Birkaç yıl önce, kimilerimizde “aman, Malezya gibi olmayalım!” kaygısı vardı. İşittiğimize göre, o Müslüman ülkede sokaklar sıkma-başlı hanımlardan geçilmiyormuş. Subay adlarının başında da oldukça sık (“Hacı Albay, Hacı General” gibilerden) “Hacı” eklemesi bulunduğu savı dolaşıyordu. Ancak, ben Malezya’ya uluslararası bir toplantı nedeniyle gittim. Söylendiği gibi çıkmadı. Şimdi, bizim sokaklarımızda daha fazla türbanlılar dolaşıyor. Ankara’ya yakın bir Orta Anadolu üniversitesinde iki yıl önce bir konuşmam oldu; toplantı salonu türban defilesi gibiydi; dışarıda okul yerleşkesi de öyle…
Sözü gene Malezya’ya getireyim. Önce, Malezya’nın ancak yüzde 60’ı Müslüman; yüzde 20’ye yakını Budist, yüzde 10’a yakını Hıristiyan ve yaklaşık yüzde 6’sı da Hindu. Üniversitedeki konuşmalarda dinleyiciler arasında türbanlılar da vardı, başı açıklar da. Söz alan hanımlar, özellikle başı açık olanlar, iyi birikimli, bilimsel konuşmalar yaptılar. Benim tebliğimin bütünü, hiç değişikliğe uğramadan, hem orada, hem Viyana’da kitap biçiminde basıldı…


Biz kendimize bakalım. Türban 2000’den önce ilk ortaya çıkıp üniversite kapılarını zorlamağa başladığında, benim Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ndeki bir dersime sıkma-başlı iki öğrenci de girmiş, sağ yanda en ön sırada yan yana oturmuşlardı. Bu konu bir yasa, yönetmelik, fakülte kararı konusu olduğundan, ben hiçbir müdahalede bulunmadım. Ancak, dersler Haziran sonu ve Temmuz başına sarkınca, ben de sınıfa ceketsiz ve kısa kollu gömlekle girmek zorunda kaldım. Ne var ki, yalnız iki hanım kız tepeden tırnağa örtülüydüler. Ankara’nın bilinen Yaz sıcağında, üstlerinde gri pardösü, bileklerine değin uzanan kolluklar ve ayaklarında kalınca siyah çoraplar eksik değildi. Bu ikisinden biri birden bayıldı. O sıcakta böylesine giyimin sonu ancak bu olabilirdi. Olayı kısa keseyim, bu ‘dini bütün’ öğrenciyi iki kız ve bir erkek arkadaşın eşliğinde kendi aracımla hemen üniversite hastahanesine götürdüm. Ancak orada doktorun odasında ayılabildi.
Bu vesileyle çevreme şunları söylediğimi anımsıyorum: Afrika’da Sudan, Kenya ve Nijerya gibi bu anakaranın en sıcak ülkelerine gittim. Oralarda kalabalık Müslüman halklar da var. Örneğin, yaklaşık 170 milyonluk Nijerya’nın (daha çok kuzey) yarısı Müslüman. Başkent üniversitesinde halka açık konuşmam da oldu. Okul yerleşkesinde başı açık kadın heykelleri de vardı. Özellikle kız öğrenciler o sıcakta (ister istemez, diyelim) oldukça açık giyiniyorlardı. Halk oyunları prova ve gösterilerini de izledim. Kimilerinin göğüsleri bile açıktı. Kapanmasalar, Ankara’daki öğrencimiz gibi, en azından düşüp bayılacaklardı. Giysinin iklimle kuşkusuz bağlantısı var.
Sözü genelde İslâm’a ve kapanmaya getirelim. Kimi sözcülerimiz yurt içinde ve dışında Türkiye’de kadının saçını kapama hakkını elde ederek özgürlüğe kavuştuğunu ileri sürdüler. Hiç değilse, güvenilir bir ansiklopedide “Kadın Hakları” maddesine bir baksınlar; konunun tarihsel geçmiş ve kapsam yönlerinden ne denli zengin olduğunu biraz olsun anlasınlar.
