dedim. Çağırdıkları kişiler, daha toplantı yapılmadan İngilizce hazırlanmış nihai sonuç bildirgesiyle geliyorlar. Türkiye'yi Avrupa'nın parasıyla teşhir ettiler. Sayman, yaratılan canavarın büyüklüğünü görünce, sonuç bildirgesinin yayınlanmasına kendisi de karşı çıkmak zorunda kaldı".

5.      Lozan Barış Müzakereleri sırasında, İngiltere, Fransa, İtalya gibi devletler, mütareke dönemindeki işbirlikçilerinin cezalandırılmasını önlemek için "genel af" isteminde bulunmuşlardır. Mustafa Kemal ATATÜRK, kendi çıkarları için düşmanla işbirliği yapan dönemin etki ajanlarını ve işbirlikçilerini (Refik Halit Karay, Refi Cevat Ulunay, Ahmet Anzavur, Çerkez Ethem ve ağabeyleri Tevfik ve Reşit Beyler, Damat Ferit Paşa vd.) dış baskıyla affetmek yerine, onlara ilk ulusal andıçta yer vererek, 150'sinin de Türk vatandaşlığından çıkarılmasını ve sınırdışı edilmelerini -ki önemli bir bölümü önceden yurtdışına kaçmıştır- sağlamıştır.

6.      1947'de Ulusal Güvenlik Yasası ile kurulan NSC'nin ulusal güvenlik danışmanları bile, çoğu zaman Dışişleri Bakanlarını bazen de Başkanları bile gölgede bırakacak etkinliğe, karizmaya sahip olabilmektedirler. Henry Kissinger, Zbigniew Brzezinski, Sandy Berger gibi iz bırakan ulusal güvenlik danışmanlarının yanısıra, Oliver North, Amiral John Poindexter, Bud McFarlane gibi teröristlerle işbirliği yapmaktan hüküm giyenlere de rastlanmaktadır. Bu Konseyin daha alt düzey danışmanlarının bile yurtdışı operasyonları yapacak yetki ve pervasızlığa sahip oldukları, ambargo kapsamındaki İran'a gizli silah satılması; elde edilen paralarla Nikaragua'da yasal yönetime karşı savaşan Kontra gerillalarına yasadışı destek sağlanması gibi örneklerden anlaşılabilir. Buna rağmen, ABD yönetimi, kabul edilemez bir çifte standartla Türkiye'de yetki sınırları Anayasa'da belirlenmiş MGK'nu demokrasiyle bağdaştıramamakta ve örtülü biçimde yetkilerinin törpülenmesini, asker sayısının azaltılıp, sivil sayısının arttırılmasını isteyebilmektedir.