Şu genelleme haksız sayılmaz: İnsanlığın yarısı olan kadınların geri kalmışlığının genelde Müslüman toplumlarda görülmesinin akılcı bir anlatımı olmalıdır. ABD’de bir kadının henüz başkan ya da başkan yardımcısı seçilmediği doğru, ama İslâm dünyasında yadsınamayacak geriliğe çıkar yol arayanlar az değil. Ancak, kimi İslâmcı ulema “kadın haklarını” bir Batı düşüncesi, bu yoldan da İslâm-dışı olarak kabul eder. Eski Türklerde kadının seçkin yeri gibi istisnaları şimdilik bir yana koyalım. Öte yandan, kadını erkeğe (kavuşturan değil ama) yakınlaştıran ilk düşünce İslâm’daydı. Bunun altını önemle çizmek istiyorum. “Bilgisizlik çağı” anlamında “Cahiliyye” denilen İslâm-öncesi Arabistan’da kızların canlı gömüldükleri bile oluyordu. Boşanma, miras, mülk hakları yoktu. İslâm bilgi edinmeyi iki cins için (külli muslimin ve muslimatin) gerekli gördü. Peygamber’in zamanında kadınlar da onunla birlikte savaştılar; Uhud’da Peygamber’in yaşamını bir kadın kurtarmıştı; Anadolu kadını da mermi taşıdı ve savaştı. Peygamber, Cemile adlı bir kadının, kocasının itirazına karşın, boşanmasını onaylamıştı. Ama Mısır Meclisi bu yönde yasa sunan Mubarek’in aynı tavrına 2010’da karşı çıktı. Eşinden tokat yiyen kadın Peygamber’e danışınca, yanıtı “İzhabi vas iktasi (Sen de ona vur).”
İslâm’ın başlangıcında başı ve yüzü kapama diye bir şey yoktu. Hele Suudîlerde “abaya”yı ve İran’da da “çadır”ı Kur’an’da boşuna aramayalım. Kara çarşaf ortasında yalnız iki gözün görünmesi de cahilce bir komedidir. Günümüzde kölelik olmadığından, onu köleden ayıracak baş sarmasına gerek yok. Müslüman kadın siyahlara bürünmeden önce mahalle imamının değil, Kur’an’ın ne dediğini bilsin. Müslüman kadının önündeki engeller yanlış din eğitimi, haklarından habersizlik, erkek dayatması, yoksulluk ve düşük okur-yazarlıktır. Keşmir’de sözde Müslüman erkek yüzünü ve başını kapamayan kadına asit atıyor. Bizdekinin tersine, Kuveyt’te Meclise (daha yeni) seçilen kadınlar peçe ve türbanı reddettiğinde dışarı çıkarılınca, davayı Yüce Mahkemede kazandılar. Şeriat’taki donukluk ilerisi için pusula olamaz. Kadını İslâm adına geride tutan Şeriat’ı “Tanrı buyruğu” sanan bilgisiz ulemadır. Bu yakıştırmanın aldatmaca olduğunu bilen erkekler de kendi buyurganlıklarını tehlikeye atmamak için susup otururlar.
Kimileri kendi çıkarlarına uygun hadislere, yani Peygambere atfedilen sözlere onay verdiler. Oysa, Kur’an ile hadis iki ayrı dünya gibidir. İmam Buharî 600.000’den fazla hadis toplamıştı. Büyük çoğunluğu “rivayet” ya da şunun bunun uydurmasıydı. Peygamber ve Ebubekir onların toplanmasını bile yasaklamışlardı. İslâm’da “kadın hukuku” denen kavramın yaşı en az bin yıldır. Şimdi, 2014’teyiz. Atatürk Türkiye’si kadına oy hakkını Fransa, İtalya ve İsviçre’den önce tanıdı. Hintli ozan M. İkbal’e göre de, İslâm’da reform yapmış olan yalnız Türkiye’dir.