7.      1998'de oluşturulan bu Komisyonun (yaygın olarak eşbaşkanlarının adıyla anılan Hart-Rudman Komisyonu) asli görevi, ABD'nin yeni yüzyılda milli güvenlik stratejisini belirlemek; gerekli raporları hazırlamak ve Başkan'a sunmaktır. Milli Güvenlik Komisyonunu üyeleri arasında uzmanlık konularına göre, akademisyenler (CSIS uzmanı Anne Armstrong, Newton Gingrich), eski askerler (Harry D. Train, John Galvin), deneyimli istihbaratçılar (James Schlesinger), bürokratlar ve eski parlamenterler (Lionel H. Olmer, Andrew Young, Leslie Gelb), gazeteciler (John Dancy) ve de profesyonel yöneticiler (Norm R. Augustine, Donald B. Rice) gibi alanlarında sivrilmiş isimler dikkat çekmektedir. Komisyonun Mayıs 2000 tarihli son raporu, ABD yönetimi açısından "yol haritası" konumundadır. İşte bu ülkeyi daha da büyük yapmayı amaçlayan temel hedefler-talimatlar: "Amerika'yı savunun; bu ülkenin yeni çağdaki tehlikelere karşı güvenli olmasını temin edin; bu ülkenin sosyal dayanışmasını, ekonomik rekabet gücünü, teknolojik dehasını ve askeri gücünü sürdürün; değişme çağıyla gelen bölücü-parçalayıcı odakların uluslararası merkezler tarafından uysallaştırılmalarına yardımcı olun; özellikle Çin, Rusya Federasyonu ve Hindistan gibi büyük kilit güçlerin doğmakta olan yeni uluslararası sisteme entegrasyonuna yardımcı olun; diğer güçlerle birlikte yeni global ekonominin dinamizmini gözetin; uluslararası kurumların ve uluslararası hukukun etkinliğini artırın, geliştirin; ABD'nin ittifaklarını ve diğer bölgesel mekanizmaları, bu ülke ortaklarının daha çok otonomi ve sorumluluklar üstlenecekleri şekilde değiştirin!.." Görüldüğü gibi, Türkiye için böyle bir "yol haritası" çıkaracak, MGK altında yeralan benzeri bir Milli Güvenlik Komisyonu bulunmamaktadır. Türkiye, devlet yapılanmasında benzeri kurumlara mutlaka yer verirken; kendi yol haritasını çıkarırken, ABD için belirtilmiş hedef öngörülerinin tam tersine hedef öngörüleri belirlemek zorundadır. Zira, ulusçuluk, emperyalizmin her türlüsüne, özellikle ABD emperyalizmi gibi en tehlikelisine karşı olmayı, önlem almayı gerektirmektedir.

8.      Türkiye'de ise, PKK terörünün onbinlerce can aldığı sırada bile Türk istihbarat örgütleri arasında anlamsız bir çekişme, engellemeye yönelik bir rekabet sözkonusuydu. Bugün bile MİT, Emniyet Genel Müdürlüğü, Jandarma ve diğer birimler arasında uyumlu, planlı, koordineli bir çalışmadan söz etmek mümkün değildir. Emniyet Genel Müdürlüğü bünyesini bir kanser gibi kuşatmış fethullahçı kadroların tasfiyesi, MİT içinde hala var olan fethullahçı kalıntıların da temizlenmesinden sonra "gizlilik" ve "güvenlik" kavramları ancak anlam kazanacaktır. Sözkonusu koordinasyonu sağlayacak bir "Türkiye Cumhuriyeti'nin Anayasasını Koruma Örgütü"nün kurulma zamanı çoktan gelmiştir. Tüm büyük ülkelerin, iç istihbarat ve güvenlik birimleri ile dış istihbarat birimleri arasında yönlendirici, politika belirleyici bir ara örgütü (BfV, MI6 gibi) mutlaka bulunmaktadır.

9.      Almanya'da da memorandumlar, kamu güvenliğinden birinci derecede sorumlu "Federal Anayasa'yı Koruma Teşkilâtı"nın onayından sonra yayınlanmaktadır. Alman Federal İstihbarat Servisi (Bundesnachrichtendienst), dünyanın her tarafından gelen raporları, GÜNDE 2 KEZ, Başbakanlık, Dışişleri Bakanlığı, BfV, İçişleri ve diğer ilgili departmanlara iletmektedir. Bu bilgi akışı içinde ulusal güvenlik ve çıkarlar kapsamında kamu görevlilerinin bilmeleri gerekenler ayrı, üniversitelere verilmesi gerekenler ayrı, kamuoyuna duyurulması için Basına verilenler ayrı, yurtdışındaki Alman vatandaşlarına iletilecekler de ayrı memorandumlar halinde ilgili birimlerce yayınlanmakta ve servise konmaktadır. Almanya'da da bu memorandumların eleştiri konusu yapılması hiçbir dönemde ve hiçbir şekilde sözkonusu olmamıştır. Devlet bilincine sahip vatandaşların çokluğu, bir ülkenin güçlü olması ile doğru orantılıdır. Geniş bilgi için bkz. Dr. Necip Hablemitoğlu, "Yeni Dünya Düzeninde Şekil Değiştiren Bir Soğuk Savaş Örneği: Türkiye (MİT) ve Almanya (BND/BfV) Arasında Yüzyıllık Güç Kavgası", Yeni Hayat, 66, Nisan 2000, s. 24-30.

10.  İslamcı Basından ABD'nin önem ve gerekliliğine ilişkin bazı makale ve haber başlıkları:

İsmet Özel, "ABD Adam Seçerken Nelere Dikkat Etmelidir", Yeni Şafak, 10.11.2000.

Yaşar Kaplan, "Fazilet'in de Bir Amerikası Olmalı", Akit, 1.11.1999.

Ali Halit Aslan, "Erbakan Olayı ve ABD'nin Destek Kıstasları", Zaman, 10.7.2000.

Nuh Gönültaş, "Clinton: Ya Bir Yol Bulunacak, Ya Bir Yol Açılacak", Zaman, 17.11.2000; "Clinton'un İnce Ayarı", Zaman, 16.11.1999.

"Akit'e Baskılar Clinton'un Gündeminde", Akit, 20.11.1999.

"Clinton Ders Verdi", Zaman, 16.11.1999.

"ABD'den Birdal Tepkisi", Zaman, 30.3.2000.

"Din Özgürlüğünüz Var mı?", Zaman, 16.12.2000.

"ABD'liler MHP'li Yahnici'nin Evinde", Akit, 31.3.2000.

"ABD'lilerden Doğu Turu", Zaman, 4.5.2000.

11.  Lynne Emily Webb, İftiranın Değişmeyen Mantığı, (İstanbul: Feza Yayıncılık, 1999), s. 134.

12.  Zaman gazetesinde, AB'ye destek kapsamında Kürtçe TV dahil, KOB hükümlerine sınırsız ve de eleştirisiz destek veren yazılar yayınlanmaktadır. Daha düne kadar milliyetçi-muhafazakâr çizgide yayın yapan bu gazete, şimdilerde maskesini indirmiş, takiyyeyi geçici bir süre için bir kenara bırakmış görünmektedir. Sözde demokratlık uğruna, düne kadar "komünist", "Apo uşağı" olarak nitelendirdikleri isimlere artık "müttefik" anlayışı içinde sahip çıkılmaktadır. Yine Zaman gazetesinin yazarı Nuh Gönültaş, yoruma gerek bırakmayan şu satırları yazabilmektedir: "Meselâ, Osmanlı Sultanı Vahdettin gibi, Nazım Hikmet gibi ve Ahmet Kaya gibi... Aslında rejim muhalifi olan ve bu tavırları sebebiyle egemenler tarafından 'vatan haini' olarak vasıflandırılan o kadar çok değerli insanımız var ki bu topraklar dışında ölen..." Nuh Gönültaş, "Türkiye'de En Kolay Şeydir Vatan Haini Olmak!", Zaman, 21.11.2000. Aynı şekilde, 28 Şubat sürecinden sonra "teferruatla uğraşmak abestir" gerekçesiyle tüm tarikat ve diğer şeriatçı yapılanmaların kinini çekmek pahasına okullarında türbana izin vermeyen fethullahçılar, şimdilerde en katı türban savunucusu kesilmişlerdir.