Kadını ikinci sınıf yurttaş yapıp erkeğin (Mümtaz Ali Han’ın deyimiyle) “sahte üstünlüğü”ne (cuti fazilet) teslim eden Kur’an ya da İslâm değil, erkek ağırlıklı Orta Çağ ortamının yanlış yorumlarıydı. Hiçbir İslâm kuramı ya da Kur’an ayeti tek başına, ayrıca dönemin alışkanlıkları, önyargıları ve özel koşulları dışında ele alınmamalıdır. Örneğin, birden fazla evlilik Uhud’da erkeklerin onda-biri şehit olup dullar ve yetimler çoğalınca, gündeme geçici olarak geldi. İslâm’a çağdaş yorum getirmek isteyenler değişen koşulları dikkate aldılar. Örneğin “Hukuk-u Nisvan” yazarı Seyyid Ahmed Han ve “Fıkh el-Kur’an”ı yazan Ömer Ahmet Osmani, ABD’de Kur’an’ı feminist gözle çeviren Lâle Bahtiyar ve Faslı Fatima Mernissi ile Emine Vudud gibi. İslâm’ı bugün kadın açısından yorumlayan kadın-erkek uzmanlara gereksinim var. Yoksa gelecek Orta Çağ’ın feodal ve erkekçi önyargılarıyla geriye gidiş olur. İslâm’ın yalnız geçerli inançlarına bağlı kalmak isteyen Doç Dr. Bahriye Üçok’u öldüren bomba bu dinin kalıcılığına ve çağdaşlaşmasına da atılmış demekti.
Orta Çağ’ın güçlenen İslâm devleti yeni topraklara girdikçe, Roma, Bizans ve Sasani imparatorluklarının eski adetleri de Müslüman topluluğa eklendi. Zaten, Arab’ın kabile inancında kadın “nakıs-ul akl”, yani aklı kıttı. Irak, İran, Mısır ve İspanya’daki “fukaha” farklı tellerden çaldılar. Kadın hele Emevî iktidarında haklarını yitirdi, eve kapatıldı, camiye gitmesi bile sorun oldu. Orta Çağ’da kölelik bile yasal ya da töreldi. Ulema kör “taklid”i geliştirdi, yeni düşünce kapısını açan “içtihad”ı yasakladı. Oysa, “adalet” çok önemli bir Müslüman ilkesidir. “Hanımlar evimizin gururudur” deyip onları eve hapsetmek, ilk çıktığında bir devrim olan ve ileriye dönük olması gereken İslâm’la bağdaşmaz. Bugünün kimi uleması da Orta Çağ kafasının uydurduğu, içinde “Cahiliyye” döneminin alışkanlıklarını barındıran çarpık bir Müslüman dünyasında yaşıyor; günümüz Taliban’ı ve benzerleri de öyle.
Eski düzen savunucularının kendilerine özgü stratejileri var: siyasal iktidarı ele geçirmek, dini kendilerine göre yorumlamak, dini siyasetin aracı yapmak, siyasal yapılanmayı onun çevresinde kurmak, dini kazançlı işlerin dağıtımında kullanmak, basın ve üniversiteler gibi entelektüel kaynakları bu stratejinin desteğine almak ve bir zamanların devrimi olan dini bu kez birilerinin yararına geriye götürmek. Böyle bir yaklaşımla Kur’an’ın amaçları arasında dağlar kadar fark vardır. İslâm’ı dikkate almak isteyenlerin onun çıkışında ve sonrasındaki tüm koşulları gereği gibi değerlendirmeleri beklenir.
Prof. Dr. TÜRKKAYA ATAÖV

Joomla templates by a4joomla