13.  Büyük Atatürk, 9 Ekim 1925'de, sanki bugünü görerek Cumhuriyet Savcılarına şöyle sesleniyordu: "Her uygar ve çağdaş devlette olduğu gibi, Türkiye Cumhuriyeti Adliyesi'nde de, Cumhuriyet Savcılarını yüksek ve son derece önemli bir görev ve makamın temsilcileri olmak üzere tanırım. Devrim savcılarının, kendilerine verilen bu büyük görevin önemine uygun olarak gayretli ve çalışkan olmaları konusunu, adliyemizin başarı ve üstünlüğünün en önemli etkenlerinden sayarım. Laik Türk Devrimi, çağımızın uluslara yaşama ve yükselme yeteneği veren en son ve en uygar ilkelerin bir ifadesi ve Türk Ulusu'nun büyük fedakârlıklarıyla sürdürülen ve kazanılan büyük mücadelenin eseridir. Devrimlerin gerçekleşmesi, kararları ve kanunlarıyla, ulusal irade ve ulusal egemenliğin bir görünümü; bütünü itibarıyla da Türk Ulusu'nun bütün haklarıdır. Devrimlerin her biri, ulusun emeği ve hakkı ile gerçekleşmiştir. Cumhuriyet Savcılarımızın, DEVRİM GEREKLERİ ETRAFINDA, EN KISKANÇ VE UZAKLARI GÖREN HASSAS NÖBETÇİLER OLMALARINI, ASIL GÖREVLERİNDEN SAYARIM.... YÜKSEK AMACA YÖNELİK HERHANGİ BİR SUİKAST FAİLİNİN DURMAKSIZIN KOVUŞTURULMASI VE KOVUŞTURMANIN, ULUSUN BÜTÜN HAKLARI TATMİN VE TAZMİN EDİLİNCEYE KADAR, HAKİM ÖNÜNDE DE KAYGI VE ISRARLA SÜRDÜRÜLMESİNİ VE SONUÇLANDIRILMASINI İSTERİM.... YAKIN TARİHİMİZDE VE ESKİ ZAMANLARDA, DİNLERİN; ZORBA HÜKÜMDARLARIN, RAHİPLER VE ÇIKAR SAĞLIYANLARIN ELİNDE BİR BASKI ARACI OLMASI GİBİ, ÇAĞIMIZDA KESİNLİKLE İZİN VERİLEMEZ VE HOŞ GÖRÜLEMEZ. DEVRİME KARŞI KOYAN MUHALEFETİN ÖZGÜRLÜKTEN VE YASADAN YARARLANMAYA HAKKI YOKTUR. BİREYİN DEĞİL, BİREYLERİN TAMAMINI İFADE EDEN TOPLUMUN VE DEVLETİN YARARI, HER DÜŞÜNCE VE KAYGIDAN ÖNCE GELMELİDİR. SINIRSIZ BİREYSEL ÖZGÜRLÜK VE KİŞİSEL ÇIKAR PEŞİNDE OLANLAR, KENDİ EMELLERİNİ, ÇIKARLARINI ULUSUN YÜKSEK ÇIKARLARI VE ÖZGÜRLÜĞÜNDEN ÜSTÜN TUTANLARDIR. SINIRSIZ KİŞİSEL ÖZGÜRLÜKLER, KİŞİSEL ÇIKARLAR, UYGAR VE DÜZENLİ TOPLUMLARI, DEVLETLERİ YIKARAK ANARŞİYİ VE ÇOĞUNLUKLA DA ZORBALIĞI YARATIR..." İnsanın aklına ister istemez gelir, Atatürk'ün Cumhuriyet Savcısı olma özelliğine, cesaretine, iradesine, kararlılığına, aydınlığına sahip kaç hukukçu var, ülkemizde?!. İşte bunun için Fethullah Gülen, müritlerine hedef gösteriyor: "Mülkiyede ve Adliyede kadrolaşın!.." Cumhuriyet Savcıları'nın büyüteç altına alınması; sadece müritlerin değil, görevini yapmayarak sessiz kalanların, Cumhuriyete ihanete sırtını dönenlerin de ayıklanmasını gerekli ve öncelikli kılmaktadır. Laik hukuk devletinin tüm kurumlarıyla işlemesi, "Temiz Türkiye" idealinin gerçekleşmesi, Atatürk'ün yukarıdaki direktifleri, böyle bir ayıklamayı kaçınılmaz hale getirmiştir. Tabii bu yasal ölçülerdeki ayıklamanın önce fethullahçılara kol-kanat geren, genel af tartışmalarını durup dururken gündeme getiren ve AB girişimleri, tahkim dahil, daha pekçok olumsuz işlemin sorumlusu Başbakan ve bu Adalet Bakanından başlaması şarttır.

14.  Almanya'da Federal Anayasayı Koruma Teşkilâtı'nın en sadık işbirlikçilerinden biri ve de malûm Necmeddin Erbakan'ın yeğeni olan Mehmet Sabri Erbakan, Başkanı olduğu İslam Toplumu Milli Görüş Teşkilâtı'nda yaptığı şu konuşma ile "hit" olmuştur: "Yetmişbeş yıldır bize zorla Türk kimliğini dayattılar. Biz bunu reddediyoruz. Üç milyarlık müslüman dünyasının kimliğini istiyoruz". İhanet ve uşaklık, daha veciz (!) biçimde nasıl ifade edilebilir ki?!. Erbakan'a çok yönlü destek sağlayan BfV ve BND'nin yan kuruluşu olan Doğu Enstitüsü'nün araştırmacılarından Gunther Seufort, hiç olmazsa Alman olmanın rahatlığı ve dokunulmazlığı içinde işbirliği ve de birlikteliği ortaya koyan şu yorumu yapmıştır: "Bir Türk ulusu yoktur. Varolan, tepeden inmeci (jakoben) merkezi devlet terörü ile bir arada tutulmaya çalışılan değişik kültürel gruplardır: Kürtler, Lazlar, Çerkezler, Aleviler, Hristiyanlar.... Adına Türk ulusu denilen uyduruk konsept, bizzat Mustafa Kemal tarafından Türk kökenli sünni müslümanların ulusu olarak tasarlanmıştır".

15.  21 Kasım 2000 tarihli Akit gazetesinde yayınlanan habere göre, hakkında Türkiye'ye girme yasağı bulunan İnsan Hakları İzleme Örgütü Avrupa Koordinatörü Jonathan Sugden, -nasıl olduysa- Türkiye'ye girmiş ve toplantıya katılmıştır. Üstelik, toplantıda yaptığı çok anlamlı (!) konuşmada: "İnanç özgürlüğü ve kılık kıyafetle ilgili ihlâllerin bu belgede yeralmasını çok yadırgadım. Bu ihlâlleri ve kısıtlamaları Türkiye'ye yakıştıramadım" demiştir. Sugden'in Türkiye'ye girişinde rol oynayan kamu görevlileri hakkında bir soruşturma başlatıldığına ilişkin maalesef bir bilgi edinilememiştir. Aynı şekilde, Pakistanlı Bakkal Lord Ahmed'in yakın arkadaşı Lordlar Kamarası Üyesi Lord Patel of Blackburn ise, yaptığı konuşmada bu anlamlı (!) konuya şu katkıda bulunmuştur: "İnsanların düşüncelerini ifade özgürlüğünün olmadığı yerde demokrasi de yoktur. Başörtüsü taktıkları için öğrencilerin okuldan atıldıklarını, eğitim haklarının ellerinden alındığını duyunca şok oldum". Toplantıdan sonra Heyet üyeleri, Çankırı Cezaevine ziyaret izni alamamışlarsa da en az Eşber Yağmurdereli ayarında ve değerinde bir başka "fikir ve düşünce adamı" olan ve de "AB'nin yolunun Diyarbakır'dan geçtiğini", "şeriatın tehdit oluşturmadığını" söyleyen Mesut Yılmaz'ı ziyaret etmişlerdir. Gerek Türkiye'de ve gerekse dönüşünde Almanya'da gerçekleştirdiği Basın Toplantısında Türk Devletini suçlayan, sorgulayan ve de yine Kürtlere azınlık statüsü talep eden Claudia Roth, sadece ve sadece Mesut Yılmaz'a iltifat ederek gerekli yerlere mesajını vermiştir. Heyet üyeleri, Ankara'da en az Mesut Yılmaz kadar "değerli" Necmeddin Erbakan ile Hasan Celal Güzel'i de ziyaret ederek anlamlı etkinliklerini -uzak olmayan bir tarihe kadar- sonlandırmışlardır.

16.  İngiltere'den binlerce mil uzaktaki Falkland adaları için İngiltere'nin savaşı göze almasını ve de savaşmasını hala hatırlayan kaç kişi var, ülkemizde? İşte belleksizlerden birinin "Ulusal Andıç"ta yayınlanabilecek örnek bir makalesi: Yazarı Mehmet Ali Birant ve makale başlığı "Kıbrıs'ın Üzerine Oturamayız". Yoruma hiç gerek yok. Herkes Posta gazetesi alıp okuyamayacağına göre, bu makalenin "Ulusal Andıç"ta yeralması, Türkiye'deki etki ajanlığının boyutları hakkında kamu görevlilerinin bilgi edinme hakkını karşılayabilecektir. İşte sadece bir paragraf: "Kamuoyuna doğru bilgiler verelim. Hepimizin bilmesi gereken bazı gerçekler var. Başta ABD olmak üzere, batı dünyası Kıbrıs konusunda bir karara, bir uzlaşıya vardı. Bu da, Kıbrıs konusunda çözüm bulunmasıdır. Bulunacak çözümün tamamen Rumları tatmin etmesi sözkonusu değil. Ne Türkiye, ne Rumlar istediklerini elde edebileceklerdir. Konfederasyon ile federasyon arası bir orta yolda buluşulacak. Bir nokta var ki uluslar arası güçler kabul etmeyeceklerdir. Bu da Türkiye'nin Kıbrıs'ın üstüne oturması ve bugünkü statükoyu olduğu gibi sürdürmesine imkân vermeyeceklerdir.... Oysa değirmenin suyu bitmiştir. Direnilmesi imkânsız bir sürecin içine girilmiştir" (Posta, 17.11.2000).

Çok değil, 1 Ağustos 1919 tarihinde, benzer bir yazı, İstanbul Basınında yayınlanıyordu. Örnek farklı, yazarı farklı, zaman ve koşullar farklı ama teslimiyetçi, ver-kurtulcu, etki ajanı zihniyet aynı: "Amerikalıları çok iyi tanıyan ve önceki gün Amerikan Sefarethanesi'ndeki toplantıda hazır bulunan, yalnız adının verilmesini istemeyen bir Türk, dün Akşam gazetesinin bir muhabirine, Amerikan Tahkik Komisyonu'nun, daha ilk hamlede 'Ermeni meselesi'ni sormasının gayet tabii görülmesi gerektiğini söylemiş, sonra şunları eklemiştir: ... Ermenilere bir parça fedakârlık etmeli ve bu şekilde hüsnüniyetimizi göstermeliyiz. (..) Biz bunu yapmazsak, belki de zorla yaptırırlar. Ermenilere arazi ve istiklâl verilmesini esasen kabul etmişlerdir (Attila İlhan, "Hak Hukuk Bahane, Sorun Kıbrıs ve Petrol!", Cumhuriyet, 5.1.1999). Sadece bu kadar mı? Elbette ki hayır!.. İşte birkaç örnek daha: "Bizim için tutulacak tek kurtuluş yolu, İngiltere ile beraber yürümektir.... Mustafa Kemal'in muzaffer olduğunu görmektense, memleketin Yunanlılar tarafından alınmasını tercih ederim" (Refik Halit Karay). "Yunan Ordusunun muzafferiyeti için dua ediniz (Adliye Nazırı Ali Rüştü). "Kim milliyetçilerle birlikte Yunan'a karşı giderse şer'an kâfirdir.... Yunan ordusu Halife'nin ordusu sayılır" (İskilipli Atıf Hocanın başında bulunduğu Teali-i İslâm Cemiyeti'nin bildirisi). "Avrupa ile başa çıkmayı asırlardan beri Asya'nın hangi kavmi başardı ki biz başarabilelim" (Ali Kemal). "Limanda yetmiş tane yabancı gemi varken, Kuvayı Milliye ayaklanmasından korkulmaz" (Damat Ferit Paşa). "Tek çare galiplerle uyuşmak ve anlaşmaktır" (Refi Cevat Ulunay). "Medeniyeti temsil eden İngiltere gibi bir devlete itiraz etmek küstahlıktır" (Rıza Tevfik). "Umumun arzusu, İngiltere tarafından idare edilmekliğimizdir" (Hariciye Nazırı Mustafa Şerif Paşa). Geniş bilgi için bkz. Mümtaz Soysal, "Ecnebi Kurtarıcılarımız", Hürriyet, 24.10.2000.

Kısaca, ABD'nin ve Batı'nın malûm anlaşması, Sevr Barış Antlaşması'nda ifadesini bulmuştur. Birant açıkça ifade etmese de, onun gibilere göre Atatürk bu süreci sadece geciktirmiştir. Gecikmeli de olsa, aynı taleplere koşulsuz uyum göstermekten başka hiçbir çaremiz kalmamıştır, değirmenin suyu bitmiştir. Bugün Kıbrıs, yarın kıta sahanlığı, öbür gün Kürdistan, Pontus, Ermenistan tazminat ve toprak talepleri, sözde Türk olmayan 47 ayrı etnik halka kendi dillerinde eğitim ve yayın hakkı vs. vs. Ali Kemal bile bu kadarını yazamamıştır, Birant, mütareke döneminin bu işbirlikçi gazetecisini fersah fersah geride bırakmıştır. Ama sorun Birant'ın kendisi değildir, şüphesiz. Ona gazetesinde köşe yazarlığı ve de medya yöneticiliği vererek soruna çanak tutan, CNN'in Güneydoğusu olmayan Türkiye haritasına tepki vermeyerek CNN-Türk'ü adeta etki ajanlarının sesi haline getiren, Radikal'in yazı kadrosu ile anti-ulusalcılığa lojistik destek sağlayan işverenin de deşifre edilmesi büyük önem taşımaktadır. Tabii ki bu da yetmez. Bu grubun kirli çamaşırlarının ortaya çıkarılarak tasfiyesi de -diğer medya kuruluşunda olduğu gibi- kaçınılmaz hale gelmiştir. Herkes ama özellikle de medya işverenleri ve politikacılar, bu ülke için yaptıklarının bedelini ödemek zorunda bırakılmalıdır ki Türkiye bir hukuk devleti olarak varlığını sürdürebilsin. Bu ükede, TSK ve kuvayı milliyeci siviller, kalıcı ve son sözü söyleyicidir; işbirlikçiler değil...

17.  Andıç konusuyla ilgili olarak Cengiz Çandar'ın, Gülay Göktürk'ün, Etyen Mahçupyan'ın, Mehmet Barlas'ın, Nazlı Ilıcak'ın, Fehmi Koru'nun aleyhteki yazıları, "Ulusal Andıç"ta mutlaka yeralması gereken örnek makaleler arasında özel önem taşımaktadırlar. Dayanışmanın uluslararası boyutu da sözkonusudur, Türk Askerine ağız dolusu hakaret edip, PKK'lı teröristlere "kahraman gerillalar" sıfatını yakıştıran, ormanların ateşe verilmesi ve de turistik bölgelerde sabotaj emirlerini yayınlayan gazete ve dergilere hiç tepki vermeyen Uluslararası Basın Enstitüsü (IPI), andıç sözkonusu olduğunda Cengiz Çandar lehine tepki gösterebilmektedir. Keza, MAZLUM-DER Genel Başkanı Yılmaz Ensaroğlu ise görülmemiş bir pişkinlik ve arsızlıkla, Genelkurmay Başkanlığı hakkında suçduyurusunda bulunmuştur. Çandar'a destek verenler arasında Ufuk Uras, Ahmet Taşgetiren, Mehmet Altan, Hüsnü Öndül, Nuh Gönültaş, Can Dündar, Hüseyin Gülerce, Deniz Türkali, Ercan Karakaş, Oral Çalışlar, Orhan Pamuk, Yılmaz Karakoyunlu gibi isimler de dikkat çekmiştir.

18.  "Andıç Belgesi Dünya Basınının Gündeminde", Akit, 10.11.2000.

19.  Devlet ve rejim düşmanlığını "demokratlık", "ilericilik" ve de "radikallik" olarak sunmaya çalışan malûm gazetelerden "Yeni Binyıl", nedenini açıklamaksızın, üç köşe yazarının (Kürşat Bumin, Alev Er ve Hrant Dink) görevine Ağustos 2000 içinde son vermiştir. Aynı zamanda Bilgi Üniversitesinde öğretim elemanı olarak da çalışan Kürşat Bumin, ikinci iş gelirini kaybedince, geldiği yere yani "Yeni Şafak" gazetesine geri dönerek yazarlığını sürdürmeye devam etmiştir. Bu arada gerek Bilgi Üniversitesi ve gerekse Yeni Şafak gazetesi, çizgisi itibariyle kesişme noktaları bir hayli fazla iki kurum olarak kamuoyunca iyi bilinmektedir.

20.  Vietnam Savaşı döneminde bir ABD teğmeni olan Willam Calley, Mai Lai köyünde 500 sivili yaş ve cinsiyet ayrımı yapmaksızın kurşunlayarak öldürmüştür. En son Abu Cemal adında bir zenciyi, gözleri iyi seçmeyen tek tanık ifadesiyle idam eden ABD, 500 kişinin katiline sadece müebbet hapis cezası ile yetinmiştir. 2001 Yılında bu katliamın 31. Yıldönümü etkinlikleri düzenlenmeli, hatta geleneksel hale getirilmelidir.

21.  Türkiye'de insan hakları doğrultusunda faaliyet gösterecek sivil toplum örgütlerinin, ABD ile ilgili programa dahil edecekleri etkinlikler arasına, Kızılderililere geçmişte uygulanan soykırım ile hala uygulanmakta olan baskılar da dahil edilmelidir. Bugün toplama kamplarında yaşamak zorunda bırakılan, önemli bir bölümü alkolik ve çalışamaz durumda bulunan Kızılderiler, her yılın 1-7 Kasım tarihlerini maruz kaldıkları baskıları protesto haftası olarak ilân etmişlerdir. ABD Anayasası'nda mevcut temel hak ve özgürlüklerle vatandaşların eşitliği prensibini kendileri için de talep eden Kızılderili liderlerden pekçoğu faili meçhule kurban gitmiştir. Efsanevi lider Leonard Peltier ise, hak talebi dışında hiçbir adi ya da siyasal suç işlememesine karşın, 1977'den bu yana hapiste bulunmaktadır. ABD Kamuoyu Abdullah Öcalan'ı ve Ermeni soykırım masallarını ne kadar biliyorsa, Türk kamuoyunun da Leonard Peltier'i ve halkını, bu ülkedeki ırk ayrımını o ölçüde bilme ve tanıma hakkı sözkonusudur.

22.  Polis Akademisi'nin yirmi yılı aşkın bir süredir fethullah cemaatinin etki alanında olduğunu Türkiye'de bilmeyen kalmamıştır, sadece halihazırdaki Emniyet Genel Müdürü dışında. Oysa, uzun yıllardır akademide öğretim elemanı olarak çalışan şahsın, cemaatle herhangi bir gönül bağı yoksa, elindeki bilgi ve belgeler çerçevesinde bu inkâra gitmemesi gerekirdi. Gerek Ankara eski Emniyet Müdürü Cevdet Saral döneminde hazırlanan fethullahçılar raporu ile ilgili değerlendirmeler ve işlemler ve gerekse kurum içinde fethullahçı kadroya hiç dokunulmayışı, kamuoyunda birtakım kuşkuların doğmasına neden olmaktadır. Şahsın talebi halinde, kurum içindeki şeriatçı ve fethullahçı faaliyetlerle ilgili resmi belgeleri kendisine ibraz edebilirim. Türkiye'nin en önemli ve stratejik kurumlarından biri olan Emniyet Genel Müdürlüğü'nün sadece cinlikle yönetilemeyeceği anlaşılmalıdır.

Joomla templates by a4joomla